HANiFDOSTLAR.NET

 

Kuran Müslümanı
 

(Şahıs odaklı din anlayışından Allah odaklı din anlayışına...)

Ana Sayfa Hanif Mumin  Iste Kuran Kurandaki Din  Kur'an Yolu  Meal Dinle Sohbet Odasi Hanifler E- Kitaplik Kütüb-i Sitte ?  ingilizce Site Kuran islami Aliaksoy Org  Hasanakcay Net Tebyin-ül Kur'an Önerdiğimiz Siteler Bize Ulasin

 

- Konulara Göre Fihrist

- Saçma Hadisler

- Hadislerin-Sünnetin İncelemesi

- Haniflikle İlgili Sorular Cevaplar

- Misakın Elçisi Kim?

- Kuranda Namaz/Salat

- Onaylayan Nebi

- Kuranda Namaz/Salat

- Enbiya 104

- Kuranda Yeminler

- Adem Hakkında Sorular

- Ganimetleri Resulün Eline Nasıl Vereceğiz?

- Allahın ındinde YIL ve DOLUNAYLAR

- Abese ve Tevella

- Hadisçilerce Tahrif Edilen Ayetler

- Mübarek Yer, Mübarek Vakit

- Arkadaş Peygamber

- Kuranın İndirilişinden Günümüze Gelişi

- Bir Türban Sorusu

- Kuran ve Bize Öğretilenlerin Farkı

- Namazın Kılınışı

- Hadislere Göre Namaz

- Kuranda Salat Namaz mıdır?

- Kuran Yetmez Diyen Uydurukçular

- Bizler Hanif Dostlarız

- Sahih Hadis mi İstersiniz?

- Hakkı Yılmaz'ın Tebyin Çalışması

- Kur'anı Anlamada Metodoloji

- Tarikatçıların Çarpıttığı Birkaç Ayet

- Nasıl Kur'an Okuyalım?

- Kur'anı Kerim Nedir?

- Kur'anda Oruç

- Allah'sız Bir Din ve Allah'sız Bir Kur'an İnancı

- Kuransız Bir İslam Anlayışı ve Müşrikleşme

- Meal Çalışmasına Davet

- Allah Şahit Olarak Kafi Değil mi?

- Doğru Hadisleri Ne Yapacağız?

- Kur'andaki Muhammed ve Peygamberlerin Misyonu

- Mahrem, Avret, Ziynet

- Nur Suresi Çeviri-Yorum

- Cilbab

- Resule İtaat Ne Demektir?

- Hadis Kalburcuları ve Kalburları

- Kur'anı Kerim'in İndiriliş Gayesi

- Kur'anda Amellere Karşı Cahili Yaklaşım

- İslamdışı İnanışlara Kur'andan Örnekler

- Biri Şu Haram Üretim Tesislerini Kapatsın

- Tasavvufta İslam Var mı?

- İslamda Delil Sorunu

- Kurban Kesmek

- İlahi Hitabın Serüveni

- Ecel Nedir?

- Şirk, İşrak, Müşrik, Müşareke, Müşterik

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Peygamberlere Karşı Rabbani Yaklaşımlar

- Salat-ı Tefriciye yada Zikri Çarpıtmaya Bir Örnek

- Mucize Nedir?

- Ayrılıkların Nedenleri

- Sıfır Hata veya Kur'an

- Haniflik Nedir?

- Rabıta İle Şeyhlere Tapanlar

- Hadis Zindanının Mezhepçi Mahkumları

- İslam Dininin Öğrenilmesinde Kaynak Sorunu

- Fasık ve Münafıkların Genel Tanımlaması

- Hadisler, Hıristiyanlık ve Selman Rüştü

- Kur'anı kerim'in İndiriliş Gayesi

- Müstekbirlere Karşı Cahili Yaklaşım

- Halis-Hanif İslam

- Kur'anda Şefaat

- Fuhuş Tellalı Tefsirciler

- Hayızlıyken Neden Namaz Kılınmasın?

- Cebrail, Vahiy, Melek

- Dindarlıkta Müşrikleşme Temayülü

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Yaratılış, Adem, Havva

- Kur'an Yerel mi, Evrensel mi?

- Reform Dinde mi, Dindarlıkta mı?

- Ne Mutlu Tağutu Olmayanlara

- Peygambere Saygı(?)

- Hadislere Kanıt Diye Gösterilen Ayetler

- Allah Nazara Karışmadı mı?

- Kur'anı Kerimle Amel Etmek Mümkün mü?

- Kur'anda İnkar Edenlerin Vasıfları

- Müminlerin Vasıfları

- Allah'ın Vasıfları

- Kur'anın Vasıfları

- Dine Karşı Cahili Yaklaşımlar

- Kur'an Merkezli Din

- İrin Küpü Patladı; Mevlana

- Hurafe ve Bidatlar

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Hz. İsa'nın Ölümü

- Allah'ın Mesajının Adı: Kelamullah

- Allah'ın Resule Uyarıları

- Kur'ana Göre Tenkit ve Eleştiri Nasıl Olmalı?

- Kur'anda Sevgi

- Sofuların Devlet Desteğiyle Desteklenmesi

- Hans Von Aiberg Aldatmacası

- Kabir Azabı Safsatası

- Kur'an Kıssalarının Önemi; Masal Değiller

- Kur'anda Toplumsal Sünnetler

- Tefsirde İsrailiyyat

- Kardeş Evliliği Olmadan Çoğalma

- Hans Von Aiberg Tutuklandı

- Kur'anda Tevbe Kavramı

- Yaşar Nuri Öztürk'ün Yorumuyla Namaz

- Karadelikler; Bir Büyük Yemin

- Mezhepçilerin Ümmi Açmazı

- Kabe Nedir? Mekkede midir, Kudüste mi?

- Kur'anda Ruh Kavramı

- Kur'anda Nefs Kavramı

- Amin Kavramı ve Putperestlik

- Diyanet İşleri Başkanlığının Sitemize Cevabına Cevaplar

- Resul ve Nebi -1

- Resul ve Nebi -2

- Sapık Bir Fırka: Hansçılar

- Cihad mı, Çapulculuk mu?

- Kur'an Deyip Namazı Yok Sayanlar

- Cennete Sadece Müslümanlar mı Girecek?

- Kur'anda El Kesme Cezası var mı?

- Nazar veya Göz Değmesi Var mı?

- Şehadet Getir, Münafık(?) Ol

- Kur'anda Eleştiri Metodu

- Hacc Mekkede mi, Bekkede mi?

- İslami Tebliğde Kur'an Metodu

- Saptırılan Kavram: Mekruh

- Kur'anda Cuma Namazı var mı?

- Of Be Kader, Allah mı Suçlu Yoksa Biz mi?

- Kader Açısından Cebir ve İhtiyar

- Baban Peygamber Olsa Ne Yazar

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Vahdet-i Vücud, Şirkin Alası

- Tasavvufi Bilginin Kaynağı Vahiy mi?

- İslam'da Resullük Son Bulmuştur

- Teveffi Kelimesi ve Arap Dili

- Tasavvuf Üzerine Düşünceler

- Nefis Mertebelerinin İç Yüzü

- Allah Rızası Anonim Şirketi; Tarikatlar

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -1

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -2

- Nakşi Şeyhi Allah'ın Avukatı mı?

- Kur'anda "ve+la" Öbeği

- Putlar ve Tapanlar

- Son Peygamberimizin Okuma Yazması

- Mesih ve çarpıtılan Bir Ayet

- Hac İzlenimleri

- "Üzerinde 19 var" da Son Nokta

- Secde Emri

- Kur'andaki Hac

- Aracıların Gaybı Bildiği İnancı

- Tarikatçı - Müşrik Karşılaştırması

- Gazali'nin Kadına Bakışı

- Kur'anda Kadına Verilen Önem

- Başörtüsü Allah'ın Emri Değil

- Başörtüsü Takmak Kur'anda Var mı?

- Kur'anda Kadın Dövmek Var mı?

- Cariye, Köle; Utanmaz Mealciler

- Kadına Yönelik Şiddet

- Sünnet Edilen Kızın Öyküsü

- Erkekçe ve Kadınca Meal Konusu, Nebe 33. Ayet

- Harem - Selamlık Kimin Emri?

- Zina, Evlilik ve Örtünme Adabı

- Cariyeleri Aç, Hür Kadınları Kapat (!)

- Çok Eşliliği Yasaklayan Ayetler

- Kur'ana Göre Evlilik Hukuku

- 2 Kadın = 1 Erkek, Uydurma mı?

- Danimarkalı mı Sapık, Buhari mi?

- Ebu Hanife, Cariyenin Avreti

- Nisa 25, Hür Kadın ve Fahişe İfadesi

- Maymunların Hadisi ve Recm Vahşeti

- Hz. Muhammed'in Tebliği

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Angarya Haline Getirilen İbadet

- Buhari'nin Hadislerini Buhari Yazmamıştır

- Hadis ve Sünnet Gerçeği

- Uydurma Hadisler, İslamın Kara Boyası

- Hadisler Dinin kaynağı Olamaz

- Uydurmaların Sınırı Yok; Şeytan Geyiği

- Beşeri Hükümler Neden Kutsal Oluyor?

- Hadis - Kur'an Çelişkisi

- Kur'anda/Dinde Olanlar ve Olmayanlar

- Cehennem'den Çıkış Yok

- Kur'anda Tağut

- Ebu Hureyre Gerçekte Kimdir?

- Hadis - Mantık Çelişkileri

- Kurban ve Kurban Bayramı Nereden Geliyor?

- Hadislere Göre Kur'an Eksiktir

- Bildiri: İslam Anlayışında Reform

- Arapça mı, Arap Saçı mı?

- Koca mı Üstün, Allah mı?

- Esbab-ı Nüzül Komedi Hadisleri

- İşte Geleneğin Dini

- Ulul Emir İle Kim Kastediliyor?

- Kul Hakkı

- Yezidi Bir Gelenek: Aşure Tatlısı

- Hz. İbrahim'den Asrımıza Dersler

- Taklitçiliğin Boyutları

- Seb-ul Mesani Nedir?

- Kelle Sayılarak Gerçek Bulmak

- Kıyamet - Mahşer Günü ve Sonrası

- Kur'anda Namaz Vakitleri

- Kur'anda Cuma Konusu

- Salih Olmak Yetmez

- Hudeybiye Anlaşması Uydurma mı?

- Kitap Yüklü Eşekler

- Kur'andaki Hac

- Hz. Nuh'un Oğlu Kimdi? İftira mı?

- Ruhun Ağırlığına Başka Bakış

- Hz. İbrahim Yalancı Değildi

- İncil'de Kadına Bakış

- Şirkin Büyüğü Küçüğü Olur mu?

- Kur'andaki Abdest ve Hijyen

- Din de Bir Araçtır

- Kur'an Okumanın Zararları

- Kur'anda Dua Ayetleri

- Kur'anda Tarih Kavramı ve Bilinci

- Şekilsel Secde Kur'anda Yok mu?

- Salat ve salatı İkame

- Kur'andaki Emr Kavramı Üzerine

- Dindar İnsanlar Şirk Koşar

- Alak Suresinin İlk Beş Ayeti

- Men Arefe'nin Çözümü

- Kur'andaki Av Yasağı

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Din Büyüklerini Tanrılaştırma

- Allah'a ve Muhammed'e Değil

- Kur'andaki Örnek Tevekkül

- Şekilsel Rüku Kur'anda Yok mu?

- Hz. İbrahim Kuşları Kesti mi?

- Ehli Sünnet Dininin Anayasası

- İnsan Allah'ın Halifesi mi?

- Kur'an Üzerinde Düşünmek

- Şirkin Kuyusuna Düşenlere Uyarılar

- Kur'an Ölülere Okunmak İçin mi İndirildi?

- Ayda Okunan Kur'an Masalı

- Hz. İbrahim, Safa ve Merve Masal mı?

- "Haç"er-ul Esved (!)

- Mevlana Sahte Bir Peygamber Değil mi?

- Tasavvufun Tanrısı İki Zıttır

- Kur'andaki Tasavvuf: Teveccüh

- Önce Batıl ve Hurafe İle Savaşalım

- Resuller Haram Kılamaz mı?

- Elçi Muhammed ile İnsan Muhammed'in Farkı

- Tarikatlarda Aracılar Rezaleti

- Nur Suresi 31. Ayet Nasıl Çarpıtılıyor?

- Sırat Kıldan İnce, Kılıçtan Keskin mi?

- Kur'anda Zalimler

- Bütün Mehdileri Çöpe Atıyoruz

- Kur'ana Göre Ramazan Ayı ve Haram Aylar

- Tasavvufçuların İlahı; Varlık ve Yokluk

- Tasavvufçuların Küçük Putları

- Sünnet Etmek yaratılışı Değiştirmedir

- Son Peygamberimizin Mektupları

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Mescid-i Aksa Nerede?

- Büyük Kandırmaca: Hadis

- Kur'an Neden Arapça Olarak İndirilmiştir?

- Kimin dini? Kimin Kitabı? Kimin Meali?

- Evliya Kelimesinin geçtiği Ayetler

- Şimdiye Kadar Yaşanan İslam

- Ayın Yarılması Diye Bir Mucize Yoktur

- Kabe Dikili Taş Değil mi?


Up | Down | Top | Bottom
 
Şu da emredildi: Yüzünü dine bir Hanif olarak çevir. Sakın müşriklerden olma.

Yunus Suresi 105

Ben bir Hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.

Enam Suresi 79

İbrahim ne bir Yahudi idi, ne de bir Hıristiyan. O sadece hanif bir müslümandı. O müşriklerden değildi.

Ali İmran Suresi 67

Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlıbaşına bir ümmetti; bir Hanif olarak Allah'ın önünde eğiliyordu. Müşriklerden değildi.

Nahl Suresi 123

De ki Allah doğrusunu söylemiştir / vaadinde sadıktır.Haydi artık Hanif olarak İbrahim'in Milleti'ne uyun! Müşriklerden değildi o.

Ali İmran Suresi 95

Allah'a ortak koşmadan, Hanifler olarak... Allah'a ortak koşan kişi, gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgar onu uzak bir yere fırlatıp atıyor gibidir.

Hacc Suresi 31


Up | Down | Top | Bottom

HABERLER

 

 








 

 

  Hanif Islam

 

Alıntılar, Makaleler
 Hanif Dostlar Ana Sayfa -> Alıntılar, Makaleler
Konu Konu: VAHİY NEDİR? Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazanlarda
Gönderi << Önceki Konu | Sonraki Konu >>
Alperen
Admin Group
Admin Group
Simge

Katılma Tarihi: 09 nisan 2005
Gönderilenler: 2974
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı Alperen

Soru: Vahiy nedir?

Cevap: Vahiy, bir bilgiyi, bir işareti muhataba en hızlı ve en kestirme yoldan ulaştırmak anlamını taşır. Bu ulaştırma işi çeşitli vasıtalarla olabilir.

Bu, meselenin filolojik tarafıdır.

Vahyin terminolojik ve dinsel yönüne gelince: Kuran'ın tetkikinden anlıyoruz ki; vahiy, Yaratıcı Kudret'in bütün varlıklara, yaradılış düzenine uygun hareket tarzlarını bildirme yolu ve insanla ‘‘konuşma’’ yollarından biridir.

İlk ve genel şekle göre, Allah, varlıklara hareket tarzlarını vahyetmektedir. Bu anlamda vahiy, yaradılış düzeninin varlıklar tarafından algılanması ve bu düzene uygun hareketlerin sergilenmesi sistemidir. Vahyin bu kısmı, zorunludur. Bu vahyin gerektirdiği davranışları icra etmek bir varoluş zorunluluğudur. Burada hürriyet ve irade söz konusu değildir. Kuran bu tür vahye değinirken göklere, yeryüzüne, hayvanlara vs'ye görevlerinin hareket tarzlarının vahyedildiğini söyler. Örneğin, Fussılet suresi 12. ayette şöyle deniyor: ‘‘Böylece gökleri, yedi planlı gök olarak kendi zaman ölçüleriyle iki günde düzenledi ve her gök planına, kendisiyle ilgili görevlerini vahyetti.’’

Nahl suresi 68'inci ayette de şöyle deniyor: ‘‘Rabbin, balarısına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin...’’ Zilzal suresinde yeryüzünün şiddetli sarsıntısı anlatılırken şöyle deniyor: ‘‘O gün arz, kendi üstünde neler olup bittiğini bir bir anlatacaktır. Çünkü, Rabbin ona böyle yapmasını vahyetmiştir.’’

İnsan, biraz sonra göreceğimiz vahiy ile beraber, şu ana kadar gördüğümüz vahiyden de pay almaktadır. Çünkü, insan da, ‘‘sünnetullah’’ denen ilahi tavır ve tarzın ölçüleri içinde seyreden bir varlıktır. O da vahyin, sünnetullahı düzenleyen direktiflerinden sıradan bir varlık olarak nasipleniyor. Ama, onun muhatap olduğu daha başka bir vahiy türü veya şekli vardır.

Burada altı çizilecek bir nokta da şudur: Vahyin kurumsal kısmını mühürleyen Son Peygamber Hz. Muhammed'in zuhurundan sonraki devrede, Yaratıcı'nın insanla diyaloğu bir kurumsal vahiy olayı değil, bireysel ilham olayı olarak devam etmektedir.

Ancak, İslam'a göre ilham sadece ona sahip olan kişiyi bağlar; genel ve bağlayıcı bir özellik taşımaz. Bu genellik ve bağlayıcılık sadece bilimindir.

Bu ilkeyi çiğneyerek kişilerin ilham ve rüyalarının ardı sıra giden İslam dünyası, bilimden uzaklaşarak evliya ve şeyh unvanlı yüzlerce düzenbazın hegemonyası altına girmiş ve perişan olmuştur. (Yaşar Nuri Öztürk)

http://arsiv.hurriyetim.com.tr/hur/turk/99/01/18/yasam/02yas .htm

 

 

Yukarı dön Göster Alperen's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Alperen
 
Alperen
Admin Group
Admin Group
Simge

Katılma Tarihi: 09 nisan 2005
Gönderilenler: 2974
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı Alperen

Vahiy nedir, çeşitleri nelerdir?

        Sözlükte gizli konuşmak, emretmek, ilham etmek, îma ve işâret etmek, seslenmek, fısıldamak, mektup yazmak ve göndermek anlamlarına gelen vahiy, dini bir terim olarak, Allah’ın Peygamberlerine iletmek istediği mesajlarını, doğrudan doğruya veya Cebrail vasıtasıyla bildirmesine denir.

Kur’ân ve diğer kutsal kitaplar, vahiy ürünüdür. Vahiy, ilâhi ve gayr-i ilâhi olmak üzere iki kısma ayrılır. İlâhi vahiy, Allah’ın vahyi demek olup 5 çeşittir:

1- Cebrail’e (Necm, 53/10) ve diğer meleklere vahyi (Enfâl, 8/12).

2- Cansız varlıklardan yeryüzüne (Zilzâl, 99/4-5) ve gökyüzüne (Fussilet, 41/12) vahyi. Bu vahiy, “emretmek” anlamındadır.

3- Canlılardan bal arısına vahyi (Nahl, 16/68-69). Bu vahiy, ilham, içgüdü anlamındadır.

4- İnsanlardan Hz. Musa (a.s)’ın annesine (Kasas, 28/7) ve Hz. İsâ (a.s)’ın havarilerine (Mâide, 5/111) vahyi. Bu vahiy, fıtrî ilham, îma, emir anlamındadır.

5- Peygamberlere vahiy (Nisâ, 4/162. A’râf, 7/117, 160) Bu vahiy, ıstılâhî anlamdaki gerçek vahiydir. Vahiy denince ilk akla gelen bu vahiydir. Bu vahiy, sözlü, sözsüz ve Cebrail vasıtasıyla olur. Sözlü vahiy, Allah’ın perde arkasından Peygamberine hitap etmesidir. Sözsüz vahiy; rüyada veya uyanık iken vahyin Peygamberin kalbine ilkası şeklinde olur. Cebrail vasıtasıyla vahiy;

a) Peygamber uyanık veya uykuda iken vahyi Peygamberin kalbine ilkası ile,

b) Cebrail’in melek veya insan suretinde vahiy getirmesi ile,

c) Cebrail görünmeden vahyin çıngırak sesi şeklinde gelmesi ile olur.

Vahyin geliş şekillerinden bir kısmı, Şûrâ suresinin 51. âyetinde bildirilmiştir. Vahiy, Allah ile Peygamber arasında bir sırdır. Mahiyetini insanların tam anlaması imkansızdır. Vahiy geldiği anda Peygamber titrer, rengi değişir, alnı terler ve nefesi sıkışırdı. Hz. Muhammed (a.s.) gelen vahyi aynen hafızasına alır (Kıyamet, 75/16-19), sonra vahiy katiplerine yazdırırdı. Her sene Ramazan ayında inen âyetleri ve sûreleri Cebrail’e okuyup arz ederdi.

Gayr-i ilâhi vahy yani ilâhi olmayan vahy ise, cin ve insanlar arasında cereyan eden vahye denir. Zekeriya (a.s)’ın kavmine vahyi gibi (Meryem, 19/11), bu vahiy, imâ ve işâret etmek anlamındadır. Şeytanın şeytana vahyi gibi (En’âm, 6/121); bu vahiy, fısıldamak ve gizli konuşmak anlamındadır.

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/sorular.asp?id=29

 

 

Yukarı dön Göster Alperen's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Alperen
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

                   T.C.
           GAZİ ÜNİVERSİTESİ
      SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
FELSEFE VE DİN BİLİMLERİ ANA BİLİM DALI
   İSLAM FELSEFESİ TARİHİ BİLİM DALI
           İBN SÎN’DA VAHİY
          YÜKSEK LİSANS TEZİ
               Tez Danışmanı
        Yrd. Doç. Dr. Şaban HAKLI
               Tezi Hazırlayan
              Özgür DEMİREL
                Ankara–2007
                                                                                                   i
                                                 ÖNSÖZ
         Vahiy konusu İslam Felsefesi’nin özgün yönlerinden bir tanesidir. Fârâbî, İbn
Sînâ, İbn Rüşd gibi filozoflar tarafından konu felsefi bir sorun olarak ele alınmıştır.
Vahiy konusunu işlemeleri onlara karşı yöneltilen “ Yunan Felsefesi’ni tekrar etme ”
ithamı anlamsız kalmaktadır. Muallimi Sânî Fârâbî felsefeye insanlığın ortak kültür
mirası olarak bakmaktadır. Bu ortak kültür mirasından faydalanmak onu tekrar etmek
anlamında değildir. Vahiy konusunun Yunan Felsefesi’nde karşılığı yoktur. Vahyin
felsefi bir sorun olarak incelenmesi onların mensubu olduğu İslam Dini ile
gerçekleşmiştir.
         Aşkın olan Allah ile varlık arasındaki bilgilenme vahiy ile gerçekleşmektedir.
Bu bilgilenme yolunun tutarlı bir açıklamasını yapmak dini inancı rasyonel bir düzeye
getirir.
         İbn Sînâ Şifa Külliyatında mantık, doğa, matematik ilimlerinden sonra metafizik
“ İlahiyat ” konusuna başlıyor.
         Varlık bilgisi “ Ontoloji ”’den önce epistemolojik açıdan insanın sınırlarını
araştırıyor. İnsanın kendi sınırlarını bilmesi Allah ile arasındaki bilgilenme olan vahyi
anlaşılır hale getirmektedir. Bu nedenledir ki İbn Sînâ açısından bilgi ilahi kaynaklıdır.
İnsan vahyi bilgiye muhtaçtır.
         Çalışmanın birinci bölümünde konuya Eş’arî, Mâturîdî kelamcılarının ve
Fârâbî’nin bakışını anlamaya çalıştık. İkinci bölümde İbn Sînâ’nın epistemolojik
açıdan konuya bakışını ve ontolojisindeki yerini tespite gayret ettik.
         Çalışmanın ortaya çıkmasında başta tez danışmanım Yrd. Doç. Dr. Şaban
HAKLI beyefendiye ve üzerimde emeği olan bütün hocalarıma minnet ve
şükranlarımı sunmayı bir borç bilirim. Ayrıca konu seçiminde fikri yardımını
esirgemeyen Aygün AKYOL’a şükranlarımı iletirim.



__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

                                                            GİRİŞ
         Tezin birinci bölümünde İslam Düşüncesi’ndeki kelam ekollerinden Eş’arîlik ve
Mâturidîlik açısından vahiy ve peygamberlik konusunun nasıl değerlendirildiğini tespit
etmeye çalıştık. Ayrıca İbn Sînâ’ya düşünceleriyle arka plan oluşturması nedeni ile
Muallimi Sânî Fârâbî’nin konuya yaklaşımını açıklamaya çalıştık.
         Bahsi geçen kelam ekolleri peygamberin varlığından çok Allah’ın peygamber
göndermesini Allah tasavvurları açısından değerlendirmektedirler. Eş’arîlik açısından;
Allah bir şeyle kayıtlanamayacağı için Allah’ın peygamber göndermesi zorunlu
değildir. Mâturidîler ise; insanın ihtiyaçlarından hareketle peygamber göndermeyi akli
bir zorunluluk olarak görürler. Peygamberin davetinin doğruluğunu ise mucize
göstermesine bağlarlar.
         Fârâbî insan nefsini (el-kuvvetü’n-nefsi’n-nâtıka) pratik (amelî) ve teorik
(nazari) olmak üzere ikiye ayırır. Bu kısımların faziletleri ise akıl olarak isimlendirilir.
Teorik aklın fazileti; ilim ve hikmettir. Pratik aklın fazileti ise ilim ve hikmeti irade ile
gerçekleştirmek, zihin ve fikir mükemmelliğidir.1 Teorik aklın heyûlânî, bil meleke ve
müstefâd akıl olmak üzere dereceleri vardır. Teorik akıldaki bu derecelenme, onlar
vasıtası ile sudur (feyz) düşüncesindeki onuncu akıl olan faal akıldan bilgi almadaki
durumlarıdır. Teorik akıl, müstefâd akıl aşamasına ulaşınca faal akıldan gerçek bilgiyi
alır. Bu bilgi her zaman doğru ve kesin olan bilgidir. Faal akıl heyûlânî aklı yani
“bilkuvve aklı” etkiler ve onu kuvve halinden fiil haline çıkarır. Böylece de insan makul
şeyleri akletmeye başlar, bil meleke akıl düzeyine çıkmış olur. Bu durumda insan bir
akıl daha kazanır ki buna “müstefâd” akıl denir.
         Müstefâd akıl seviyesindeki insana faal akıl girmiş olur. Faal akıl nâtık gücün
pratik ve teorik kısımlarına girer ve muhayyile gücüne taşar ise bu kişi peygamber
olur. Allah gelen bilgiyi faal akıl vasıtası ile müstefâd akıl seviyesindeki insan
muhayyile gücüne alınca peygamber olur. Allah’tan gelen bilgiyi faal akıl vasıtası ile
1 Ebû Nasr Fârâbî, Fusûlü’l-Medenî, Çev. Hanefi Özcan, Siyaset Felsefesine Dair Görüşler, Dokuz Eylül
Üniversitesi Yayınları, İzmir 1987, s. 41.
2 Fârâbî, Medinetü’l-Fâdıla. Çev. Nafiz Danışman, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001, s. 86.
                                                                                                                           2
müstefâd akıl seviyesindeki insan münfail aklına alır. Bu durumda o kişi hâkim “ filozof
” ve akıl erbabından olur.2
         İbn Sînâ nübüvvet mümkün müdür, mümkün ise gerçekleşmiş midir? Sorularını
sorarak, insanın nefsi ve ruhi olgularını gözden geçirmiştir. O, nübüvveti felsefi bir
sorun olarak görmüştür.3
         İbn Sînâ nübüvvetin peygambere yönelik durumunu, Allah ile peygamber
arasındaki vahyi, peygamberin vahyi insanlara iletmesini değerlendirmektedir. Din bir
gerçek olduğuna göre nübüvvet dinin anlaşılması için vazgeçilmez bir konumdadır.
         İbn     Sînâ       nübüvvet       ve      vahyi    felsefi  düşüncesinde           farklı     açılardan
değerlendirerek açıklamaya çalışır. Ontolojik, teolojik ve epistemolojik açılardan
konuya değinir.4
         İbn Sînâ’nın ilk felsefe olarak isimlendirdiği varlık bakımından varlıktaki şeylerin
İlk’i (el-Evvel), Allah’ın varlığı ve birliğidir.5
         Varlık, Zorunlu Varlık’tan başlamak üzere peygamberin varlık düzeni içindeki
yerini belirler. İbn Sînâ, Zorunlu Varlık’tan hareketle varlığın oluşumunu sudur
düşüncesiyle açıklar. Sudur düşüncesi teleolojik açıyla da (gaye, nizam, inayet ve
hikmet) yakından ilgilidir.
         Zorunlu Varlık el-Evvel’dir, her şeyin varlığı O’nun Varlığından gelmiştir. Bütün
varlıklar O’dan         (feyz) taşmıştır. Bu taşmada el-Evvel’in bir kastı yoktur. el-Evvel
varlıktaki iyilik düzeninin nasıl olması gerektiğini bilir. Bu iyilik düzeni inayettir.6
         Peygamberin varlık düzenindeki yerini tezin “Vahyin Kozmolojik Dayanağı”,
“Bilgi Edinmede Faal Aklın Rolü” başlıkları altında inceleyeceğiz.
         İbn Sînâ’nın epistemolojik açıdan nübüvvete yaklaşımını “Vahyin Bilgisel
Temeli” başlığı altında alt başlıklara ayırarak incelemeyi düşündük. İbn Sînâ
epistemolojisinde nefs kavramından hareketle sudur düşüncesindeki ay altı âlem olan
dünya âlemini konu alır. Nefsi; bitkisel, hayvani ve insanî nefs olarak ayırır. İnsan
3 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, İslam Düşüncesi’nin Problemlerine Giriş, Sadeleştiren: Recep Kılıç,
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2005, s. 34.
4 İlhan Kutluer, Akıl ve İtikad, İz Yayınları, İstanbul 1998, s. 92.
5 Ebû Ali İbn Sînâ, eş-Şifâ, Metafizik I, Çev. Ekrem Demirli, Ömer Türker, Litera Yayınları, İstanbul 2004, s. 13.
6 Ebû Ali İbn Sînâ, eş-Şifa, Metafizik II, Çev: Ekrem Demirli-Ömer Türker, Litera Yayınları, İstanbul 2005, s.
88, 104, 147.
                                                                                                          3
açısından düşünüldüğünde bunlar birer güçtür. Her biri insanın farklı bir yönüne işaret
eder.
         İnsan, hayvani nefsi ile hayvanlara, bitkisel nefsi ile bitkilere eşittir. O, insanî
nefsi ile de meleklere eşit olur. Bunlardan hangisi diğerine üstün olur ise insan onunla
tarif olunur.7
         İbn Sînâ, hayvani nefs konusu içinde insanın iç ve dış duyularını inceler. Dış
duyular beş duyu organımızdır. İç duyular dış duyuların algılarına anlam verirler. İç
duyulardan olan hayal ve musavvira güçleri, peygamberin vahyi insanlara iletmesinde
önemlidir.
         İnsanî nefs, pratik ve teorik akıl olmak üzere iki kısma ayrılır. Teorik akıl; küllî
ve soyut akledilir bilgiye ulaşma imkânı verir. İç ve dış duyuların maddesel ilintileri
olan algılarını teorik akıl soyutlar.
         Teorik akıl varlık düzeninin zirvesi olan el-Evvel ile ilişki kurabilir. Bu ilişki faal
akıl vasıtası ile gerçekleşir. Teorik aklın heyûlânî, meleke, fiil ve müstefâd akıl olmak
üzere aşamaları vardır. Müstefâd akıl aşaması bil-fiil bir durumdur. Bu durumda soyut,
küllî ve aklî bilgi faal akıldan ona akar. Peygamberin teorik aklı ise diğer insanlardan
farklı olarak hep bil-fiil aşamasındadır. Peygamberin bu hali, onun “kudsî akl”ından
kaynaklanmaktadır.
         İbn Sînâ insanın yeteneklerinden hareketle peygamberi Zorunlu Varlık’a bağlar.
el-Evvel olan Allah, varlık düzenini pratik ve teorik aklını kemale erdirmiş peygamberle
bitirir.
7 Ebû Ali İbn Sînâ, Ölüm Korkusundan Kurtuluş ve Namaz Risalesi, Çev: M.Hazmi Tura,Burhanettin Matbaası,
İstanbul 1959, s. 28.



__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

                                               BİRİNCİ BÖLÜM
             İSLAM DÜŞÜNCESİ’NDE VAHİY ANLAYIŞLARI
                                        1.1- Mâturidîlerin Vahiy Anlayışı
        İslam düşünce tarihinde peygamberlik müessesesini, sistemli bir şekilde
açıklamaya çalışan önemli düşünürlerden olan İmam Mâturidî (333/944), nübüvvet
müessesesinin mevcudiyetini aklî bir zorunluluk olarak görmekte1 ve insanların
peygamberlere olan ihtiyaçlarını açıklamaktadır. Peygamberliği ve peygambere olan
ihtiyacı, sosyolojik gerekçelerle açıklamaktadır. İlk insanların, peygamberler olduğu,
bu peygamberlerin toplum için gerekli her türlü yapının kurucusu olduğu
varsayımından         ; hareketle        &nb sp;  Mâturidî,    peygamberliğin       &nbs p; gerekliliğini,      insanların
peygambere gereksinimleriyle izah etmektedir. Ona göre peygamberler; üremeden
çocuk eğitimine, beslenmeden şehirlerin imarına kadar birçok konuda insanların
önderleridir. Mâturidî, her türlü bilgi, düşünce ve sanatın, peygamberlikle başladığı
fikrinden hareket eder. Mâturidî; üreme yöntemleri, çocuk eğitimi, bilgisi, insan
zihnince düşünülmeyecek gıdaların sağlanması, diller, isimler, sanatlar, tıp ve
mesleklerin tamamı, şehir ve ülke yolları, hayvanların eğitimi ve kullanılma yöntemi
gibi birçok hususun, peygamberlerinin öğretimi ve yol göstermesiyle öğrenilip
uygulandığını dile getirmekte ve bu konularda peygamberlerin bütün insanlar için yol
gösterici olduğunu belirtmektedir.2 İnsanların ihtiyaçlarını gidermeleri ve hayatlarını
devam ettirmeleri konusun da yardımlaşırlar. Farklı konulardaki bilgi ve tecrübelerini
paylaşarak karşılaştıkları sorunları çözerler. İnsanoğlunun karşılaşacağı zorlukların
çözümünde Allah onlara yol göstermek için peygamberleri görevlendirmiştir.
Peygamberler insanların dünyevi hayatlarında da onlara yardımcı olmaktadır. Mâturidî
insan neslinin hayatını devam ettirmesine vesile olan ve bütün insanlarca kabullenilen
bilgi birikimini peygambere bağlamaktadır. İnsanların ulaşımın zor ve meşakkatli
olduğu zamanlarda bile aynı doğruları yapmalarını peygamberlere Allah’ın bu bilgiyi
vermesi ile açıklamaktadır.



1
  Ebû Mansur el-Mâturidî, Kitâbü’t-Tevhîd, Çev. Bekir Topaloğlu, İsam Yayınları, Ankara 2003, s. 225.
2
  Ebû Mansur el-Mâturidî, a. g. e, s. 226.




                                                                                                      5
         Mâturidî nübüvvetin aklî bir zorunluluk olduğunu desteklemek için insana
lutfedilen özelliklerini hatırlatır. İnsan elinin, yüzünün, ayağının kirpiklerinin hâsılı
vücudunun her organının işlevinin düşünüp buna nasıl teşekkür etmesi gerektiğini
bilemez. Çünkü teşekkür edilecek nimetlerin hakkını teslim etmeye bizim aklımız
yetmez. Bunun içindir ki “nimetin sahibinden bilgi alıp akla haber verecek birinin
(peygamber) bulunması gereklilik kazanır.”3
         İnsanların yaşayış tarzları, eğitimleri, sosyal çevreleri, renk ve ırkları, hayata
bakış ve vakıalar karşısındaki takındıkları tavrı etkilemektedir. Bu ise olayları
algılayışlarına bu olaylar hakkındaki doğru ve yanlış nevinden hüküm vermelerinde
birbirleri arasında farklılık meydana getirmektedir.
         İnsanlar arasındaki bu tür anlaşmazlıkları da “herkes kendinin gerçeğe ve
doğruya en yakın olduğunu savunur. Hakemlik görevi ifa edecek ve anlaşmazlığa
düşenlere gönüllerini birleştiren ve söylemlerini tek ses haline getiren çözümleri
gösterecek birinin bulunmadığı da ittifakla kabul edilmektedir”,4               diyen Mâturidî
insanları    doğru     bilgiye,        taate, birliğe götürecek  bir peygamberin     varlığına
hükmetmenin gerekliliğini vurgular.
         Âlimlerin din ve dünya yararında olan hususların tespit etmede farklılık
göstermeleri, dünya meşgalelerinin aklı sarması insanların doğru hüküm vermesini
engellemesi, nefsanî arzu ve isteklerin insanın gerçekleri kavramasını engellemesi
gibi nedenlerden dolayı bir Allah elçisinin bulunması zorunlu hale gelir.5
         Mâturidî insanın gerçekleri bilmesinde ona yardımcı yolları idrak, haberler ve
istidlal olarak sıralar.6 Bilgi kaynağı olarak haber Allah’tan peygamberlere gelen vahiy,
bize peygamberden ulaşınca ise haber-i resuldür.
         Duyuları dışında kalan hususlarla ilgili olarak insan peygamberin haberiyle bilgi
sahibi olur. Zira peygamberin doğruluk ve masumiyeti vardır.7 Lakin peygamberden
bize intikal eden haberleri “yanılmaları ve yalan söylemeleri muhtemel olan kişilerin
dilinden ulaşmaktadır. Çünkü onlar peygamberde olduğu gibi doğruluk ve
masumiyetlerini kanıtlayacak herhangi bir delil ve belgeye sahip değillerdir.”8 Bu
kişilerden intikal eden haber şayet masumiyeti olan peygamberden olduğu gibi
aktarılırsa mutevatir olur.               “Peygamberden rivayette bulunan ravilerin tek tek hiç




3
  Ebû Mansur el-Mâturidî, a. g. e, s. 227.
4
  Ebû Mansur el-Mâturidî, a. g. e, s. 227.
5
  Ebû Mansur el-Mâturidî, a. g. e, s. 228.
6
  Ebû Mansur el-Mâturidî, a. g. e, s. 9.
7
  Ebû Mansur el-Mâturidî, a. g. e, s. 12.
8
  Ebû Mansur el-Mâturidî, a. g. e, s. 12.



                                                                                                                       6
birisinin masumiyeti hakkında delil bulunmuyorsa da tamamının naklettiği haber bu
dereceye ulaşınca artık her birinin doğruluğu ortaya çıkmış olur.”9
         Mâturidî haberin hem bu dünya için hem de ahiret için bilgisel değerinin
olduğunu savunur.10               Birey duyu yoluyla algıladığı şey vasıtayla istidlalde bulunur.
Duman, ateş, yazı ile bina örneğinde olduğu gibi fiilin meydana getirdiği eserin faille
ilişkisi gibi. Keza uzak ülkeler, değişen haller, gibi bir kişinin veya birçok kişinin
duyumu ile aktarılan haberlerde bilgi değeri taşır. İnsan bu sayede teknolojik gelişme,
tıp, lisan, çeşitli sanatlara vakıf olur ki bunlar yaygınlık kazanır.
         Bunun yanında dini konularda ise (emir, yasak, teşvik) delili duyuya
dayanmayan hususların bilinmesi haberle mümkündür. Duyuya dayanmayan mubah,
haram gibi hususların belirlenmesi ise peygamberin haber vermesiyle gerçekleşir.
         Mâturidî aklî hükümleri üçe ayırır; mümteni, vacip ve ikisinin ortası olan
mümkin.11 Aklî açıdan vacip, aksine herhangi bir haberin gelemeyeceği bir
konumdadır. Mümteni; akli açıdan olması, bulunması mümkün olmayandır. Mümkin
farklı konumların bulunduğu bir alandır ve halden hale kişiden kişiye, bölgeden
bölgeye farklılıklar arz edebilir. “Mümkinde herhangi bir alternatifin vacip kılınması
veya mümteni olması akıl açısından söz konusu değildir. Peygamberler her konumda
mümkinin tercihe şayan olan alternatifinin açıklamasını getirirler”12
         Şayet “Peygamber aklın gerektirdiği şeyleri getirirse akıl bundan müstağnidir;
eğer onun (aklın) kabul etmeyeceği şeyleri getirirse bunları muhal görüp reddeder,
binaenaleyh peygamber göndermenin bir faydası yoktur”13 denilirse peygamber
göndermenin faydası ve peygamberin haberinin bilgisel değerini nasıl savunabiliriz?
         “Peygamber aklın bilmekten ve idrak etmekten aciz kaldığı, şeyleri getirebilir.
Zira akılların vereceği hükümler üç kısma ayrılmıştır. Vacip mümteni, mümkin (caiz)”14
Akıl vacip ile mümteni hakkında kolayca hüküm verebilirse de caiz sahasına giren
şeylerden hiç birine ne farz, ne de haram diye hüküm veremez. Müslümanları
ilgilendiren, yaptıkları veya yapmadıkları zaman uhrevi dünyalarında hanelerine
sevap, günah olarak işlenecek hususu bilmektir. “Peygamberin Allah’tan aldığı vahiyle
fiillerin neticelerini açıklayınca insan aklın saadetine vesile olan şeyden de haberdar



9
  Ebû Mansur el-Mâturidî, a. g. e, s. 12.
10
   Ebû Mansur el-Mâturidî, a. g. e, s. 229.
11
   Ebû Mansur el-Mâturidî, a. g. e, s. 229.
12
   Ebû Mansur el-Mâturidî, a. g. e, s. 230.
13
   Nureddîn es-Sâbûnî, Mâturidî’ye Akaidi, Çev. Bekir Topaloğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara
2005, s.104.
14
   Nureddîn es-Sâbûnî, a. g. e, s. 104.





                                                                                                 7
olarak ondan kaçınır. Aslında akıl tarafından idraki mümkün olan bir şeyi bile dinin
açıklaması caizdir.”15 Bunun gayesi kişiye kolaylık sağlamaktır. Çünkü bu nevi şeyleri
idrak edebilmek için devamlı tefekküre, aralıksız müşahedeye ve eksiksiz araştırmaya
ihtiyaç vardır.
        Öyle ki insan bununla uğraşacak olursa önemli işlerinin çoğu yüz üstü kalır.
Binaenaleyh Allah’ın peygamber vasıtasıyla bu nevi işleri beyan etmesi onun lütuf ve
rahmetinin eseridir.” 16
        Mâturidî haberin bir bilgi kaynağı olarak kabul edilmesi gerektiğini vurgulayarak
bunu ispatlamak için uğraşır. Zira vahyin ve peygamberin haberinin bilgi kaynağı
olabilmesi için haberin bilgisel bir değerinin olduğu ispatlanmalıdır.
        Haberin bilgisel değerini reddeden kişiye Mâturidî, bir soru sorulmasını ister.
Soruya cevap verirse duyu yoluyla algıladığı soruya verdiği cevap onun haberi de
kabul ettiğini gösterir. Haberin bilgisel değerini inkâr eden kişi kendi geçmişi ile ilgili
hiçbir şey bilmemesi ve gördüğü şeyleri başkasına anlatmaması gerekir.17
        Bu kişi şayet haberi halen kabul etmekte inat ederse şöyle bir yol izlenildiği
zaman bu kişinin haberi kabul edeceğini belirtir. Bu kişiye eziyet edilirse (dövülürse)
bu kişi, bundan doğal olarak rahatsız olacaktır. İtirazda bulunacaktır, fakat haberi
kabul etmediği için bundan rahatsızlık duymaması gerekir. Çünkü ona eziyet veren
kişiye bunu haber vermesi, durumundan şikâyet etmesi gerekir. Ona eziyet verene ise
durumunu ancak haber vasıtasıyla bildirilebilir.18 Kendisine eziyet edene rahatsızlığını
bildirmesi, haberin bilgisel değerini kabul ettiğini gösterir.
        Peygamberlerin haberinin doğruluğu hakkında ileri sürülen görüşlerin çıkış
noktası peygamberlere iman etmektir. Peygamberler içinde yaşadıkları toplumun bir
üyesidir. Onlardan biridirler. Dünya geçimini temin için farklı işlerle meşgul
olmuşlardır. Bunun yanında gönderildikleri toplumda olması gerektiği gibi olmayan
durumları düzeltmek gibi asli görevi vardır. Düzeltilmesi elzem olan husus itikadi ve
ahlaki meselelerdir.
        Bireylerin      peygamberleri       benimsemesi için   kendilerinde olmayan    ve
düzeltilmesi gereken hasletleri peygamberde görmeleri, ona güvenmeleri, inanmaları,
şeksiz-şüphesiz mutmain olmaları gerekmektedir. Peygambere karşı kini ve



15
   Ebû Mansur el-Mâturidî, a. g. e, s. 229.
16
   Nureddîn es-Sâbûnî, a. g. e, s. 104.
17
   Nureddîn es-Sâbûnî, a. g. e, s. 10.
18
   Nureddîn es-Sâbûnî, a. g. e, s. 11.
                                                          



                                                          8
düşmanlığı bile olsa nasıl bilirsiniz sorusuna iyi biliriz cevabını verdirebilecek
hasletlere haiz olunmalı. Böylece peygamberin getirdiğine inanılsın.
        Genelde bütün peygamberler özelde ise Hz. Peygamber de yaşadığı toplumda
yaşayışı, ahlaki, meziyetleri, iş ahlakı, gibi yüksek seciyeleriyle temayüz etmişti.
Halkın nazarında güvenilir, emin bir kişi olarak görülüyordu. Bu yüzdendir ki
peygamberimize risâlet görevi verilmeden önce dahi insanlar “Muhammed’ül-Emin”
diye isimlendirmişlerdir.
        Peygamberde aranılan sıfatlar şunlardır: İsmet, emanet, fetânet, sıdk ve tebliğ.
İsmet, günah işlememek, günahsız olma anlamındadır. Peygamberimizin de yaşayışı
bunu göstermektedir. Peygamberlik görevi ile de küfür ve isyanda bulunmadıkları,
Kuran-ı Kerim de açıklanmaktadır.19 Peygamberin günahtan korunması O’nu itaate
zorlamadığı gibi günah işlemekten aciz bırakmaz. İsmet; Allah’ın bir lütfü olup
peygamberi hayır yapmaya sevk eder, kötülükten uzak tutar. İlahi imtihanın
gerçekleşmesi için onda yine de irade mevcuttur.20 Peygamberlerin günah işlemekten
korunmalarının sebebi onların güvenilirliğini temin ve yalan söyleme ihtimallerini
ortadan kaldırmak içindir. “Lakin peygamberler küçük günahlardan korunmuş
değillerdir. Zira bir kimse belaya uğramadıkça belaya uğrayanlara şefkati olmaz.”21
Peygamberler kendilerine Allah tarafından gelen emaneti iletirler.22 Peygamberler
kendi asırlarında yaşayan insanların en akıllısıdırlar. Zira sorunlara pratik çözüm
üretmek onların görev alanındadır. Hacer’ül-Esved taşını kimin koyacağı sorununu
hırkasını çıkararak bütün kabilelerin etrafından tutup taşı koymaları sonucu sosyal bir
facia önlenmiştir.
        Hz. İbrahim’in putları kırıp kendisine başvuracaklarını düşünüp putların
büyüklerinden birisini bırakması ve halkında Hz. İbrahim’e bunun nedenini sorunca;
konuşabiliyorsa o büyük puta sorun cevabını vermesi peygamberlerin zekiliğine örnek
teşkil eder. 23
        Peygamberlerin kendilerine vahyedileni dosdoğru aktarmak ve tebliğde
bulunmaları onların görevidir.24 Peygamberlerin hatadan korunmaları, tebliğlerini eksiksiz yapmaları, kendilerine vahyedileni dosdoğru aktarmaları ve bunu yaparken
de Allah’ın onları korunması güvenilirliklerini bir kat daha artırmaktadır.



19
   KUR’AN, En’am Suresi, 6/ 90, 33, Ahzab, 21, Sebe, 34/50, Mü’min, 23/66
20
   Nureddîn es-Sâbûnî, a. g. e, s. 114.
21
   Ebû Mansur el-Mâturidî, Akaid Risalesi. Çev. Yusuf Ziya Yörükan, “İslam Dini ve Mezhepler Tarihi 2. cilt ”
T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001, s. 288.
22
   KUR’AN, Cin Suresi, 72.22.23
23
   KUR’AN, Enbiya Suresi, 21/58, 63
24
   KUR’AN, Maide,5/ 67, Taha, 20.65.69, Necm, 53/3–4, Hakka, 69/44–45
                                                                                         9




__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

          1.2- Eş’ârilerin Vahiy Anlayışı
          Eş’arî (324/935) ve onun takipçilerine göre Allah’ın peygamber göndermesi
muhal değildir. Peygamber göndermek Allah’ın bir fiilidir. Yalnız bu, bir zorunluluk
değildir. Allah’ın peygamber göndermesi mümkün olduğu gibi göndermemesi de
mümkündür. Allah’ın peygamber göndermesi lütuf ve ihsandır. Peygamberler
göndermemesi ise Allah’ın bir zaaf ve noksanlığı değildir.25 Bu bağlamda Allah
insanlara Peygamber göndermez ise insanlar Allah’ın varlığını bilmede sorumlu
değildir.
          İnsanın Allah’ı bilme sorumluluğu şeraitin bildirmesiyle bilinebilir. Dini anlamda
hayır ve şer (hüsün-kubüh), din koyucusunun (Şâri’in) hükmüne bağlıdır. O’nun
emrettikleri hayır, menettikleri ise şerdir.26 İnsanın fiillerinin güzellik ve çirkinliği dinle
tayin olunur. Akıl bir fiilin güzel ve çirkin olduğu hükmünü veremez.27
          İnsanın fiillerinin sorumluluğu din koyucusunun tespitine göre değerlendirilmesi
insanlar için peygamberleri gerekli kılar. Bu durum insan için bir gereklilik arz eder.
Fakat Allah için insanlara peygamber göndermek gibi bir gereklilik yoktur.
          Allah’ın fiillerinde, yaratmasında illet ve amaç aranmaz. Onun fiillerinde salah
ve aslaha yer yoktur. Allah’ın insanların iyi ve güzel gördüğü bir şeyi yaratmak gibi bir
zorunluluğu yoktur. İnsan açısından iyi ve en iyiyi yaratmak gibi bir durumla, Allah
sorumlu tutulamaz. İnsan açısından iyilik ve güzellik zamandan zamana, durumdan
duruma değişiklik arz etmektedir. Bu husustan hareketle ezeli ve ebedî olan Allah’ın
fiillerini insanların kendi zamanlarına göre değerlendirmeleri yanlıştır. O hâkimdir.
Fiillerinde hikmet, vardır. Allah’ın fiillerini kayıt altına almak doğru değildir.28 Allah’ın
kullarına yapmalarını ve yapmamalarını emrettiği şey insan için salahtır. Bu durum
Allah’ın diğer fiilleri içinde böyledir.
          Allah âlemin yaratıcısıdır. Yaratma mülkü, emir O’na aittir. Mülk ve emir Allah’ın
olduğu için kulları hakkında emir ve yasakları bildirme Allah’a aittir. Bunun için
25
   Ebü’l-Hasen el-Eş’arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn ve İhtilâfu’l-Musallîn, Nşr: Helmut Ritter,Franz Steiner Verlağ,
Wiesbaden 1963, 1. cild, s. 227. ; Sadüddin Taftazânî, Şerhü’l-Makâsıdi’t-Tâlibîn, Tahkik: Abdurrahman
Umeyra, Beyrut 1989, s. 173. ; Muhammed b. el-Şehristanî, Nihâyetü’l-İkdâm fi-İlmi’l-Kelâm, Oxford
Universsity Pres, London 1934 , s. 417.
26
   Ebü’l-Hasen el-Eş’arî, a. g. e, s. 245. ; Muhammed b. el-Şehristanî, a. g. e, s. 98.
27
   Sadüddin Taftazânî, a. g. e, s. 163.
28
   Ebü’l-Hasen el-Eş’arî, a. g. e, s. 249,250. ; Muhammed b. el-Şehristanî, a. g. e, s. 237. ; Sadüddin Taftazânî, a.
g. e, s. 163.
                                                                                                                         10
insanlar arasından birisini seçerek insanlara iradesini tebliğ edebilir. Bu imkânsız bir
durum değildir. Allah’ın peygamber göndermesi aklın caiz gördüğü bir durumdur.
                                                oluşturur.29
Peygamberliğin       &nbs p;  aslını    sıdk         &n bsp;         &n bsp;     Doğruluğun       delili   ise      peygamberin
peygamberliğini ilanı ve mucize göstermedir.30 Peygamberin mucize göstermesi
alışılmış olana aykırı bir durumdur. Mucize iddia edenin başkasından ayırt edilmesini
temin eder. Mucize alışılmış olanı engeller, alışılmamışı ortaya koyarak insanları ikna
etmeye yöneliktir.31
         Eş’arî geleneği, peygamberin peygamberliğinin delili olarak mucizeye büyük
önem       vermektedirler.        Peygamberlerin       &nbs p;    davasıyla    birlikte    mucize         göstermesi,
peygamberin Allah katından gönderildiğine delildir. Peygamberin doğruluğunda bu
meydan okumayla ortaya çıkar. Peygamberi gönderen tasdik eden Allah ona mucize
verir.
         Mucize, peygamberin iddialarının doğruluğunun delili olarak Allah tarafından
verilir. İnsanları ikna etmeye yöneliktir. Her peygamberde mucize farklılık gösterebilir.
Hz. İsa zamanında tıbbın ilerlemiş olması nedeni ile alacayı tedavi etme, ölüyü
diriltme mucize olarak verilmiştir. Hz. Muhammed zamanında ise belağatın ilerlemiş
olması nedeni ile Kur’an-ı Kerim verilmiştir. Bunun yanında parmakları arasından su
akması, ayın ikiye ayrılması, ağacın peygamberin yanına gelmesi gibi mucizelerde
vardır. Bu mucizelerin verilme nedeni ise peygamberin iddiasının Allah tarafından
doğrulanmasıdır.32
         Bunun yanında peygamberlerin ahlaki faziletleri de (sıdk, emanet, fetânet)
peygamberlerin iddiasında doğruluğuna delildir. Mucizenin kelamcılar açısından
öncelenmesine         ;   İbn      Rüşd       (1126/1198)        & nbsp; itiraz  etmektedir.        Peygamberlerin,
peygamberliğine asıl delilin peygamberin ahlaki faziletleri ve doğruluğu olduğunu
savunur. Bunun yanında mucize de delildir. Fakat öncelenmesi gereken sıdk’tır.
         Çağdaş olan Fahreddîn er Râzî (1149 /1209) ile İbn Rüşd bu mesele etrafında
görüş belirtmişlerdir.
         Şimdi çağdaş olan bu iki düşünür açısından mucizenin peygamberlik
iddiasındaki yerini tespite çalışacağız. Râzî peygamberi göndermenin faydalarını
açıklamakla işe başlar, insan aklı bazı şeyleri müstakil olarak kavrayabilirken bazı
29
   Muhammed b. el-Şehristanî, a. g. e, s. 423.
30
   Ebü’l-Hasen el-Eş’arî, Usûli Ehli’s-Sünne ve’l Cemaat. Tah. Muhammed es-Seyyid Celyend, Külliyeti Darul
Ulum, Kahire 1987, s. 45. ; Sadüddin Taftazânî, a. g. e, s. 191. ; Muhammed b. el-Şehristanî, a. g. e, s. 423.
31
   Fahreddîn er-Râzî, El-Muhassal, Çev. Hüseyin Atay, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002, s. 229.
32
   Ebü’l-Hasen el-Eş’arî, Usûli Ehli’s-Sünne ve’l Cemaat. s. 46,48.
                                                                                                  11
şeyleri kavrayamaz. İnsan aklı kâinatın Hâkim bir yaratana muhtaç olduğunu bilebilir.
Aklın kavrayabileceği hususların da peygamber vasıtasıyla bildirilmesi insanların
özrünü yok etmek içindir.33        &n bsp;       Bu görüşe dayanak olarak da şu ayetleri zikreder.
“Peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir delilleri olmasın”34
         “Biz onları, Peygamberlerden önce yok etmiş olsaydık, “Ey Rabbimiz bize bir
elçi –Resul- gönderseydin ya, bizde rezil rusvay olmadan senin ayetlerine uysaydık
derlerdi.”35 Aklın kavradığı hususlarda da insanları uyarmak gerekir. İnsan şükrü bilse
bile nasıl yapılacağını bilemez. İnsanda şehvet gaflet gibi duygular insanı doğru
yoldan çıkarır. Bu arzu ve isteklerin giderilme yolu gösterilmeli. İnsan imanın
güzelliğini, küfrün çirkinliğini bilse bile bunun getirisinin ebedî âlemde nasıl olacağını
bilemez. Bunların insanlara öğretilmesi için peygamberlere ihtiyaç vardır.36 Aklın
kavrayamadığı durumlarda peygamberler göndermenin faydaları da şunlardır.37 Akıl;
işitme, görme gibi duyulara muhtaçtır. İnsanın aklı Allah’ın mülkünde nasıl tasarrufta
bulunacağı bilemez. Bu tasarrufu peygamber belirler. Akla göre yaşlı, çil yüzlü bir
kadının yüzüne bakmak çirkindir. Aklın güzel saydığı ise güzel bir kızın yüzüne
bakmaktır. Şeraite göre ise bu tersinedir. İnsan toplumsal bir varlık olduğu için
toplumun iyiliğine olanı şeriat tespit edebilir. İbadetin şeklini insan bilemez.
         İnsanın saygı duyduğu birisinin emrini âdet kabilinde değil ibadet olarak yapar.
İnsan şahsiyetlerini geliştirip olgunlaştırma da peygamberlerin gelmesiyle kolaylaşır.
Faydalı sanatlarda peygambere bildirmekle öğrenilir. İnsanlara ahlaklı yaşamayı
öğretirler.
         Peygamberin özelde Hz. Muhammed’in, peygamberliğini ispat için Râzî üç delil
ileri sürer.38
         a)Peygamberliğini iddia edip mucize göstermesi. Bunun dayanağı da şunlardır:
Kuran-ı getirmesi ve Kur’an-ın mucize oluşu. Peygamberimizden birçok mucize
nakledilmiştir. Az yiyecekle çok kimseyi doyurma, parmakları arasından su çıkması,
hayvanla konuşması.
         Bunlar her ne kadar tevatür, derecesine ulaşmasa da bunlardan bir tanesinin
doğruluğunda maksat hâsıl olur. Gaybtan haber vermek de mucizedir. Peygamberin
iddiasına Allah muhalefet etmemiş mucizeyle te’kid etmiştir.
33
   Fahreddîn er-Râzî, a. g. e, s. 240.
34
   KUR’AN, Nisa Suresi, 4/166
35
   KUR’AN, Tâha Suresi, 20/134
36
   Fahreddîn er-Râzî, a. g. e, s. 241.
37
   Fahreddîn er-Râzî, a. g. e, s. 241,243.
38
   Fahreddîn er-Râzî, a. g. e, s. 229.
                                                                                                                   12
         b)Önceki         peygamberlerin     Hz.     Muhammet’in        & nbsp;  peygamberliğinden       & nbsp; semavi
kitaplarında haber vermeleridir.
         c)Hz. Peygamberin, peygamberliğine ahlaki işlerini, uygulamalarını ve
davranışlarını delil göstermekte onun peygamberliğinin ispat yollarından biridir.
         İbn Rüşd ise mucizenin peygambere has bir alamet olduğunun nasıl bilindiği
sorunu yöneltir.39 Bu sorunun cevabı ya dinle bilinir ya da akılla. Fakat bunun dinle
bilinmesi imkânsızdır. Mucizenin gösterildiği insanlar dine inanmayan, kimselerdir.
Dinde henüz sabit olmamıştır. Dine inanmayan bir kişi mucizeyi peygamberin delili
olarak görmez.
         “Akılda bu alametin peygamberlere mahsus bir alâmet olduğuna hüküm etme
imkânına sahip değildir. Meğerki peygamberlikleri kabul ve tanınmış birçok
kimselerde bu alâmetlerin varlığını defalarca görmüş ve idrak etmiş olsun. Ve yine bu
alâmetler onlardan başkasında zuhur etmemiş bulunsun”40
         Kelamcıların öncüllerini İbn Rüşd şöyle formüle ederek sonuca ulaşmaya
çalışır. Peygamberlik iddia edenin elinde mucize zuhur etmiştir. Elinde mucize zuhur
eden herkes peygamberdir. O halde bu zat peygamberdir.
         Bu olgular sayesinde elde edilen bir bilginin sonucudur. Eğer gözle görülmüş
ise doğrudur diyebiliriz. “Bunu söyleyebilmek için ise mahlûkların ve insanların elinde
zuhur eden bir takım fiiller vardır ki bunlar ne sanatkârın garip ve acayip sanatıyla
ortaya konulabilir, ne de herhangi bir hassa (kabiliyet ve istitâat) ile hâsıl olur. Ayrıca
zuhur eden bu nevi fiiller hayal de değildir” diye daha evvel kesinlikle hüküm etmek
icap eder.41         Bu durumda ise, kişi mucizeyi görse kani olabilir. Fakat nakledildiği
zaman diğer bireyin buna inanması güç olabilir.
         Bu noktada kelamcılar şöyle bir misal getirirler;        & nbsp;         & nbsp;   Büyük bir hükümdar bir
meclise gider, biri kalkar ve ey insanlar ben bu hükümdarın elçisiyim deyip, sonra da :
Ey hükümdar beni tasdik ediyorsan âdetine muhalefet et ve tahtından, in dendiğinde
hükümdar da bunu duyar duymaz yerinden kalkarsa orada hazır bulunanlar zorunlu
olarak bu iddia sahibinin doğruluğunu kabul ederler. Peygamberin mucize göstermesi
de böyledir. Bu tam bir delildir.42 Hükümdarın birinin sarayında ülke halkı ve saray
erkânınca bilinen bir ağaç vardır ki bu ağacı hükümdar hareket ettirebiliyor. Fakat
39
   İbn Rüşd, Faslu’l-Mâkâl el-Keşf an Menahici Edille, (Felsefe-Din İlişkileri), Çev. Süleyman Uludağ, Dergâh
Yayınları, İstanbul 2004, 229.
40
   İbn Rüşd, İbn Rüşd, a. g. e, s. 230.
41
   İbn Rüşd, a. g. e, s. 230.
42
   Fahreddîn er-Râzî, Mealimu Usûlü’d-Din. Çev. Nadim Macit İhtar Yayınları, Erzurum 1996, s. 90.
                                                                                                               13
hükümdar dışında hiç kimse o ağacı hareket ettiremiyor. Şayet ki bir kişi halka elçi
olarak gönderildiğini iddia ederse halk ona inanmaz. Zira delili yoktur. Bu elçide halkı
ikna edebilmek için hükümdara seslenir. Beni gönderdin şunları tebliğ et dedin halk
inanmıyor. Ben senin tarafından gönderilen bir elçi isem herkese malum olan şu ağacı
hareket ettir ki halk senin tarafından gönderildiğime inansın, ağaçta hareket etmesiyle
halkta anlar ki hükümdar elçisini ağacı hareket ettirmekle doğrulamıştır. 43
         Mucize konusundaki misalleri değerlendirdiğimiz zaman elçinin bir iddiasının
halkın inkârını, elçinin doğruluğunu kanıt için delil dilemesini görüyoruz. Deliller
ağacın gelmesi hükümdarın çağrıya icabeti, ayın yarılması alacayı iyileştirme
olabilmektedir.
         Her kim ki, elinde mucize zuhur eder o zat peygamberdir şeklindeki ifadenin
doğruluğu ise, kişiye bağlıdır. “Şayet peygamberlerin var olduklarını kabul ettikten ve
peygamberliğe sıhhatli olandan başkasının elinde mucizenin zuhur etmeyeceğini
teslim ettikten sonra söylenmesi doğru olacak bir sözdür.” 44
         Peygamberin varlığına ve mucizeye inanan kişi için mucize ve peygamberin
doğruluğu birlikte ele alınabilir. Peygamberi kabul etmeyen biri için peygamberin
doğruluğuna        & nbsp;  mucizeyi    kanıt      getirmek      anlamsız         kalmaktadır.  Kelamcıların
peygamberlerin doğruluğuna kanıt olarak ileri sürdükleri misallerde birey Allah’a
inanmakta ve elçi gönderebileceğini düşünmektedir. Bunun için mucize, bireye elçinin
doğruluğunu kanıtlayabilir.
         “Harikü’l-âdenin delil oluşu hususundaki dikkat edilmesi gereken nokta,
kelamcıların gözünden kaçmıştır. Çünkü onlar, imkânı yanİ cehilden ve bilgisizlikten
ibaret olan kendisinden mucize zuhur eden herkes peygamberdir öncülünün sahih
olduğunu sanmışlardır. Hâlbuki bu hüküm sahih değildir. Meğerki mucize hem
peygamberliğin bizzat kendisine, hem de peygambere delil olsun. Bir cihet müstesna,
herkesin ilahi olduğuna kani bulunduğu harikü’l-âde derecede acayip bir akıl, bir deha
bile peygamberliğin varlığına kesin biçimde mucize nevinden şeyler zuhur eden
kimsenin faziletli olduğuna ve faziletli kimsenin de yalan söyleyemeyeceğine
inanılmasıdır.”45
         İbn Rüşd mucizenin peygamberlerin doğruluğuna delil olabileceğini fakat
bunun herkes için geçerli olmayacağını savunur.
43
   Ebü’1-Muîn Meymun b. Muhammed en-Nesefi, Tabsıratül Edille fi-Usûli’d-Din Tenkitli Neşr. Hüseyin Atay,
Şaban Ali Düzgün, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2003, 2.Cilt, s. 32.
44
   İbn Rüşd, a. g. e, s. 230.
45
   İbn Rüşd, a. g. e, s. 233.
                                                                                                 14
         Mucizenin peygamber hakkında delil oluşu yani nübüvvet üzerine asıl kâfi ve
zaruri delil teşkil eden şeyin ilim ve ameldeki (ahlaktaki) mucize ve harikü’l-âde olması
gerekir. Bunun dışında görülen mucizeler ise, bu mucize nevi için şahittir. Onu takviye
eder. Mucize ve harikü’l-âde olan, ilim, amel ve mutlak nübüvvet fiili nevinden
olmalıdır. Diğer ilim ve amelle alakalı mucize sadece bunu te’kit eder. 46
         Peygamberin görevi halkı yanlış olduğu Allah tarafından belirtilen durumlarda
uyarmaktır. Peygamber halkı uyarırken halkın peygamberden istekleri olmuştur. Bu
istek üzerine peygamberler de harikü’l-âde haller vaki olmuştur. Sen bize yerden bir
pınar fışkırtmadıkça sana iman etmeyiz. Veya hurmalıkların bağların olup aralarında
ırmaklar akıtmalısın. Yahut da iddia ettiğin gibi semayı tepemize parça parça
düşürmeli veya altın bir evin olmalı veyahut semaya yükselmelisin. Ama oradan
okuyacağımız birde kitap indirmezsen, yine de o yükselmene inanmayacağız. Deki:
Fesübhanellah! Ben peygamber olan insandan başka bir şey miyim ki?47
         Kendilerine uyarıda bulunulan halk peygamberde olağan üstü özellikler
aramaktadır. Bunun içinde peygamberden harikü’l-âde şeyler istemektedirler.
Peygamberlerde       &nbs p;      zuhur    eden        olaylar insanların istekleri doğrulusunda
gerçekleşmektedir. Onlar inanmayı şartlı hale getirmişlerdir. Onların gözünde
Allah’tan vahiy getiren peygamber kendilerinden ayrıcalıklı bir insan olmalıydı.
         Peygamberi kendilerinden farklı ve ayrıcalıklı gören insan nazarında ona
gösterilen mucize inanmasına yeter. Fakat peygamberler bir insan, kul, olduklarını,
herhangi bir insandan farklı olmadıklarını beyan etmektedirler.48 Tek farkları onların
elçi seçilmiş olmalarıdır.
         Peygamberle mucizenin ayrılmazlığını düşünmek peygamberlerin mesajını da
anlamamayı beraberinde getirir. Peygamberlerden zuhur eden bu olağanüstü
hadiselere İbn Rüşd, “berrânî” mucize demektedir. (Berrânî mucize: Beşerin tabii
halinde olmayan şeyleri gerçekleştirmesidir. Ölüyü diriltme, su üzerinde yürüme,
parmaklardan su çıkması gibi.) Bu mucize ile vaki olan tasdik sadece halka has bir yol
gibi görünüyor. Bununla beraber münasip (ilmi, ameli, manevi, ahlaki ve hukuki)
mucize ile tasdik ise halk ile ulema arasında müşterek olan yoldur. Din iyice
incelendiği zaman görülür ki, o, berrânî (harici, hissi, kevni) mucizeye değil sadece
46
   İbn Rüşd, a. g. e, s. 236.
47
   KUR’AN, İsra Suresi, 90,93.
48
   KUR’AN, Kef Suresi, 110, Fussilet 6, Ahkaf 9.
                                                                                                                 15
ehli münasip (ameli, ahlaki, hukuki, ilmi) vahyin bizzat içinde olan ve özünü teşkil
eden mucizelerdir. 49
          İbn Rüşd mucizenin delil olduğunu fakat peygambere inanmayan bir kişi için
anlam ifade etmeyeceğini savunmaktadır. Bunun için peygamber olan kişinin ahlaki
faziletleri inandırıcılığında asıl rolü oynamaktadır. Peygamberimize de “Habibim en
yakın kavim ve kabileni (Allah’ın azabıyla) korkut” mealindeki ayet nazil olunca
Peygamberimiz evinden çıkarak Safa Dağı’na gider. Birbiri üzerine yığılmış taş
kümelerinin üzerine çıkıp şöyle seslenir. Ey Kureyş buraya geliniz, toplanınız. Büyük
bir iş karşısında bulunuyorsunuz, diye seslendi. Kureyş kabilelerini ey Fihr oğulları, ey
Adiy oğulları, ey Abd-i Menaf oğulları, ey Abdülmuttalip oğulları, diye oymak oymak
çağırmaya başladı.
          Peygamberimiz sesini işitenler birbirlerine: Bu seslenen kimdir, diye sordular.
Yine birbirlerine Muhammed’dir diye cevap vererek ve Ebû Leheb’de beraber olarak
hepsi gelip Resulullah’ın çevresinde toplandılar.
          Peygamberimiz umumi bir hitap ile –Ey Kureyş Cemaati! Allah’tan kendinizi
(ibadet ve ubudiyet mukabilinde) satın alarak O’nun azabından kurtarınız! Bu azaptan
kurtulmanız için ben Allah tarafından verilmiş hiçbir nüfuz ve kudrete malik değilim
buyurdu. Ey Kureyş Cemaati! Bana cevap verir misiniz? Ben size şu dağın eteğinde
veya şu vadide düşman süvarisi var, üzerinize baskın edecektir, desem bana inanır
mısınız? diye sordu. Onlar: evet inanırız! Çünkü bütün tecrübelerimiz de seni hep
sadakatli, hep doğru bulduk. Yalan hususunda hiç tecrübemiz geçmedi dediler. Öyle
ise ben size ileride şiddetli bir azap günü bulunduğunu, mücrimlerin o zaman azap
edeceklerini haber vermeye ve o azaptan sizi men etmeye memurum buyurdu.50
Peygamberimiz bu ilk davetinde umumi bir muhalefet görmüyor. Önü sürdüğü ilk
şeyde insanlarca bilinen doğruluğudur.
          İnsanları inandırmanın yolu sadece mucize göstermekten ibaret de değildir. Bir
takım alâmetlerde insanların bir şeye inanmasına kâfidir. Bu hususu dile getiren
Gazali insanların bir şeyi kabulü için şu hususları sıralar:51
          a)“Kesin bilgiye ulaşmasının birinci yolu hiçbir şüpheye imkân bırakmayan
kesin delillerdir. Bu yolla kesin bilgi ve iman sahibi olanların sayısı her devirde iki veya
49
   İbn Rüşd, a. g. e, s. 244.
50
   Buhari, Sahih-i. Muhtasarı: Tecrid-i Sarih. Zeynüddin Ahmet b. Ahmet b. Abdil Latifiz-Zebidi: Çev: Kamil
Miras, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1991, cild, 9, s. 244,246.
51
    Salih Sabri Yavuz, İslam Düşüncesinde Nübüvvet. İnsan Yayınları, İstanbul s. 184,185.’den naklen Ebû
Hamid el- Gazali, İlcâmü’l-Avâm an İlmi’l-Kelam, Tahk: Muhammed Bağdadi, Beyrut 1985, s. 112,116.
                                                                                                 16
üçü geçmez. Eğer insanların kurtuluşa ulaşmaları mantık delilleri sayesinde olsaydı,
çok az kimse ona ulaşırdı.
        b)Akıl erbabı (bilginler) arasında yadırganan ve çirkin görülen, bir takım
öncüllere, bağlı olan deliller insanlar tarafından kabul edilmektedir. Zira âlimler
arasında şüphe ile karşılanan bu öncüllere bağlı deliller insanlarla kesin bilgi (yakîn)
meydana getirir. Bir kimse için mucize peygamberin doğruluğuna delil olabilir. Diğer
bir kimse için mucize peygamberin doğruluğuna tek ve kesin delil değildir.
        c)Bir insan temiz ve salim bir fıtrata sahip olursa basiret ehlinin ortaya koyduğu
hatabî deliller (ikna edici; öncüleri kesin olmayan) sayesinde, yakın bilgi sahibi olur.
Böyle insanlar sadece şüphe etmek için bir takım deliller ileriye sürmez, bazı
inançlara olur olmaz düşmanlık etmez. Kur’ân’ın ortaya koyduğu delillerin çoğu bu
türdendir.
        d)Kesin bilgi bazen doğru sözlü insanların bildirdiklerini kabul etmekle
gerçekleşir. İnsanlar büyüklerinin, üstatlarının ve mürşitlerinin sözlerine inanır. Takva,
doğruluk, samimiyet ve ahlaki seciyyelerinin üstün olduğu bilinen kimselerin sözlerine
inanmakta insan tereddüt etmez. Hz. Ebû Bekir ve ileri gelen sahabelerin birçoğu Hz.
Peygamber’e bu şekilde inanmışlardır.
        e)Kesin bilgiye ulaşmanın diğer bir yolu, rivayet edilen hadiseleri bir takım
işaretlerin desteklemesidir. Bu işaretleri araştırıcılar arasında kesin bilgi ifade etmez
ise de halkın büyük çoğunluğunu tatmin eder. Mesela, halk tevatür yoluyla şehrin
valisinin hasta olduğunu işittiği zaman ve bu haberin şüyu bulması esnasında o
valinin evinden bir takım feryatlar yükseliyor, onun hizmetçilerinden biri valinin
öldüğünü haber veriyorsa herkes buna inanır. Aslında bu haber yüzlerce mantık delili
ile çürütülebilir. Cedelci bir insan bütün bu alametleri kabul etmeyerek onları
çürütmeye çalışabilir. Fakat halk için bu alâmetler yeterlidir. İslamiyet’in ilk
devirlerinde bazılarının inanmasına sebep olan bu husus, onların peygamberimizi
görmeleridir. Bu kimseler, Hz. Peygamberin yüzünü görmek, sözünü dinlemek ve
tavırlarını dikkatle incelemek suretiyle onun peygamberliğine inanıyorlardı.
        f)İnsan, ahlakına ve mizacına uyan haberlere hemen inanır. Bu çeşit bir şeye
inanmak için bunu haber verenin güzel ahlaklı olmasına veya bir takım delilleri ve
alametleri ileri sürmesine gerek yoktur. Sadece haber verilen şey ile onu dinleyenin
mizacı ve karakteri arasında bulunan fıtri bağlantı dinleyicide kesin bir bilgi meydana
getirmek için yeterlidir.
                                                                                       17
        Kur’an da peygamberlerin insan olduğunun vurgusu sıkça yapılmaktadır.
Cahiliyye putperestliği, daha önceki kavimlerin durumu, kâhinlik, cinlerin gaybdan
haber vermesi, meleklerin Allah’ın kızları, olduğu gibi düşünceler zihinleri meşgul
ediyordu. Bu ortamdaki insanlarda ilahi olanla olmayanı, tabi olanla tabiatüstünü
ayıramayacak      derecede  körleşmiştir.  Bu   düşüncelerdir   ki Allah   peygamber
göndermiştir.
        Cahiliyye Araplarda kendi içlerinden her yönüyle normal bir insanın Allah’tan
vahiy almasını kavramakta ve kabullenmekte güçlük çektiler. Bir insanın Allah’la
ilişkiye girebilmesi için, günlük hayatında da olağanüstülüklerle donatılmasını
gerektirmeliydi. Oysa tanıdıkları peygamber vahiy alma iddiası dışında normal bir
insandı, fakat halk muhayyilesi, sevdiği ve önem verdiği şahsiyetlere (karizmatik
önder) çeşitli olağanüstülükler affetmeye eğilimlidir. Öyle ki, aynı ülke içinde farklı
yörelerdeki insanlar manevi değer affettikleri insanların üstünlüğünü tartışmaktadır.
Özellikle dini alanda bu fazlasıyla geçerlidir. İslam tarihinde de pek çok kişi
insanlığından soyutlanarak sayısız olağanüstü niteliklerle bezenmiş bir kimlik elde
etmişlerdir. Aynı durum peygamber içinde vaki olmuştur. Bu olağanüstülüklerle
bezenmiş peygamber sıradan insan için örnekliğini, kaybetmektedir. Bu tasavvur
sapması peygamberin asıl görevini ve görev nedenini gölgede bırakmaktadır.



__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

        1.3- İslam Düşüncesi’nde Vahiy Anlayışı ve Fârâbî
        Fârâbî’nin (339/950) vahiy anlayışı onun zorunlu varlık, sudur siyaset
düşüncesiyle yakından ilgilidir. Bu düşüncelerinin zeminini oluşturan felsefesi ise
Yunan düşüncesiyle alakalıdır. Yunan düşüncesiyle ilgili önyargı ise insanların ondan
imtina etmelerine neden olmuştur. Fârâbî felsefenin, ilk defa Irak halkı olan Kildaniler
de meydana geldiğini, sonradan Mısır halkına ulaştığını, oradan Yunanlılara onlardan
Süryanilere geçmiş ve sonra Araplara geçtiğini zikretmektedir.52
        Araplara geçen bu felsefi mirasın içinde Fârâbî’yi de etkileyen sudur teorisi
mevcuttur. “Plotinus’un fikirleri Aristo adı altında ve onun sanılarak biliniyordu. Şöyle
ki, çoğu kez Aristo’ya bazen Kindî ve Fârâbî’ye de atfedilen ve İslam düşünce
52
   Ebû Nasr Fârâbî, Kitâbü Tahsîli’s-Saâde, Çev. Hüseyin Atay, Fârâbî’nin Üç Eseri, T.C. Kültür Bakanlığı
Yayınları, Ankara 2001, s. 54.
                                                                                                                  18
tarihinde Kitâbü’l-Usuluciyyâ, Kitâbü’r-Rububiyye veya Kitâbü’s-Saluciyya adıyla ve
batıda Theologia olarak bilinen bu eser, gerçekte Plotinus’un Enneades adlı eserinin
IV, V ve VI. bölümlerinin bir telhisiydi. Yunanlı veya Süryani yazarı bilinmeyen bu
telhis, Süryani Hristiyan mütercim İbn Naime el-Hımsi tarafından Kindî için Arapçaya
çevrilmiştir.53 Plotinus’un Enneadlarının İslam filozoflarınca ilgi çekici yanı Allah ve
âlem        arasındaki        ilişkiyi   açıklamada        &n bsp; kendilerine      faydalı       görmelerinden
kaynaklanmaktadır. Müslüman bir filozof olarak Fârâbî, Allah’ın var, bir, mükemmel,
yaratıcı, kudretli ve âlim olduğunu kabul etmektedir. Konu Allah’ın dışındaki varlıkların
varlığa çıkışını açıklamaya gelince ortak miras dediği felsefeden yararlanmak
olmuştur. Varlıkların varlığa çıkışı probleminin çözümünde kendinden öncekilerin
görüşlerine başvurmuştur. Konunun çözümünde Plotinus’un dile getirdiği sudur
görüşünü Kur’an’ın Allah ve âlem düşüncesine yakın görerek açıklamıştır. Aristo’nun
sandığı Esolocya’daki Bir den Bir çıkar düsturunu temel alır ve Plotinus gibi her şeyi
rasyonel surette İlk ve Zorunlu Varlık olan Bir’den çıkarır.
          Fârâbî’nin Sudur Teorisine etkisi nedeniyle Plotinus’un Tanrı ve varlıkların
O’ndan çıkışı hakkındaki görüşlerini zikretmek yerinde olacaktır.
          Plotinus’un Bir’i her şeydir ve kendi dışındaki şeylerden hiç biri değildir. O tam
ve yetkindir. Yetkin olduğu için de O’nda bolluk mevcuttur.54 Bir, kendi başına bir
Varlıktır. Bir’in haricindeki bütün varlıklar kusurludur.55 Hatta O’nun hakkında Bir
demek bile yanlıştır. “O ne sözün, ne de bilimin objesidir.” O’nun “özün ötesinde”
olduğu söylenir. O basit ve her şeyin ilkesi olduğu için kendi kendine yeter.56 Bir’deki
bolluk farklı bir şey meydana getirir. Bir’den türeyen şey Bir’e doğru döner o Bir’in
soyundandır ve bakışını kendine döndürerek zekâ (akıl) olur.57 Zekâ Bir’e benzediği
için gücünü akıtmak suretiyle türetir. O’nun meydana getirdiği şey de kendinin bir
imajıdır. Zekâ da Bir gibi dökülerek Ruh’u meydana getirir. Bir den sonra çokluğun
başladığı yer zekâdır.58 Zekâda varlıkların ilk örnekleri vardır. Fakat zekâ varlıkların
yasa koyucusudur.59 Zekâ kendinden aşağı derecedeki varlıkların imajını içerdiği için
ondan diğer varlıklar çıkar. Diğer varlıkları düşünmesi onları var ettirir. Dünyadaki
varlıklar da zekâdaki varlıkların bir imajıdır. Fakat zekâdaki varlıklardan farklıdırlar.
53
   Mehmet Bayraktar, İslam Felsefesine Giriş, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 5. Baskı, Ankara 2003, s.52.
Macit FAHRİ, İslam Felsefesi Tarihi, Çev. Kasım Turhan, İklim Yayınları, İstanbul 1992, s. 22.
54
   Plotinus, Enneadlar, Çev. Zeki Özcan, Asa Kitabevi, Bursa 1996, s. 21.
55
   Plotinus, a. g. e, s. 88.
56
   Plotinus, a. g. e. s. 39.
57
   Plotinus, a. g. e, s. 21.
58
   Plotinus, a. g. e, s. 46.
59
   Plotinus, a. g. e, s. 30.
                                                                                                 19
Dünyadaki varlık imajı değiştiği halde zekâdaki imajlar sabittir.60       Zekâdan çıkan ruh
zekânın          ;    kılavuzluğu ile bitkilere ve diğer varlıklara varıncaya kadar türetmesi
devam eder.61 Varlıkların meydana gelişinde ruhun üstlendiği rol zekânın kendisine
verdiği varlık formlarını kabul eden ateş, su, hava ve toprağa vermesidir. Ruhta zekâ
vasıtasıyla formu kabul eden şeylere dünya formu kazandırır. Fakat dünya
formundaki çürüme, çirkinlik ruhun maddeden de bir şey almasından kaynaklanır.62
Madde dört unsurun birleşmesiyle oluştuğu için ruhu etkiler ve ruhun bayağılık yönü
ağır basarsa bozulma meydana gelir. Ruh insanın Tanrıyı tanımasına bir aracıdır. Zira
insan ruh ve bedenden müteşekkildir.63 Ruh Tanrı’dan olduğu için O’nu zorunlu
olarak sever. Dünyayı ise bayağı bir sevgi ile sever. Şayet bayağılık ağır basarsa
insan Tanrı’dan uzaklaşır. Plotinus’un Bir’inden zekâ, taştıktan sonra hareketsiz kalır.
Aynı şekilde zekâdan da ruh taşınca o da hareketsiz kalır. Dünyaya dünyalık formunu
zekâ ve Bir aracılığıyla veren ruh etkindir. Bir’in dünyaya müdahalesi yoktur. Fakat
Fârâbî’nin Bir’inde Faal Akıl vasıtası ile yönlendirme mevcuttur. İnsanlığın iyiliği için
farklı zamanlarda Allah insanları vahiy yoluyla uyarır.
          Fârâbî’ye göre insan bir şeyi kavrayabilmek için, ya o şeyin mahiyetini akılca
kavrar veya o şeye uygun bir misalle hayal edilir. Kabul ettirmede iki yöntemle
gerçekleşir. Ya kesin delil yöntemi veya inandırma yöntemi öğretim böylece iki şekilde
kavratılır.
          a)Okunan şeyi anlama ve onun fikrinin nefse yerleştirilmiş olanın kabul ve
tasdik ettirilmesidir.
          b)Kavrananın           ve manası nefse     yerleştirilmiş olanın  kabul ve   tasdik
ettirilmesidir. Kişi varlıkların bilgisini elde edişinde aklen kavrama ve kesin delil
vasıtası ile ise bu ilme felsefe denir. Kişi varlıkların bilgisini onlarca ayan misaller
yoluyla hayal ediliyor ve inandırıcılık bu yolda sağlanıyorsa buna din denir. Din ile
felsefe benzerdir. Her ikisi aynı konuları içermekte ve varlıkların en son ilkelerini
vermektedir. Din ve felsefe ilke ve varlıklarına dair bilgi sunmakta insanın kendisi için
yarattığı en üstün mutluluk olan en son gayesini ve diğer varlıkların her birinin en son
60
   Plotinus, a. g. e, s. 31.
61
   Plotinus, a. g. e, s. 22.
62
   Plotinus, a. g. e, s. 28.
63
   Plotinus, a. g. e. s. 27.61.
                                                                                                                      20
gayesini verirler.64 Din ve felsefenin amacı aynı fakat amaca ulaşmadaki yolları
farklıdır. Bu farklılık ise bir diğerini yok saymaz.
         İnsanların        varlığı      anlama        noktasındaki           bu      farklılıkları,  nefislerini
yetkinleştirmemeleridir. ‘Felsefenin gayesi yüce yaratıcıyı bilmek O’nu hareket
etmeyen “değişikliklere uğramayan” Bir olduğunu, her şeyin etkin sebebinin O
olduğunu, O’nun kendi cömertliği, hikmet ve adaleti ile bu âleme düzen veren
olduğunu bilmektir.
         Filozofun yapması gereken şey ise gücü ölçüsünde yaratıcıya benzemesidir.65
Felsefe ve Dinin gayesi bu bağlamda aynıdır. Yaratıcıyı tanımak. Tanrı ve âlemin
yaradılışı konusunda felsefe geleneğinde çeşitli görüşler ileri sürmüştür. İncelediğimiz
de Fârâbî’de problemin Yeni-platoncu gelenekte ortaya konmuş çözümünü ilke olarak
benimser.
         Tanrı ile Tanrı’nın dışındaki varlıklar arasındaki yaratma ilişkisini, Yeni-platoncu
(Sudur, Feyezan) modelini esas alan bir kurumla çözüm üretmeye çalışır. “Plotinus’un
sudur nazariyesindeki Tanrı; ezelidir, mutlaktır. Her şey O’ndan sudur eder, fakat o,
kendisinden sudur edenleri ne bilir ne de ihtiva eder. 66
         Fârâbî’nin nübüvvet düşüncesine basamak teşkil edeceği için Tanrı-Âlem
arasındaki ilişkiye kısaca değineceğiz.
         Tanrı-Âlem arasındaki ilişkide Fârâbî ayrım yaparak düşüncesini bu ayrıma
göre şekillendirir. Fârâbî’nin “Varlık Mertebeleri” ismini verdiği bu ayrım, zorunlu
varlık, mümkün varlık ayrımıdır.
         Mümkün Varlık; zat itibariyle varlığı zorunlu olmayandır. Zorunlu varlık; özü
itibariyle varlığı zorunlu olandır. 67 Mümkün varlığı yok sayabiliriz. Bu bir imkânsızlığa
yol açmaz. Onun varlığı bir sebebe dayanmaktadır. Bu sebepte sonsuza kadar sürüp
gitmesi imkânsızdır. Mümkün varlıklar eninde sonunda bir Zorunlu Varlıkta son bulur.
         Bu Zorunlu Varlık, ilk Varlıktır. (Tanrı) Zorunlu Varlık’ı bir an için yok saysak bu
mantıki imkânsızlığa neden olur. Varlığının hiçbir sebebi yoktur. Varlığı bir
başkasından değildir. Varolan her şeyin ilk sebebi odur. Onun varlığının ilk olması her
64
   Ebû Nasr Fârâbî, Kitâbu Tahsîli’s-Saâde, s. 56,57. ; Ebû Nasr Fârâbî, Es-Siyâset’ül-Medeniye veya Mebâdi’ul-
Mevcûdât, Çev. Mehmet Aydın, Abdülkadır Şener, N. Rami Ayaz, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul
1980, s. 51.
65
   Ebû Nasr Fârâbî, Felsefe Öğreniminden Önce Bilinmesi Gereken Konular, Çev. Mahmut Kaya, İslam
Filozoflarından Felsefe Metinleri, İçerisinde, Klasik Yayınları, İstanbul 2003, s. 113,114.
66
   Mehmet Sait Aydın, Din Felsefesi, İzmir İlahiyat Fak. Yayınları, İzmir 2002, s. 178.
67
   Ebû Nasr Fârâbî, Uyûnu’l-Mesâil, Çev. Mahmut Kaya, İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri, İçerisinde,
Klasik Yayınları, İstanbul 2003, s. 118.
                                                                                                                      21
çeşit eksiklikten uzak olması gerekir. Onun varlığı tam; madde, fail ve gaye gibi
sebeplerden uzak, en mükemmel varlık olması gerekir.
        Zorunlu varlığın cinsi faslı ve tarifinin olmaması gerekir. Onun varlığına burhan
yoktur. Aksine o her şey için burhandır. Varlığı ezeli ve ebedidir. Onun için yokluk söz
konusu değildir. Varlığını devam ettirebilmesi için bir şeye muhtaç değildir. Varlığında
değişme olmaz. Birdir. Bölünme kabul etmez. Sırf iyilik, sırf akl sırf makul ve sırf
akildir. Her şeyin varlığı ondandır. Şu anlamdaki, kendi varlığının etkisi eşyaya
ulaştırılır ve eşya hemen var olur.
        Bütünüyle varlık bir düzen içerisinde de onun varlığının etkisi ile meydana
gelmiştir.68 Eşyanın varlığı ondandır. Fakat bu var edişte onun bizim amacımız gibi bir
amacı yoktur. Onun bilgisi ve rızası olmaksızın varlık ondan tabîî bir yolla çıkıp,
(sudur) meydana gelmiş değildir.
        O zatını bildiği için ve bu ideal varlıkta iyilik düzeninin ilkesi O olduğu için eşya
ondan zuhur etmiştir. Şu halde bildiği şeylerin var olmasının sebebi onun bu
bilgisidir.69
        Tanrı’nın bilgisi nedeni ile varlıklar ondan sudur eder. Bu sudur da bizim amaç
ve gayemiz gibi Tanrı’nın amaç ve gayesi yoktur. Bu sudur da Tanrı’da bölünmeye
parçalanmaya çoğalmaya yol açmaz.
        Varlıkların ilk varlıktan suduru ilk varlığa haz, şeref, mevki gibi insanları mutlu
ve mükemmel eden bir durum vermez. Bu çıkış ilk varlığın (cud) cömertliğindendir. 70
        Varlığın ilk varlıktan suduru O’nun tözü gereğidir. Varlığın ondan taşmasında
kendi özünden başka insanlardaki gibi araç gerece gerek yoktur.
        Tanrıdan ilk meydana gelen şey sayı olarak birdir. Oda ilk akıldır. İlk akılda
araz olarak çokluk bulunur. Zira o özü nedeni ile mümkündür. Yani, zorunlu varlığa
muhtaçtır.
        İlk olduğu için de zorunludur. İlk aklın varlığı zorunlu olduğu ve ilki bildiği için
ondan başka bir akıl meydana gelir. Akılların kendilerini ve ilk varlığı düşünmeleri ile
diğer akıllar ortaya çıkar ve bu, onuncu akıl olan faal akılla son bulur. Tözleri itibariyle
akılsal olan maddeden ayrı üstün varlıklar sona erer. 71
68
   Ebû Nasr Fârâbî, Uyûnu’l-Mesâil, s. 119. ; Ebû Nasr Fârâbî, Kitâb-u Ârâ-i Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla, Çev.
Nafiz Danışman, MEB. Yayınları, Ankara 2001, s. 15, 18.
69
   Ebû Nasr Fârâbî, Uyûnu’l-Mesâil, s. 119.
70
   Ebû Nasr Fârâbî, Kitâb-u Ârâ-i Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla, Çev. Ahmet Arslan, Vadi Yayınları, İstanbul 1997, s.
47; Ebû Nasr Fârâbî, Es-Siyâset’ül-Medeniye veya Mebâdi’ul-Mevcûdât, s. 15 ,16.
71
   Ebû Nasr Fârâbî, Uyûnu’l-Mesâil, s. 120. Ebû Nasr Fârâbî, Kitâb-u Ârâ-i Ehli’l-Medîneti’l- Fâzıla, Çev.
Ahmet Arslan, s. 53.
                                                                                                                      22
         Faal akıl bir yönüyle yeryüzündeki canlıların bir yönüyle gökler aracılığı ile dört
unsurun varlık sebebidir. Akıllar kendilerinden çıkacak hayır nizamını bilirler buna
göre de dört unsurun birleşimi ile de madde oluşur. Fakat bu oluş esnasında zorunlu
varlıktan uzaklaştıkça bir eksilme meydana gelir.72 Bu eksilmeyi tamamlama
kapasitesine sahip olan şey ise Nefsi- Nâtıkadır.
         İnsan nefsinin güçleri beştir. Besleyici, duyma, muhayyile, isteme ve nâtık
kuvvetlerdir.73
         Bu güçlerden nâtık güç aracılığı ile insan düşünülen şeyleri düşünür, güzeli
çirkinden ayırt eder, sanat ve ilimleri alır. Nâtık güç, diğer güçlerin reisi durumundadır.
Bilgi nâtık güçte hâsıl olduğu kadar muhayille ve duyma güçleri ile de hâsıl olur.74
         Fârâbî nefsin güçlerine özellikle muhayyile –hayal- gücüne yüklediği, bilgiyi
elde etme, işini peygamberin fonksiyonuna da bağlar. Zira din bazı insanlara hayal
ettirerek gerçekleri kabul ettirmektedir. İnsan amelî ve teorik akla sahiptir. Amelî akıl
insana özgü davranışlar yapmada etkin olan akıldır. Teorik akıl nefis cevherinin
olgunlaşıp bil fiil akıl cevherine dönüşmesidir.75
         Teorik aklın fazileti akıl, ilim ve hikmettir. Amelî aklın fazileti ise, akıl ve amelî
hikmettir.
         “Nazari akıl (teorik), kendisinde temel prensipleri barındıran (el-mukaddemât)
kesin bilginin kendinden vuku bulduğu bir kuvvedir. Bütün parçadan büyüktür gibi
nazari akılın (teorik) birçok mertebesi vardır; bazen heyûlânî akıl, bazen akıl bil
meleke bazen de müstefâd akıl olabilir.
         Düşünülebilirleri (el-ma’kûlât) idrak eden bu güç, cisim değil basit bir cevherdir.
Maddeden soyutlanmış akıl (el-aklü’l-mufârık) olmadan bu akıl güç halinden fiil
alanına çıkıp tam bir akıl olmaz. Onu fiil alanına çıkartan faal akıldır.)76
         Faal akıl insandaki düşünme gücünü bil kuvve aklını etkiler ve onu güç
halinden fiile çıkarır. Faal aklın insanın bil kuvve aklını fiile çıkarması tıpkı insanın ışık
nedeni ile eşyayı görmesi gibidir.
72
   Ebû Nasr Fârâbî, Uyûnu’l-Mesâil, s. 120.
73
   Ebû Nasr Fârâbî, Kitâb-u Ârâ-i Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla,Çev. Nafiz Danışman, MEB.Yayınları, Ankara 2001,
s. 54,56. ; Ebû Nasr Fârâbî, Fusûlü’l-Medenî, Çev. Hanefi Özcan, Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları, İzmir
1987, s. 29. ,30.
74
   Ebû Nasr Fârâbî, Kitâb-u Ârâ-i Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla, Çev. Nafiz Danışman, MEB. Yayınları, Ankara 2001,
s. 57.
75
   Ebû Nasr Fârâbî, Uyûnu’l-Mesâil, s. 125. ; Ebû Nasr Fârâbî, Fusûlü’l-Medenî, s. 41,42.
76
   Ebû Nasr Fârâbî, Uyûnu’l-Mesâil, s.125. ; Ebû Nasr Fârâbî, Kitâb-u Ârâ-i Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla,Çev. Nafiz
Danışman, s. 66.
                                                                                                                  23
         Faal     aklın    insandaki       nâtık     düşünmeyi        (bil-kuvve      aklı)  etkilemesi  ile
muhayyilemizdeki ma’kul şeyler ortaya çıkar. Bunlar da ilk prensiplerdir. Hendesenin
prensipleri, insanın işleyeceği güzel ve çirkin şeyleri bildiren prensipler, fiiliyatla ilgili
olmayan mevcutların hallerini bildirir. Fiiliyatla ilgili olmayan sınıf, mevcudların
prensiplerini, ilk sebebi, göklere göre mertebelerini, diğer prensipleri ve bu
prensiplerden doğan neticeleri öğretir.77
         İnsandaki düşünce gücüne tekabül eden, güç halindeki aklın faal akıl
tarafından etkilenmesi ile elde ettiği bilgiler insanı mutluluğa götürür. Fârâbî’nin insanı
mutluluğa götüren aşama da güç halindeki aklını kullanması gerektiğini vurgulama
nedeni, bu aklın cisim olmamasından dolayıdır. Bu akıl maddeden soyutlanmış,
fesada uğramayan cevher olan akıldır. 78
         İnsanın diğer güçleri zaman geçtikçe azalır veya insan bedeni değişime uğrar.
Fakat değişime uğramayan akıldır. Asıl insan olan da odur. İnsanın değişime
uğramayan ve cisim olmadığı için faal akılla bağlantısını sağlayan ceset ve bedenin
bir parçası olan kalbin içindeki ruhudur. İnsanda bu gücü sayesinde cisimlerden
soyutlanarak gerçek bilgiye ulaşmaya çalışır.
         Herhangi bir şey herhangi bir şekilde maddeden kurtulup ayrılmayı kabul
edecek durumda ise faal akıl madden ve yokluktan kurtulmasını ister ve böylece o
şey onun mertebesine yaklaşır. İşte böylece bil kuvve olan düşünürler (ma’kûlât) bil fiil
düşünülür olurlar.
         Bundan da bil kuvve olan akıl bil fiil akıl olur. İnsanın dışındaki hiçbir şeyin
böyle olması mümkün değildir. İnsanın ulaşacağı en yüksek yetkinlik demek olan
“yüce mutluluk” (es-saâdetü’l-kusvâ) da budur.79
         İnsanların mutluluğa ulaşmalarında temel nedenlerden biri de yönetimleridir.
Bu yönetiminde iyi olması yönetici ile ilgilidir. Zira yöneticiler halk kitlelerini
yönlendirirler. Bu yönlendirme ile de insanlar dünya ve ahiret mutluluğunu elde
ederler. Faal akıl yetkinleşme çabası içinde olan insana makulleri verir. Bu sadece
insanlara hastır. 80
77
   Ebû Nasr Fârâbî , Kitâb-u Ârâ-i Ehli’l-Medîneti’l- Fâzıla, Çev. Nafiz Danışman, s. 68,69.
78
   Ebû Nasr Fârâbî, Uyûnu’l-Mesâil, s. 125.
79
   Ebû Nasr Fârâbî, Es-Siyâset’ül-Medeniye veya Mebâdi’ul-Mevcûdât, s. 22.
80
   Ebû Nasr Fârâbî, Es-Siyâset’ül-Medeniye veya Mebâdi’ul-Mevcûdât, s. 38.
                                                                                                24
        Yönetimi gerçekleştiren insanın özelliği hiçbir işte kendisinin yönetilmesine
gerek duymayan kişidir. O bilim ve mârifeti elde etmiş olup, hiçbir şeyde kendisine yol
gösterecek bir insana gerek duymaz.81
        Yöneticinin bu vasıfları insanı mutluluğa götürür. Bu yönetici insanları çalıştırır,
onları eğitir. Gerçek bilgi cisim olmayan faal akılda bulunduğu için yönetici buna
ulaşmış olmalıdır. Bunun yolu ise bil kuvve aklını bil fiil hale çıkarmaktır. Bu faaliyeti
gerçekleştirebilen de filozof veya peygamberdir. Bu özelliklere haiz insan faal akılla
bağlantı kurar. Faal akılla bağlantıyı önce münfail akıl daha sonrada kazanılmış akılı
(müstefâd akl) elde etmeyi başarır.
        İnsanın vahiy alması da bu mertebeye ulaşınca yani faal akılla kendisi arasında
başka herhangi bir aracı kalmadığında olur. Vahyin sıhhati ise faal akıldan
gelmesindendir. Zira faal akıl ilk sebebin varlığından çıkmıştır. Faal akıl aracılığı ile
insana vahyeden İlk Sebep’tir. Faal akıldan gelen bilgi peygamberin tahayyül
kuvvesine taşar.
        Faal akıldan peygamberin tahayyül kuvvesine taşan tikellerin bir kısmı şimdiye
bir kısmı gelecekteki şeylere tekabül eder. Bunlar bir düşünme olmaksızın tahayyül
kuvvesinde meydana gelirler. 82
        Bu açıdan Fârâbî için peygamberliğin kazanılmış (kesbî) değil verilmiş (vehbî)
olduğunu söyleyebiliriz. Muhayyile kuvveti faal akıl tarafından kendisine verilen
şeylerin çoğunu bu şeyleri taklit eden gözle görünür duyusallarla temsil eder.
        Bu tahayyül edilen şeylerle kendi paylarına ortak duyu kuvvetine giderler.
Orada tasavvur (irtisam) edilirler. Ortak duyu kuvvetinden onların imajları ortaya çıkar
çıkmaz, görme kuvvetinin kendisi bu imajlardan etkilenir ve bu imajlar orada tasavvur
edilirler.83
        Faal akıldan muhayyile kuvvesine gelen bilgiler gözle görülür ve tekrar ortak
duyu ve muhayyile kuvvesine yansırlar. Bunlar, sürekli olduğu için de insan tarafından
görülür.
81
   Ebû Nasr Fârâbî, Es-Siyâset’ül-Medeniye veya Mebâdi’ul-Mevcûdât, s. 44,45.
82
   Ebû Nasr Fârâbî, Kitâb-u Ârâ-i Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla, Çev. Ahmet Arslan, s. 90.
83
   Ebû Nasr Fârâbî, Kitâb-u Ârâ-i Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla, Çev. Ahmet Arslan, s. 96.
                                                                                                                     25
          Fârâbî’nin peygamberlikte muhayyile gücü üzerinde ısrarla durmasının nedeni
daha önce de geçtiği gibi bazı insanların varlıkların bilgisini temsil yoluyla hayal
ederek elde etmesidir.84 Hayal ettirerek insanlara gerçek bilgiyi de peygamber verir.
          Muhayyile gücü en yetkin olan insanlar peygamberlerdir. Bu özelliği ile de faal
akıldan şimdiki ve gelecekteki tikelleri veya onların duyusal temsillerini, aşkın
akılsalların ve diğer şerefli varlıkların temsillerini alması, onları görmesi imkânsız
değildir.
          Peygamberler bu akılsallardan ilahi şeyler hakkında kehanette (nübüvvet)
bulunabilirler. Bu tahayyül gücünün ulaşılabileceği en yüksek derecedir.85
          “Tabiî heyet bil-fiil akıl haline gelmiş olan münfail aklın maddesi olunca ve
münfail akıl müstefâd aklın maddesi olunca bütün bunlar tek şey halinde kabul
edilince, o zaman o insana faal akıl hulul etmiş olur. Bu hal o insanın nâtık gücünün
her iki cüzüne de yani amelî ve nazari cüzlerinde ve muhayyile gücüne hâsıl olunca o
insana vahiy nazil olmaya başlar”.
          Ulu ve aziz Tanrı ona, akıl vasıtası ile vahiy verir. Bu suretle Allah’tan taşan
vahiy faal akla gelir ve faal akıldan müstefâd akıl vasıtası ile taşan vahiy münfail akla
ve muhayyile kuvvetine gelir. Vahiy bir kimsenin faal akıldan münfail aklına taşınca o
kimse tam manası ile hâkim, filozof ve akıl erbabından olur. Vahiy bir kimsenin faal
aklından muhayyile gücüne taşınca o kimse peygamber olur.
          Peygamberde bu özelliği ile de gelecekten haber verir ve ilahın aklettiği bir
varlık ile hazırdaki cüz’iyyât hakkında haber verir. Bu mertebeye erişen insan insanlık
mertebelerinin en mükemmeline ve saadetin en yüksek derecesine varmış olur. Nefsi
de mükemmelleşip evvelce söylediğimiz gibi faal akıl ile birleşmiş bir halde bulunur ve
saadete ulaştıran her fiile vakıf olur. Fârâbî açısından insanların mutluluğa ulaşmaları
yöneticileri ile yakından ilgilidir. Bu nedenle yöneticinin bireyleri mutluluğa götürecek
fiilleri bilmesi gerekir. Bu bilgiyi ise en iyi şekilde peygamber ve filozof verebilir.
          Yöneticiliğin (reis) ilk şartı bireyleri saadete ulaştıran her fiile vakıf olabilmesidir.
Sonra onun dilinde öyle bir kudret olmalı ki her bildiğini iyi tahayyül edip güzel sözle
84
    Ebû Nasr Fârâbî, Kitâbu Tahsîli’s-Saâde, Çev. Hüseyin Atay, s. 56,57. ; Ebû Nasr Fârâbî, Es-Siyâset’ül-
Medeniye veya Mebâdi’ul-Mevcûdât, s. 51. ; Ebû Nasr Fârâbî, Kitâb-u Ârâ-i Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla, Çev. Nafiz
Danışman, s. 101.
85
   Ebû Nasr Fârâbî, Kitâb-u Ârâ-i Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla, Çev. Ahmet Arslan, s. 97.
                                                                                                    26
ifade etsin. Saadeti ve saadete ulaştırıcı işleri öğretsin ve bu meyanda cüz’iyyâtla ilgili
olan işleri göre bilmek için vücutça sağlam ve dayanıklı olsun.”86
       Peygamber ile filozofun tek farkı Tanrıdan faal akılla gelen bilginin müstefâd
akıl vasıtası ile münfail akla gelmesi ile filozof olunması ve peygamberinde aynı yolla
münfail akıldan sonra mütehayyile kuvvesine gitmesidir.
       Peygamber ile filozof arasındaki bilgiye ulaşmadaki ayrım budur. Bu ayrımda
şehrin ilk olarak kim tarafından yönetileceğini belirler. Filozof elde ettiği bilgileri halkın
tamamına anlatmada yetersizdir. Zira insanların çok azı kesin kanıtla inanır. Buna
rağmen, çoğunluk varlıkların bilgisine onların temsilleri ile ulaşır. Her millet içinde bu
misaller farklılık arz edebilir.
       Bunlardan her millete sunulması gereken bütün milletlerin ve bir şehrin bütün
halkının ortaklaşması gereken misallerle milletlerden birine ve bir şehre, bir şehrin
vatandaşları arasındaki bir gruba sunulması gereken misalleri ancak peygamber
sunabilir.87
       Peygambere gelen vahiy aşaması ile filozofun elde ettiği bilgi aşaması aynıdır.
İkisi de hakikattir. Bunun halka ulaştırılması esnasında ise filozof peygamberden
sonra gelir.



__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

         1.4- İbn Sînâ’ya Göre Peygamberin Gerekliliği
         İbn-i Sina varlıkları bir hiyerarşi ve düzen içeresin de görmektedir. Varlık İbn
Sînâ’ya göre İlk’in katında başlar. Buna göre, sonra gelen her şey İlk’ten daha
aşağıdadır. Bu derece aşağı doğru sıralanır. Bunların ilki soyut ruhani meleklerin
derecesi sonra nefisler denilen ruhanî meleklerin mertebeleri ki bunlar iş yapan
meleklerdir (amele). Sonra göksel cisimlerin mertebeleri gelir. En bayağı olan madde,
sonra unsurlar,         bileşik donuklar ve bitkiler bulunur. Bunun en değerlisi insandır.
Ondan sonra hayvan ve bitkiler gelir.88 İnsanların en üstünü nefsini bil fiil akıl olarak
yetkinleştirmiş ve amelî erdemler olan ahlakları elde etmiş kimsedir. Bunların da en
üstünü peygamberliğe istidatı olandır. Bu durumdaki kişi melekleri görür ve işitir.
         ‘‘Peygamber de bu sesi insanları ve yersel bir canlının sesi olmaksızın duyar.
İşte bu peygambere vahyedilendir. Peygamber insan neslinin en üstünü ve ilahi yönle
86
   Ebû Nasr Fârâbî, Kitâb-u Ârâ-i Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla, Çev. Ahmet Arslan, s. 86,87.
87
   Ebû Nasr Fârâbî, Kitâbu Tahsîli’s-Saâde, Çev. Hüseyin Atay, s. 42,43.
88
   Ebû Ali İbn Sînâ, eş-Şifâ el-İlâhiyyât, Çev. Ekrem Demirli, Ömer Türker, Metafizik II, Litera Yayınları.
İstanbul 2005, s. 180,181.
                                                                                                              27
irtibatta olan kişidir. Varlıklar arasında peygamberin üstünlüğü şöyledir. Varolanların
bir kısmı özü gereği kendi başına vardır. Bir kısmı da özü gereği başkasından dolayı
vardır. Özü gereği kendi başına var olan önce gelir. Özü gereği var olan, suret ve
madde ile ilişkisi bulunmayan varlıklardır veya madde ile ilişkisi olan suretlerdir.
Birincisi önce gelir. Fakat suret ile madde inceleneceği için onu açıklayalım. Cisim
olan maddi suretler canlı ve cansız olarak ayrılır.
        Canlı üstündür. Canlının da düşünüp düşünmemesine bakılır. Düşünen
öncelenir. Düşünenin de bu melekeye doğuştan mı, yoksa sonradan mı olduğuna
bakılır. Düşünmenin doğuştan olması iyidir. Doğuştan düşünme melekesi olanın bu
melekesini fiile çıkartmasına bakılır. Bunu fille çıkartan üstündür. Fiile çıkması da
doğrudan veya bir aracı ile vuku bulur. Doğrudan olması iyidir. Düşünce gücünü
doğrudan çıkaran peygamberdir. Maddi surette ki üstünlük onda (peygamber) sona
erer.”89
        Allah âlemi yaratırken koyduğu gaye, nizam, inayet, hikmet ile ilgilidir.
Evrendeki varlıklar birbirleri ile etkileşim içindedir. Fonksiyon ve gayeleri bir nizama
göre olmaktadır. Bu nizamı ise ilahi hikmet belirlemiş inayet ve gayelere ulaşma
imkânını sunmuştur. İnsanın bu gayelere yönelişi ile de Allah ilminde ki ezeli ve
mutlak hayır nizamını gerçekleştirir.90
        İnsan nevinin bekâsı bakımından peygambere duyulan ihtiyaç, gözün üstünde
kaş bitmesi veya ayak bileklerinin bükeyliği gibi zaruri olmayan yararlı şeylerden hatta
yararlı şeylerin çoğundan daha fazladır.91
        İnsanlar maişetlerini karşılamada ve zaruri ihtiyaçlarında yardımlaşmaya
muhtaçtır. Fırıncı, terzi, başkaları için yapar bu bir sözleşmedir. İnsanın varlığı bekası
ortaklaşadır. Karşılıklı sözleşmede ise bir yasa ve adalet olması gerekir. Yasa koyucu
ve yasayı uygulayıcı adil kişinin bireyleri üzerinde anlaşılan hususları yapmaya
zorlayabilecek durumda olmalıdır. Bu zorlamanın nedeni ise her bireyin kendi lehine
olanı adalet, aleyhine olanı ise adaletsizlik saymasıdır.
        Muamelatta bir ortaklık olmaması ise kargaşaya yol açar. Bunun için de
muamelatta kanun ve adalet gerekir. Bunu da insan yapar herkesin mutabık kalıp
kabul edeceği kanunu da peygamber koyar.92
89
   Ebû Ali İbn Sînâ, Fî İsbâti’n-Nübüvvât ve Te’vîli Rumûzihim, Tahkik, Michael Maarmura, Beyrut 1968, s.
44,45.
90
   Ebû Ali İbn Sînâ, eş-Şifâ İlahiyat, Çev. Ekrem Demirli, Ömer Türker, Metafizik II, s. 185.
91
   Ebû Ali İbn Sînâ, eş-Şifâ İlahiyat, Çev. Ekrem Demirli, Ömer Türker, Metafizik II, s. 188.
                                                                                                                 28
         Vahiy dünyanın ilmen ve siyaseten ıslahını amaçlar. Peygamber vahiyden
aldığı şeyi uygun bir anlatımla tebliğ eder. Peygamber duyulur dünyanın düzelmesini
siyasetle gerçekleştirir. Düşünülür dünyanın düzelmesini de ilimle gerçekleştirir.93
92
   Ebû Ali İbn Sînâ, Necad, Neşir, Muhyiddin Sabri Kürdi, Matbaati Saadeti bi-Curi Muhafaza, Mısır 1331, s.
498. , 499.
93
   Ebû Ali İbn Sînâ, Fî İbâti’n-Nübüvvât, s. 46.



__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

                                         İKİNCİ BÖLÜM
          İBN-İ SÎNÂ'DA VAHYİN EPİSTEMOLOJİK TAHLİLİ
                          2.1-İbn-i Sînâ'da Vahyin Bilgisel Temeli
        İbn Sînâ vahyi temellendirirken nefs kavramından hareket eder. Vahyin
temellendirilişinde nefs önemli bir işleve sahiptir. Nefsin varlığı ve işlevleri vahyin
alınışına da basamak teşkil eder.
        Nefs; insan, hayvan ve bitkiyi de içine alan müşterek bir kullanımdır. Diğer
taraftan nefs sadece insan ve semavi melekleri ihtiva eden müşterek bir isimdir. O ilk
manasıyla güç halindeki hayat özelliği olan tabiî cismin kemalidir. İkinci manasıyla
cisimden ayrı, ihtiyari hareketi gerekli kılan kemal ve cevherdir.1
        Nefs daha öncekilerin iddia ettiği gibi ne hareket, ne sükûn, ne hayat, ne kan,
ne ateş, ne zaman, ne de dört asıl maddenin birleşmesi, ne de ilahtır.2
        Nefs maddi cisimlerin hareket etme, düşünme, üreme, beslenme güçlerinin asıl
ilkesidir.3
        Nefs cisimde bir araz olarak bulunmaz, cisimden ayrı olarak kendi başına var
olur onlarla. Cisimdeki nefsin varlığı cevher olarak bir varlıktır. Nefs ortaya koyduğu
güçler açısından üç kısma ayrılır. En aşağı katmandaki bitkisel nefs, onun üzerinde
hayvansal nefs en üstünü ve en değerli olanı insani nefstir.4



__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

         2.1.1-İnsanın Bilgi Edinme Vasıtaları
         Nefs ayrımında en aşağıda bulunan bitkisel nefs, üç kuvveye sahiptir.
Beslenme, büyüme, üreme.5
         İbn Sînâ bilgi vasıtası olarak duyulara da yer verir. Bunları hayvansal nefs
içerisinde inceler. Hayvansal nefs, bitkisel nefsin üzerinde olduğu için onun
kuvvelerine de sahiptir. Hayvansal nefsin hareket ve idrak olmak üzere iki gücü
1
  Ebû Ali İbn Sînâ, er-Risâle fî’l-Hudûd, Tis’u Resâl İçerisinde, Cevâib Matbaası, Konstantiniyye 1298, s.56.
2
  Ebû Ali İbn Sînâ, eş-Şifâ Kitâbu’n-Nefs,Tahkik, Fazlur Rahman, Oxford University Pres, London 1959, s. 17.
19.
3
  Ebû Ali İbn Sînâ, eş-Şifâ Kitâbu’n-Nefs, s. 28,29.
4
  Ebû Ali İbn Sînâ, eş-Şifâ Kitâbu’n-Nefs, s. 29.
5
  Ebû Ali İbn Sînâ, eş-Şifâ Kitâbu’n-Nefs, s. 40. ; Ebû Ali İbn Sînâ, Risâle fî’n-Nefs ve Bekâihâve Meâdihâ,
Neşr, Hilmi Ziya Ülken, Resâilu İbn Sînâ, 2.Cild İçerisinde, İbrahim Horoz Matbaası, İstanbul 1953, s. 116.
                                                                                               30
vardır.6 Hareket melekesi dürtü “isteği oluşturan” ve bu dürtüyü gerçekleştiren fail güç
olarak ikiye ayrılır.
        İlk önce bir nesnenin sureti mütehayyile gücü tarafından idrak edilir. Bu idrak ile
birlikte nesne hakkında bilgi elde edilir. Dürtü ve eylemin olabilmesi için canlının
nesneye yönelik bir eylemi veya ondan kaçınması gerekmektedir. Canlının nesneye
karşı bir isteğinin oluşmasında, dürtü kuvvesinin “kuvvet’ül-bâise” iki yetisi yardımcı
olur. Birincisi; idrak edilen nesnenin faydalı olması ve canlının onu istemesi
durumunda ortaya çıkan şehvet kuvvesidir. İkinci yeti ise öfke gücüdür. Öfke gücü
idrak sonucunda zararlı bulunan nesnelerden kaçınmayı sağlar.7
        Canlının nesneyi isteyip–kaçınması durumuna göre canlıda eylem gerçekleşir.
Eylemi fail güç gerçekleştirir. Eylem beynin kaslara emir göndermesi ile gerçekleşir.
Beyin kasları hareket ettirerek bedeni istenilen veya kaçınılan şeye yönlendirir.
        Hayvansal nefsin hareket gücünün yanında idrak gücü olarak zikrettiği
duyulardır. İdrakgücü, dış duyular (el-kuvvetü’l-haricî) ve iç duyular (el-kuvvetü’d-
dâhilî) olmak üzere iki kısma ayrılır.8



__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 

Sayfa Sonraki >>
  Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazıcı Sürümü Yazıcı Sürümü

Forum Atla
Sizin yetkiniz yok foruma yeni mesaj ekleme
Sizin yetkiniz yok forumdaki mesajlara cevap verme
Sizin yetkiniz yok forumda konu silme
Sizin yetkiniz yok forumda konu düzenleme
Sizin yetkiniz yok forumda anket açma
Sizin yetkiniz yok forumda ankete cevap yazma

Powered by Web Wiz Forums version 7.92
Copyright ©2001-2004 Web Wiz Guide
hanif islam

Real-Time Stats and Visitor Reports Sitemizin Gunluk, Haftalik, aylik Ziyaretci  Detaylari Real-Time Stats and Visitor Reports

     Sayfam.de  

blog stats