HANiFDOSTLAR.NET

 

Kuran Müslümanı
 

(Şahıs odaklı din anlayışından Allah odaklı din anlayışına...)

Ana Sayfa Hanif Mumin  Iste Kuran Kurandaki Din  Kur'an Yolu  Meal Dinle Sohbet Odasi Hanifler E- Kitaplik Kütüb-i Sitte ?  ingilizce Site Kuran islami Aliaksoy Org  Hasanakcay Net Tebyin-ül Kur'an Önerdiğimiz Siteler Bize Ulasin

 

- Konulara Göre Fihrist

- Saçma Hadisler

- Hadislerin-Sünnetin İncelemesi

- Haniflikle İlgili Sorular Cevaplar

- Misakın Elçisi Kim?

- Kuranda Namaz/Salat

- Onaylayan Nebi

- Kuranda Namaz/Salat

- Enbiya 104

- Kuranda Yeminler

- Adem Hakkında Sorular

- Ganimetleri Resulün Eline Nasıl Vereceğiz?

- Allahın ındinde YIL ve DOLUNAYLAR

- Abese ve Tevella

- Hadisçilerce Tahrif Edilen Ayetler

- Mübarek Yer, Mübarek Vakit

- Arkadaş Peygamber

- Kuranın İndirilişinden Günümüze Gelişi

- Bir Türban Sorusu

- Kuran ve Bize Öğretilenlerin Farkı

- Namazın Kılınışı

- Hadislere Göre Namaz

- Kuranda Salat Namaz mıdır?

- Kuran Yetmez Diyen Uydurukçular

- Bizler Hanif Dostlarız

- Sahih Hadis mi İstersiniz?

- Hakkı Yılmaz'ın Tebyin Çalışması

- Kur'anı Anlamada Metodoloji

- Tarikatçıların Çarpıttığı Birkaç Ayet

- Nasıl Kur'an Okuyalım?

- Kur'anı Kerim Nedir?

- Kur'anda Oruç

- Allah'sız Bir Din ve Allah'sız Bir Kur'an İnancı

- Kuransız Bir İslam Anlayışı ve Müşrikleşme

- Meal Çalışmasına Davet

- Allah Şahit Olarak Kafi Değil mi?

- Doğru Hadisleri Ne Yapacağız?

- Kur'andaki Muhammed ve Peygamberlerin Misyonu

- Mahrem, Avret, Ziynet

- Nur Suresi Çeviri-Yorum

- Cilbab

- Resule İtaat Ne Demektir?

- Hadis Kalburcuları ve Kalburları

- Kur'anı Kerim'in İndiriliş Gayesi

- Kur'anda Amellere Karşı Cahili Yaklaşım

- İslamdışı İnanışlara Kur'andan Örnekler

- Biri Şu Haram Üretim Tesislerini Kapatsın

- Tasavvufta İslam Var mı?

- İslamda Delil Sorunu

- Kurban Kesmek

- İlahi Hitabın Serüveni

- Ecel Nedir?

- Şirk, İşrak, Müşrik, Müşareke, Müşterik

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Peygamberlere Karşı Rabbani Yaklaşımlar

- Salat-ı Tefriciye yada Zikri Çarpıtmaya Bir Örnek

- Mucize Nedir?

- Ayrılıkların Nedenleri

- Sıfır Hata veya Kur'an

- Haniflik Nedir?

- Rabıta İle Şeyhlere Tapanlar

- Hadis Zindanının Mezhepçi Mahkumları

- İslam Dininin Öğrenilmesinde Kaynak Sorunu

- Fasık ve Münafıkların Genel Tanımlaması

- Hadisler, Hıristiyanlık ve Selman Rüştü

- Kur'anı kerim'in İndiriliş Gayesi

- Müstekbirlere Karşı Cahili Yaklaşım

- Halis-Hanif İslam

- Kur'anda Şefaat

- Fuhuş Tellalı Tefsirciler

- Hayızlıyken Neden Namaz Kılınmasın?

- Cebrail, Vahiy, Melek

- Dindarlıkta Müşrikleşme Temayülü

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Yaratılış, Adem, Havva

- Kur'an Yerel mi, Evrensel mi?

- Reform Dinde mi, Dindarlıkta mı?

- Ne Mutlu Tağutu Olmayanlara

- Peygambere Saygı(?)

- Hadislere Kanıt Diye Gösterilen Ayetler

- Allah Nazara Karışmadı mı?

- Kur'anı Kerimle Amel Etmek Mümkün mü?

- Kur'anda İnkar Edenlerin Vasıfları

- Müminlerin Vasıfları

- Allah'ın Vasıfları

- Kur'anın Vasıfları

- Dine Karşı Cahili Yaklaşımlar

- Kur'an Merkezli Din

- İrin Küpü Patladı; Mevlana

- Hurafe ve Bidatlar

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Hz. İsa'nın Ölümü

- Allah'ın Mesajının Adı: Kelamullah

- Allah'ın Resule Uyarıları

- Kur'ana Göre Tenkit ve Eleştiri Nasıl Olmalı?

- Kur'anda Sevgi

- Sofuların Devlet Desteğiyle Desteklenmesi

- Hans Von Aiberg Aldatmacası

- Kabir Azabı Safsatası

- Kur'an Kıssalarının Önemi; Masal Değiller

- Kur'anda Toplumsal Sünnetler

- Tefsirde İsrailiyyat

- Kardeş Evliliği Olmadan Çoğalma

- Hans Von Aiberg Tutuklandı

- Kur'anda Tevbe Kavramı

- Yaşar Nuri Öztürk'ün Yorumuyla Namaz

- Karadelikler; Bir Büyük Yemin

- Mezhepçilerin Ümmi Açmazı

- Kabe Nedir? Mekkede midir, Kudüste mi?

- Kur'anda Ruh Kavramı

- Kur'anda Nefs Kavramı

- Amin Kavramı ve Putperestlik

- Diyanet İşleri Başkanlığının Sitemize Cevabına Cevaplar

- Resul ve Nebi -1

- Resul ve Nebi -2

- Sapık Bir Fırka: Hansçılar

- Cihad mı, Çapulculuk mu?

- Kur'an Deyip Namazı Yok Sayanlar

- Cennete Sadece Müslümanlar mı Girecek?

- Kur'anda El Kesme Cezası var mı?

- Nazar veya Göz Değmesi Var mı?

- Şehadet Getir, Münafık(?) Ol

- Kur'anda Eleştiri Metodu

- Hacc Mekkede mi, Bekkede mi?

- İslami Tebliğde Kur'an Metodu

- Saptırılan Kavram: Mekruh

- Kur'anda Cuma Namazı var mı?

- Of Be Kader, Allah mı Suçlu Yoksa Biz mi?

- Kader Açısından Cebir ve İhtiyar

- Baban Peygamber Olsa Ne Yazar

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Vahdet-i Vücud, Şirkin Alası

- Tasavvufi Bilginin Kaynağı Vahiy mi?

- İslam'da Resullük Son Bulmuştur

- Teveffi Kelimesi ve Arap Dili

- Tasavvuf Üzerine Düşünceler

- Nefis Mertebelerinin İç Yüzü

- Allah Rızası Anonim Şirketi; Tarikatlar

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -1

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -2

- Nakşi Şeyhi Allah'ın Avukatı mı?

- Kur'anda "ve+la" Öbeği

- Putlar ve Tapanlar

- Son Peygamberimizin Okuma Yazması

- Mesih ve çarpıtılan Bir Ayet

- Hac İzlenimleri

- "Üzerinde 19 var" da Son Nokta

- Secde Emri

- Kur'andaki Hac

- Aracıların Gaybı Bildiği İnancı

- Tarikatçı - Müşrik Karşılaştırması

- Gazali'nin Kadına Bakışı

- Kur'anda Kadına Verilen Önem

- Başörtüsü Allah'ın Emri Değil

- Başörtüsü Takmak Kur'anda Var mı?

- Kur'anda Kadın Dövmek Var mı?

- Cariye, Köle; Utanmaz Mealciler

- Kadına Yönelik Şiddet

- Sünnet Edilen Kızın Öyküsü

- Erkekçe ve Kadınca Meal Konusu, Nebe 33. Ayet

- Harem - Selamlık Kimin Emri?

- Zina, Evlilik ve Örtünme Adabı

- Cariyeleri Aç, Hür Kadınları Kapat (!)

- Çok Eşliliği Yasaklayan Ayetler

- Kur'ana Göre Evlilik Hukuku

- 2 Kadın = 1 Erkek, Uydurma mı?

- Danimarkalı mı Sapık, Buhari mi?

- Ebu Hanife, Cariyenin Avreti

- Nisa 25, Hür Kadın ve Fahişe İfadesi

- Maymunların Hadisi ve Recm Vahşeti

- Hz. Muhammed'in Tebliği

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Angarya Haline Getirilen İbadet

- Buhari'nin Hadislerini Buhari Yazmamıştır

- Hadis ve Sünnet Gerçeği

- Uydurma Hadisler, İslamın Kara Boyası

- Hadisler Dinin kaynağı Olamaz

- Uydurmaların Sınırı Yok; Şeytan Geyiği

- Beşeri Hükümler Neden Kutsal Oluyor?

- Hadis - Kur'an Çelişkisi

- Kur'anda/Dinde Olanlar ve Olmayanlar

- Cehennem'den Çıkış Yok

- Kur'anda Tağut

- Ebu Hureyre Gerçekte Kimdir?

- Hadis - Mantık Çelişkileri

- Kurban ve Kurban Bayramı Nereden Geliyor?

- Hadislere Göre Kur'an Eksiktir

- Bildiri: İslam Anlayışında Reform

- Arapça mı, Arap Saçı mı?

- Koca mı Üstün, Allah mı?

- Esbab-ı Nüzül Komedi Hadisleri

- İşte Geleneğin Dini

- Ulul Emir İle Kim Kastediliyor?

- Kul Hakkı

- Yezidi Bir Gelenek: Aşure Tatlısı

- Hz. İbrahim'den Asrımıza Dersler

- Taklitçiliğin Boyutları

- Seb-ul Mesani Nedir?

- Kelle Sayılarak Gerçek Bulmak

- Kıyamet - Mahşer Günü ve Sonrası

- Kur'anda Namaz Vakitleri

- Kur'anda Cuma Konusu

- Salih Olmak Yetmez

- Hudeybiye Anlaşması Uydurma mı?

- Kitap Yüklü Eşekler

- Kur'andaki Hac

- Hz. Nuh'un Oğlu Kimdi? İftira mı?

- Ruhun Ağırlığına Başka Bakış

- Hz. İbrahim Yalancı Değildi

- İncil'de Kadına Bakış

- Şirkin Büyüğü Küçüğü Olur mu?

- Kur'andaki Abdest ve Hijyen

- Din de Bir Araçtır

- Kur'an Okumanın Zararları

- Kur'anda Dua Ayetleri

- Kur'anda Tarih Kavramı ve Bilinci

- Şekilsel Secde Kur'anda Yok mu?

- Salat ve salatı İkame

- Kur'andaki Emr Kavramı Üzerine

- Dindar İnsanlar Şirk Koşar

- Alak Suresinin İlk Beş Ayeti

- Men Arefe'nin Çözümü

- Kur'andaki Av Yasağı

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Din Büyüklerini Tanrılaştırma

- Allah'a ve Muhammed'e Değil

- Kur'andaki Örnek Tevekkül

- Şekilsel Rüku Kur'anda Yok mu?

- Hz. İbrahim Kuşları Kesti mi?

- Ehli Sünnet Dininin Anayasası

- İnsan Allah'ın Halifesi mi?

- Kur'an Üzerinde Düşünmek

- Şirkin Kuyusuna Düşenlere Uyarılar

- Kur'an Ölülere Okunmak İçin mi İndirildi?

- Ayda Okunan Kur'an Masalı

- Hz. İbrahim, Safa ve Merve Masal mı?

- "Haç"er-ul Esved (!)

- Mevlana Sahte Bir Peygamber Değil mi?

- Tasavvufun Tanrısı İki Zıttır

- Kur'andaki Tasavvuf: Teveccüh

- Önce Batıl ve Hurafe İle Savaşalım

- Resuller Haram Kılamaz mı?

- Elçi Muhammed ile İnsan Muhammed'in Farkı

- Tarikatlarda Aracılar Rezaleti

- Nur Suresi 31. Ayet Nasıl Çarpıtılıyor?

- Sırat Kıldan İnce, Kılıçtan Keskin mi?

- Kur'anda Zalimler

- Bütün Mehdileri Çöpe Atıyoruz

- Kur'ana Göre Ramazan Ayı ve Haram Aylar

- Tasavvufçuların İlahı; Varlık ve Yokluk

- Tasavvufçuların Küçük Putları

- Sünnet Etmek yaratılışı Değiştirmedir

- Son Peygamberimizin Mektupları

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Mescid-i Aksa Nerede?

- Büyük Kandırmaca: Hadis

- Kur'an Neden Arapça Olarak İndirilmiştir?

- Kimin dini? Kimin Kitabı? Kimin Meali?

- Evliya Kelimesinin geçtiği Ayetler

- Şimdiye Kadar Yaşanan İslam

- Ayın Yarılması Diye Bir Mucize Yoktur

- Kabe Dikili Taş Değil mi?


Up | Down | Top | Bottom
 
Şu da emredildi: Yüzünü dine bir Hanif olarak çevir. Sakın müşriklerden olma.

Yunus Suresi 105

Ben bir Hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.

Enam Suresi 79

İbrahim ne bir Yahudi idi, ne de bir Hıristiyan. O sadece hanif bir müslümandı. O müşriklerden değildi.

Ali İmran Suresi 67

Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlıbaşına bir ümmetti; bir Hanif olarak Allah'ın önünde eğiliyordu. Müşriklerden değildi.

Nahl Suresi 123

De ki Allah doğrusunu söylemiştir / vaadinde sadıktır.Haydi artık Hanif olarak İbrahim'in Milleti'ne uyun! Müşriklerden değildi o.

Ali İmran Suresi 95

Allah'a ortak koşmadan, Hanifler olarak... Allah'a ortak koşan kişi, gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgar onu uzak bir yere fırlatıp atıyor gibidir.

Hacc Suresi 31


Up | Down | Top | Bottom

HABERLER

 

 








 

 

  Hanif Islam

 

Alıntılar, Makaleler
 Hanif Dostlar Ana Sayfa -> Alıntılar, Makaleler
Konu Konu: Hz. Peygamber ’din adamı’ mıydı? Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazanlarda
Gönderi << Önceki Konu | Sonraki Konu >>
savasen
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 24 eylul 2005
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 331
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı savasen

Hz. Peygamber 'din adamı' mıydı?

Vatikan kilisesinin balkonundan halkı selamlayarak “kutsayan” Katolik papalar

Kilisede dev sakalı ve simsiyah cübbesi ile tütsüler içinde ayin yaptıran Ortodoks rahipleri…

Tapınakta nirvanaya duran Budist keşişleri

Camide vaaz veren kırmızı fes üzerinde beyaz sarığı ile Sünni hocalar…

Kum şehrinde kum gibi kaynayan siyah, beyaz sarıkları ile Şii mollalar

Dergahta post üzerinde muridlerine feyz dağıtan tarikat şeyhleri

Cemevinde semah yaptıran upuzun beyaz sakalıyla Alevi dedeleri

Velhasıl kendilerine özgü renkli kıyafetleriyle dünyanın değişik yerlerinde görmeye alışık olduğumuz o “din adamı” görüntüleri…

Acaba İslam’ın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) böyle birisi miydi?

Hz. İbrahim, Musa, İsa bunlar gibi miydi?

Yazının başlığında geçen “din adamı” tabirinden, bir sınıf ve meslek olarak din adamlığını kastediyoruz. Çünkü insanların çoğu “Nasıl ki her mesleğin bir adamı var; din de bir meslek olduğuna göre onun da adamları olur” diye düşünüyor.

Acaba öyle mi?

Din bir meslek midir?

Meslek, kişinin geçimini sağlamaktan öte, üzerinden zengin olabildiği, mal mülk yığabildiği vasıta olduğuna göre, din de bu vasıtalarından birisi mi olmaktadır?

Peygamber denilince insanların aklına yazının girişinde tasvir edilen “din adamı” tipolojisi neden geliyor?

***

Dikkatle baktığımızda başta Hz. Peygamber olmak üzere o her gün adını duyduğumuz peygamberlerin hiç birisinin böyle olmadığını görürüz.

Her şeyden önce Hz. Peygamber, hiçbir zaman kendine özel bir “din adamı” kıyafetiyle dolaşmamıştır. Onu içinde yaşadığı toplumdan ayıran özel bir kıyafeti asla olmamıştır. Bu konuda kendini toplumdan ayırmamıştır. Ömrü boyunca Ebu Cehil nasıl giyiniyorsa öyle giyinmiştir.

Demek ki peygamber bugün yaşasaydı, hangi toplumda yaşıyorsa o toplumun genel, yaygın ve makul kıyafeti neyse öyle dolaşacaktı. Onu kıyafet bakımından halkından ayıramayacaktık. Onun bu konudaki sünneti budur.

İkinci olarak Hz. Peygamber, şimdiki din adamlarının çoğu gibi yaşlı değildi. Peygamberliğe başladığında henüz 40 yaşına yeni girmişti. Onda “din adamı” denilince aklımıza gelen yaşlı, piri fani, “yeşil sarıklı ulu hoca” görüntüsü yoktu. Saçları kulak memelerinin altına inecek kadar uzundu ve genellikle de ortadan ikiye ayırırdı. Bugünkü tabirle “yağız bir delikanlı” görüntüsü vardı.

Keza Hz. İbrahim de Babil İmpatorluğu’nun resmi devlet tanrısı putlarını kırdığında “İbrahim adında bir delikanlının putlarımıza dil uzattığını duymuştuk” sözünden de anlaşılacağı gibi hayli gençti. Hz. Yusuf da vezirin karısının “delikanlısı” idi. Hz. Musa da Firavun’un sarayında yetişmiş ve tam gençlik çağında Mısır’ı terk etmişti. Hz. Zekeriya ise yaşlılığın son haddine varmışken Allah’tan çocuk istediğinde, peygamberlik görevine başlayalı yıllar olmuştu. İlk gençlik yıllarından beridir halkını uyarıyordu. Yani peygamberlerin hemen tamamı işe genç denilecek yaşta başlamışlardır. Dolayısıyla peygamber denilence insanların aklına din adamı görüntüsündeki yaşlı piri fanilerin gelmesi yanlıştır.

Üçüncü olarak, şu ana kadar göründüğü kadarıyla din adamları nedense hep zengin olur. Oysa Hz. Peygamber vefat ettiğinde peygamber olmaktan kaynaklanan bir serveti yoktu. “Geride birkaç kap ve bir kitap”dan başka bir miras bırakmadı. İslam’ın ilk üç halifesi (Ebubekr, Ömer, Ali) de vefat ettiklerinde aynı durumdaydılar. Fakat onlardan sonra ne yazık ki bunu göremiyoruz.

Dördüncü olarak, din adamlığının mantığında dünya lezzetlerinden uzaklaşma vardır. Ruhbanlar böyle iddia etmelerine rağmen buna tam da uymazlar. Oysa Hz. Peygamber böyle bir şeye iyi görmediği gibi her normal bir insan gibi yedi, içti, kadınlarla evlendi. Dolu dolu diyebileceğimiz bir aşk ve evlilik hayatı yaşadı. Eşleriyle zaman zaman sorunlar yaşadı. Her normal insan gibi acı ve tatlı günleri oldu. Torunlarını omuzunda gezdirdi, her gördüğünde yukarı atıp tutarak sevdi ve sevindirdi. Eşi Aişe’ye Fatma’ya Fatoş dememiz gibi “Aiş” diyerek takıldı. Oysa bunlar din adamı mantığına göre “ruhaniliği” bozan şeylerdir. Öyle ya, dünya lezzetlerini alabildiğine tadan, “beyaz tenden” uzak duramayan birisi nasıl “veli” veya “aziz” olabilir (!).

Dördüncü olarak Hz. Peygamber tapınaktan gelen birisi değildi. Hiçbir ayin yönetmemiş, dini fetvalar vermemiş, kutsal kitapları okumamıştı. Yörenin tanınmış “dini otoritesi” filan değildi. Bir okulda okumamış, diploması, “akademik kariyeri” vs. yoktu. Dağda koyun güdüyordu. Amcaları ile ticaret kervanlarına katılıyordu. 25 yaşında “Hilfu’l-Fudul” (Erdemililer İttifakı) adlı bir teşkilata “adalet” üzerine yemin ederek girmişti. Teşkilatın kurucuları arasında yer almıştı. Bu teşkilat Mekke’de haksızlığa uğrayan, zulme maruz kalan garibanları, kimsesizleri, yoksulları, yolu kesilenleri (İbn’us-Sebil) koruma ve kollama amacıyla kurulmuştu.

Örneğin böylesi bir olayda, Mekke’ye kızı ile birlikte gelen bir köylünün yolu kesilmiş, satmak için getirdiği malına ve kızına şehre hükmeden yedi-sekiz tefeci bezirgandan birisi olan Ebu Cehil el koymuştu. Adam yana yana derdine çare arıyordu. Oradan birisi “Muhammed adında bir genç var, ona git, böyle işlerle ilgileniyor, sana yardımcı olur” dedi. Adam, o yıllarda henüz 25 yaşlarında olan genç Muhammed’e gelerek derdini anlattı. Muhammed, derhal yanına kendisi ile aynı yaşlarda olan 10-12 kişilik bir gurubu alarak tefeci bezirganın evine kuşattı. Kapıya vurarak adamın malını ve kızını geri vermesini istedi. Mekkeli kodaman, önce itiraz etti sonra da hiç olmazsa kızın bir gece kendinde kalmasını istedi. Muhammed, bu söze öyle sinirlendi ki alnındaki damar görüyordu. Etrafındakilere işaret ederek kapıya yüklendi. Omuzuyla kapıyı kırmak için yükleniyordu. Derken gürültüden iyice rahatsız olan kodaman aşağı inerek kapıyı açtı. Muhammed yakasını toplayarak öyle bir sarstı ki Ebu Cehil daha sonra “Azgın bir deve gibi üzerime geliyordu” diyecektir. Sonunda çaresiz adamın malını ve kızını teslim etti. Muhammed adamın malını kendisine vererek kızıyla birlikte, yanına birkaç kişi daha katarak gideceği yere kadar yolcu etti. (İbn Kudame, El-Muhabber)

Böylesi olaylar gösteriyor ki Hz. Peygamber, daha ilk gençlik yıllarından itibaren post üzerinde köşesine çekilmiş oturan “yeşil sarıklı ulu bir hoca” tipinde değildir. Genç, aktif, dinamik, canlı ve hayatın doğrudan içinde birisidir.

35 yaşından itibaren de içten gelen bir yalnızlığa bürünmüş, dağlarda, ıssız tepelerde gökleri seyretmeye, yaşadığı şehre tepeden bakarak “Ben kimim ve bu hal neyin nesi?” diye sormaya, sorgulamaya başlamıştı. Çektiği varoluş sancısı onu geleceğe hazırlamaktaydı. Allah bu sancıyı karşılıksız bırakmadı. Hira mağarasından şehre inip, tarihin önüne çıkarak kendini peygamber olarak tanıttığında yanında Allah’tan başka hiç kimse yoktu.

Yine peygamber olduktan sonra, 60 yaşındaki şu olaya bakınız:

Mekke’nin fethinden sonra Hz. Peygamber (s.a.v) Hevazin ve Sakif kabilelerinin üzerine yürüdü. Yeni katılanlarla birlikte 15 bin civarında hayli kalabalık bir orduyla fatih ve muzaffer bir edayla, 4 bin civarındaki düşman kuvvetleriyle karşılaştılar. Müslümanların içinden “Mekke’yi de fethettik, artık kimse bize karşı koyamaz, topu topu dört bin kişiler.” sesleri yükselmekteydi. Dağılan düşman ordusuna bakarak ganimet toplamaya dalan Müslümanlar, düşmanın toparlanıp şiddetli bir ok yağmuruna başlamasıyla gerisin geri kaçmaya başladı. Eline ganimetten bir parça geçiren geri dönüp kaçıyordu. Ordunun dağılmaya yüz tutması üzerine ovada bir ses yankılamaya başladı; “Ben nebiyim, yalan yok, Ben Abdulmuttalib’in torunuyum!” diye bağıran bu ses, atını mahmuzlayarak düşmanın üzerine atılıyordu. Atın hemen yanındaki bir kaç kişiden “Ey Allah’ın kulları! Ey Ashabu’l-Şecere, Ey Ashab-ı Suretu’l-Bakara! Kaçmayın, geri dönün!” sesleri yükseliyordu. Bunun üzerine kaçmakta olanlar gerisin geri dönerek kişneyerek şaha kalkan, elindeki çakıl taşlarını ata ata düşmanın üzerine yürüyen bu cesur sesin etrafında kenetlendi. Hepsi birden tekrar yekvücut oldular ve son bir hamleyle düşmanı bozguna uğrattılar. Doğruluk ve dürüstlük timsali (el-emin) olmakla beraber, cesareti ve yiğitliği ile de gerçek bir lider olduğunu gösteren ve orduyu dağılmaktan kurtaran bu atlı Hz. Peygamber (s.a.v)’den başkası değildi. (Razi, Kurtubi, İbni Kesir, Taberi).

Demek ki onun dikkat çeken özellikleri, kılık kıyafetinde, din otoritesi olmasında, tapınak rahipliğinde, gizemli, sırlı, büyülü, tütsülü tavır ve edalarında değil; dürüstlük abidesi (el-emin) karakterinde, benliğini kuşatan yetim yüreğinde, muazzam ahlakında (hulg azim), haksızlıklara tahammülü olmayan karakterinde, adalet özleminde, yalnızlığa bürünüşünde (müdddesir), ağır sorumluluklar hissedişinde (müzzemmil), ufuklara dalarak yaşadığı korku ve titreme (huşu) ile kalabalıklar içinde kendini gösteren atılgan ve cesur kişiliğinde aranmalıdır.

Şimdi, böylesi bir kişilik hiç bugünkü “din adamı” profiline benziyor mu?

***

Öte yandan dikkatle baktığımızda, Hz. Peygamber’in, dini özel bir meslek olmaktan çıkarıp, genele yayarak (umum/ummi) hava gibi herkesin soluduğu bir hayat kaynağına döndürmek amacında olduğunu görürüz. Bunun içindir ki Kur’an onu “ummi nebi” olarak tanıtmıştır.

Şöyle ki:

Eski dünya dinlerinin (Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecusîlik, Manihaizm, Hinduizm, Budizm vs.) tekelinde olan tanrı ve din konularını sokaktaki adamın aklına ve vicdanına hitap eder tarza indirmiştir. Yani dini muhayyileyi daha rasyonel hale sokmuştur. Her tür Haman, Ruhban, Brahman, Şaman vs. sultasını tarihe gömmüştür.

Örneğin, eski çağlarda göğe merdivenle çıkıp Tanrı ile konuşma anlamına gelen ve sadece din adamlarına mahsus olan miracı (u’ruc/mi’rac) “Namaz mu’minin miracıdır” diyerek sokaktaki adamın “tek kişilik” eylemine indirmiştir. “Ruhbanlık yoktur, cihat vardır” diyerek din adamlığının köküne kibrit suyu dökmüştür.

Tanrı’nın ne din adamlarına ne de krallara yönetme yetkisi vermediğini, hiç birisinin Tanrı’nın oğlu olmadığını ilan etmiş ve krallarla Tanrı arasındaki dini-politik bağı kesip atmıştır. Oysa eski çağlardan beri Tanrı’nın oğlu olma iddiasında olmayan bir kral neredeyse yoktu. Japon imparatoru Tanrı’nın oğlu olduğu iddiasından daha 1946 yılında resmen vezgeçmiştir. Bu nedenle “Allah birdir. Bölünmez bir bütündür. Doğurmaz ve doğurulmaz” diye başlayan İhlas suresi, Lehep ve Kafirun sureleri gibi son derece siyasi-politik mesajlarla yüklüdür.

Yine eski dünya dinlerinde din adamlığı bir meslek olarak icra edilir ve en önemli servet yığma kaynakları arasında yer alırdı. Toplum “tapınak” etrafında örgütlenmişti ve tapınak görevlileri de din adamlarıydı. Vergiler tapınakta toplanır ve din adamlarınca yönetilirdi. Tapınağa getirilen mallara “Tanrı malı” diye etiket vurulur ve sahipliğini de Tanrı veya onun yeryüzündeki oğlu olduğuna inanılan kral adına din adamları idare ederdi.

Eski çağlardaki Sümer, Akkad, Babil, İbrani, Arami, Hitit, Asur, Pers, Mısır, Roma tapınakları bunların örnekleriyle doludur.

Din adamları en eski çağlardan beri Şaman, Kâm (Türk), Brahman (Hind), Mog, Mithra (İran), Haman (Mısır), Druid (Britanya), Rişama (Sabiî), Sangha (Tayland), Lama (Tibet), Afkallu (Nebati), Flamen (Roma), Haham (Yahudi), Rahip (Hristıyanlık) vb. isimlerle anılırlardı.

Bunlardan özellikle MÖ.400-MS.200 yılları arasında bugünkü Suriye’de yaşayan Nebatiler önemlidir. Çünkü onlarda Allat, Manotu, Hubalu, Uzza gibi birçok tanrı veya tanrıça ile Afkullu adında din adamları sınıfı ve Tanrı kültleri için Bayta denilen kutsal mekanları vardı. Tanrılar genellikle abstrakt denilen dikili taşlar ile sembolize edilirlerdi.

Bunlar Müslümanlar için pek yabancı gelmeyecektir.

Çünkü bunun benzeri bir düzen Mekke’deki Kabe çevresinde kurulmuştu. Nebati tapınak rahiplerinin (Afkallu) yerini Mekke’ye hükmeden 7-8 tefeci bezirgan almıştı. Bu tefeci bezirganların başını da Hz. Peygamber’in amcası Ebu Lehep çekiyordu. Bu düzene Kur’an “Yeda Ebu Lehep” dedi ve ilk inen ayetlerde doğrudan hedef gösterdi: “Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı, kahrolsun!” (Lehep Suresi: 1).

Eski dünya dinlerinin din adamları gibi, Mekke’ye hükmeden bu tefeci bezirganlar, Kabe’ye getirilen hediye kurbanlık ve malları yönetiyorlardı. Aralarında pay ederek üleşiyorlardı. Allah’ın evi Kabe’ye eski dünya dinlerinin tapınaklarına çevirmişlerdi. Kendileri de din adamlığı rolü üstlenerek böylesi bir menfaat çarkı kurmuşlardı. Kur’an, bu hediye ve malların (en’am) iç edilmesine dayalı menfaat çarkını en sert şekliyle eleştirdi. En’am suresini okuyun, bunu anlatır.

Hz. Peygamber’in ilk elden politik hedefi, menfaat tapınağına dönüştürülen Allah’ın evini, işte bu tefeci bezirganların elinden kurtarmak ve asli haline döndürmekti. Onun içindir ki bu düzenden nemalananlarca şiddetli tepkiyle karşılaştı ve asla affedilmedi.

Bu açıdan bakarsak Hz. Peygamber’in çıkışı, kendinden altı asır önceki Hz. İsa’nın çıkışına ne kadarda benzer. Hz. İsa’nın tapınağı basarak “din adamlarına” meydan okuyuşu İncil’de şöyle anlatılır:

“Tapınağı bir genç geldi. Avluda sığır, koyun ve güvercin satanları, orada oturmuş para bozanları gördü. İpten bir kamçı yaparak hepsini koyunlar ve sığırlarla birlikte tapınaktan kovdu. Para bozanların paralarını döküp, masalarını devirdi. Bir yandan da şöyle bağırıyordu: “Tanrı’nın evini ticarethaneye çevirdiniz, ey engerek soyu! Bu tapınağı yıkın, onu yeniden yapacağım…” (Mat. 21:12-13, Mar.11:15-17, Luk. 19:45-46. Yuh.2-13-19).

Bu sözlerle sığırlar, koyunlar anlamına gelen En’am suresinde anlatılanlar ne kadar da birbirine benziyor. Hz. Muhammed de, Kabe’de, amcası Ebu Lehep’in yüzüne buna benzer sözlerle haykırmıştı.

Demek ki, başta Hz. Muhammed olmak üzere, peygamberlerin ilk elden hedefi, tapınak bezirganı bu din baronlarıdır. Çünkü bunlar Allah’ın evini ticarethaneye çevirmekte, para bozmakta, mal yığmakta ve din adına servet biriktirmektedirler.

Nitekim tarihe baktığımızda Budha’nın Hind din adamları sınıfı Brahmanlara, Zerdüşt’ün İran din adamları Moglara (Molla?), Musa’nın Mısır din adamları Hamanlara, İsa’nın Yahudi din adamları Hahamlara karşı çıktığını, dahası çoğunun onlar tarafından yargılanarak ölüme mahkum edildiğini görürüz.

Bu tesadüf müdür?

Nasıl oluyor da bir peygamberin en azılı düşmanı bir din adamı olabiliyor? Bu ne yaman bir çelişkidir. Demek ki kafamızdaki “din adamı” imajını ciddi bir şekilde gözden geçirmemiz lazım.

***

Kuran’ı eline yeni alan sıradan bir Yahudi veya Hıristiyan vatandaşı, Bakara suresinin 40. ayetinden başlayıp 152. ayetine kadar yoğun ve oldukça sert bir Kitab-ı Mukaddes (Yahudi-Hıristiyan) geleneği eleştirisi ile karşılaşır. Buradaki eleştirileri okuyup da sarsılmaması mümkün değildir.

Aslında bu eleştiriler sokaktaki sıradan Yahudi veya Hıristiyan’a değil tümüyle “din adamları” (Haham-Ruhban) sınıfına yönelik eleştirilerdir.

Allah’ın ayetlerini az bir paha karşılığı satmaktan Allah adına ayet uydurmaya, halkın parasını din namına karınlarına doldurmaktan kitabı kendi tekellerine almaya kadar ne kadar “din adamı” karakteristiği varsa hepsi en sert ifadelerle yerden yere vurulur; “zillet, alçaklık, maymun iştahlılık, haram yiyicilik, nimeti inkâr, zalimlik, nankörlük” vs. bunlardan sadece bir kaçıdır.

Bu nedenle Kuran’ın din adamlarına yönelik eleştirisi, sokaktaki adamın, o dönemde artık birer “Tanrı A.Ş” veya “mabet bezirgânlığına” dönüşmüş “tapınağa” yönelik öfkesini yansıtır.

Keza Hz. Peygamber’e daha ilk günden itibaren sürekli karşı çıkan, kendisi dururken daha 40 yaşına yeni basmış bir yetimin Allah’ın peygamberi seçilmesini içine sindiremeyen, bu nedenle de başta Bedir ve Uhut olmak üzere bütün savaşlarda karşısına çıkan, karşısına çıkanları kışkırtan, yerel düzeyde başarılı olamayınca dönemin küresel gücüne (Bizans) giderek kendi ülkesini işgale davet eden, bunun için de Medine’deki adamlarına karşılama için bir mescid yaptırtan (Mescid-i Dırar) kişinin de 70 yaşında bir din adamı (rahip) olan Ebu Amir olduğu unutulmamalıdır. O Ebu Amir ki ihtirası onu yakıp bitirmiştir. Sonunda ağırlandığı Bizans saraylarında ölüp gitmiştir. Demek ki ihtirasların en tehlikelisi ve zararlısı din adamlarında görülenidir. Bu diğerlerine hiç benzemez.

***

Görülüyor ki Hz. Peygamber’in şahsında karşımızda, “hayatın dışında ve fakat üzerinde etkili” bir din adamı profili değil; bütün renkliliği ile “bizzat hayatın içinde yaşayan” bir peygamber örnekliği vardır.

Din adamı mantığı, bir yıldız veya sanatçı mantığı gibidir. Hayatın dışına çıkmayı, insani yönlerini mümkün mertebe insanlara göstermemeyi esas alır. İnsanlara hep etkileyici görünmek ister. Aksi halde gözden düşecektir.

Mantık bu olunca örneğin bir din adamı güya giderek ruhanilik kazanacak, azizliğe yükselecek ve hatta tanrılaşacak, gündelik hayatta fazla görünmeyerek “karizması” sarsılmayacak, böylece insanların ruhlarına uzaktan nüfuz edecektir.

Bu nedenle bütün din adamları veya din adamı özentisi içindeki kişiler kasıntılıdır. Alabildiğine kasılarak hem kendilerini hem de karşısındakileri gererler. Sıradan birisi gibi görünmeyi kendilerine yediremez, kıyafetleriyle, kisveleriyle, tavır ve edalarıyla toplumdan ayrı olmak isterler. Ağızlarını yayarak, ruhani pozlara bürünerek konuşurlar. Yanlarında rahat edemezsiniz. Bakmanız haram, kalkmanız haram, gülmeniz günah vs. gibi hisse kapılırsınız. En tabiî halleriyle kendileri olmak yerine, toplumun onlara biçtiği rolü oynarlar. Bu rolü oynamazlarsa insanların kendilerini terk edeceği endişesine kapılırlar. Yalnızlığa dayanamazlar. Çünkü kendilerini her daim ayakta tutacak bir yalnız yürekten yoksundurlar. Bu yalnız yüreğin ancak ve sadece, hiçbir yere sığmayıp sadece oraya sığabilen Allah aşk ve sevgisi ile ayakta kalabileceğini, sadece O’nunla güçlüklere göğüs gerebileceklerini bilmezler. Çocuklar gibi sevilmek, alkışlanmak, pohpohlanmak isterler. Bunun içindir ki insanlar nazarında en şöhretli kişi, aslında insanlar tarafından en çok sevilme ihtiyacı içindeki kişidir.

İnsanlar muhayyilelerinde ideal prototipler yaratır ve onlarla deşarj olurlar. Kimimize din adamı, kimimize sanatçı, kimimize yıldız, kimimize kahraman rolü vererek. Biz de bu sahte rolleri oynamak için kasıldıkça kasılır ve ona mahkum oluruz.

Oysa Allah’ı neden göremiyoruz diyen birisine “O’nu görmediğim an yoktur” diyenden daha mü’min, selamlamak için önünde secde eden birisine, yakasından tutup kaldırarak “Dik dur ve öyle selam ver, bizim selamlamamız budur” diye uyarandan daha asil ve “Ben kuru hurma yiyen bir kadının oğluyum” diyenden daha özgür kim olabilir?

Böyle birisi neden “din adamı” kisvesine bürünmeye ihtiyaç duysun?

R.İhsan ELİAÇIK

 



__________________
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir.
Birbirini anlamayan...
Can Yücel
Yukarı dön Göster savasen's Profil Diğer Mesajlarını Ara: savasen
 
iblissavar
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 06 subat 2007
Gönderilenler: 363
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı iblissavar

  ""Demek ki onun dikkat çeken özellikleri, kılık kıyafetinde, din otoritesi olmasında, tapınak rahipliğinde, gizemli, sırlı, büyülü, tütsülü tavır ve edalarında değil;

  dürüstlük abidesi (el-emin) karakterinde,

 benliğini kuşatan yetim yüreğinde,

muazzam ahlakında (hulg azim),

haksızlıklara tahammülü olmayan karakterinde, adalet özleminde, yalnızlığa bürünüşünde (müdddesir),

ağır sorumluluklar hissedişinde (müzzemmil),

ufuklara dalarak yaşadığı korku ve titreme (huşu)

ile kalabalıklar içinde kendini gösteren atılgan ve cesur kişiliğinde aranmalıdır.


Şimdi, böylesi bir kişilik hiç bugünkü “din adamı” profiline benziyor mu?"

     Hiç benzemesi mümkünmü?Şimdiki din adamlarının % 99,9'u Kuranın yerden yere vurduğu yahudi ve Nasrani din adamları pozlarında olup üstelik burunlarından kıl aldırmayacak kadar kibir budalasıdır.

 Bu nedenle yalnız Kuran diyen insanlardan aslandan kaçan yaban eşekleri gibi olmaları boşuna değildir.




__________________
ŞEYTANDAN VE ONUN EVLİYASINDAN KAÇINMANIN EN İYİ YOLU,ŞEYTANA KÜLAHINI TERS GİYDİRMEKTİR!
Yukarı dön Göster iblissavar's Profil Diğer Mesajlarını Ara: iblissavar
 
TRUES
Newbie
Newbie


Katılma Tarihi: 03 eylul 2006
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 38
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı TRUES

savasen Yazdı:

Mantık bu olunca örneğin bir din adamı güya giderek ruhanilik kazanacak, azizliğe yükselecek ve hatta tanrılaşacak, gündelik hayatta fazla görünmeyerek “karizması” sarsılmayacak, böylece insanların ruhlarına uzaktan nüfuz edecektir.

Bu nedenle bütün din adamları veya din adamı özentisi içindeki kişiler kasıntılıdır. Alabildiğine kasılarak hem kendilerini hem de karşısındakileri gererler. Sıradan birisi gibi görünmeyi kendilerine yediremez, kıyafetleriyle, kisveleriyle, tavır ve edalarıyla toplumdan ayrı olmak isterler. Ağızlarını yayarak, ruhani pozlara bürünerek konuşurlar. Yanlarında rahat edemezsiniz. Bakmanız haram, kalkmanız haram, gülmeniz günah vs. gibi hisse kapılırsınız. En tabiî halleriyle kendileri olmak yerine, toplumun onlara biçtiği rolü oynarlar. Bu rolü oynamazlarsa insanların kendilerini terk edeceği endişesine kapılırlar. Yalnızlığa dayanamazlar. Çünkü kendilerini her daim ayakta tutacak bir yalnız yürekten yoksundurlar. Bu yalnız yüreğin ancak ve sadece, hiçbir yere sığmayıp sadece oraya sığabilen Allah aşk ve sevgisi ile ayakta kalabileceğini, sadece O’nunla güçlüklere göğüs gerebileceklerini bilmezler. Çocuklar gibi sevilmek, alkışlanmak, pohpohlanmak isterler. Bunun içindir ki insanlar nazarında en şöhretli kişi, aslında insanlar tarafından en çok sevilme ihtiyacı içindeki kişidir.

İnsanlar muhayyilelerinde ideal prototipler yaratır ve onlarla deşarj olurlar. Kimimize din adamı, kimimize sanatçı, kimimize yıldız, kimimize kahraman rolü vererek. Biz de bu sahte rolleri oynamak için kasıldıkça kasılır ve ona mahkum oluruz.

R.İhsan ELİAÇI

Kendini insanüstü gösterme "hastalığı" insanın tadevi edilmesi en zor davranış bozukluğudur.

Allah'ın elçileri, insanları, kullara kul olmaya mecbur etmeye çalışanlarla, ölümüne savaştılar, hayatları bu yoldaki ölüm kalım mücadeleleriyle geçti.

Ama bugün ve geçmişteki "ruhban sınıf"  kendi insanüstülüklerine insaları inandırmak için Allah'ı ve elçilerini kullanmaya çalışıyorlar. Ne rezil bi durum, vaziyetleri.



__________________
"Hakk Rabb'indendir."
Yukarı dön Göster TRUES's Profil Diğer Mesajlarını Ara: TRUES
 
şeyma
Uzman Uye
Uzman Uye
Simge

Katılma Tarihi: 03 subat 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 179
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı şeyma

Böyle yazıları okudukça sevincim ziyadesiyle artıyor.Aklı örten,kendilerine tapılmasını (açıkça söylenmese de,icraatleri bunu gösteriyor)dinin şartı imiş gibi gösteren ruhbanlara,yıkıcı darbe indirilmeye başlandı.Ne güzel iştir put kırıcılığı,ne mutlu o putları kıranlara!!!



__________________
FATİHA: 6, 7/ Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.
Yukarı dön Göster şeyma's Profil Diğer Mesajlarını Ara: şeyma
 
savasen
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 24 eylul 2005
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 331
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı savasen

Haber10.com sitemizde iki yıla yakındır makaleler yazıyorum.

Yazdığım makale sayısı 60’a ulaşmış.

Burada okuduğunuz yazılar, daha çok özeleştiri mahiyetinde olup; kendiyle yüzleşen, kendi çürümüş, kokuşmuş, hurafe bağlamış yanlarını, kartalın çürüyen gaga ve tırnaklarını kendi elleriyle söküp atarak yenilenmesi ve dolayısıyla da ömrünü uzatması gibi birer düşünce yarılmaları olarak okunmalıdır.

Bizzat yazılması başta olmak üzere, okumak, çoğaltmak, dağıtmak bedavadır. Hiçbir talebim yoktur. Hiç biri meslek icabı değildir, gizli maksadı yoktur, gönüllüdür, hasbidir.

Tek talebim düşünmek, kafa yormak, Türkiye düşünce hayatının, özellikle de dini düşünce hayatının canlanması, üzerindeki ölü toprağını atması, devindirilmesidir.

Bütün büyük fikirlerin böyle doğduğuna inanmaktayım.

Benim amacım gönüller fethetmek değil; zihinler açmaktır.

Elmalılı’nın nefis tabiri ile “Bir kökün inkışaf seyrinde” ilerleyen bir yürüyüş, İkbal’in tabiri ile “İslam’da dini düşüncenin yeniden inşası”, Akif’in tabirleri ile “Kendi ahlakı ile bir milletin (naşın) ruhu mücerred gibi yerden taşması” çabasıdır.

Bunu yeni yapıyor da değiliz.

1993 yılında çıkarmaya başladığımız aylık “Değişim” dergisinden beridir bunu yapmaktayız. Değişim dergisinin 28 şubat öncesi 1995-1997 yıllarındaki sayılarını okuyun, burada yazdıklarımızın tohumlarının orada nasıl atıldığını göreceksiniz.

***

Hayat akışımın beni şekillendirdiği bir kimliğim var. Bundan ne utanırım, ne de gocunurum. Nihayetinde bir yorum olan “İslamcı” kimliği ne dinin kendisi olarak görürüm, ne de bir an evvel kurtulmam gereken bir kambur. Beni ben yapan şimdiki ben değilim. Arkamda 30 yıllık bir mücadele hayatım var. Ben bu sürecin ürünüyüm.

Hiçbir zaman ani bir dönüşümle, keskin bir karşıya geçişle hidayete erer gibi travmatik bir dönüş yaşamadım. Hayat yolumun şu anki aşamasına baktığımda hep peyderpey ve fakat nitelikli sıçramalarla ilerlediğimi görüyorum. Kendi yatağında akan bir nehrin boyuna arınması, durulması, temizlenmesi gibi bir şey…

12 Eylül ve 28 Şubat’ta tarihin ve Türkiye mahkemelerinin önünde “İslamcılık” savunmaları yapmış birisiyim. Tümünden de yüzümün akıyla çıkmış olmam bunun sırtımda bir kambur olmadığını gösterir. Yaşadığım hayat ortada. Bir aidiyet ve haysiyet davasının peşine düştüm, hepsi bu…

Bana göre herkesin bir “Hirası” olmalı, kendisi ile orada yüzleşmeli, kendi kozasını orada örmeli ve öylece insanların karşısına çıkmalıdır. Dahası sık sık kendi “Hira”sında yalnızlığa bürünebilmelidir. Bu, her insan için “özeleştiri” dediğimiz muhkem sığınaktır. Orada kendi vicdan aynanızda kendinizi görürsünüz. Her şeyden kaçabilirsiniz; fakat ondan kaçamazsınız. Ahiretteki nihai yüzleşmede bize gösterilecek olan da bundan başkası değildir. İnsanı geliştiren, ilerleten böylesi sığınaklara hepimizin ihtiyacı var.

Türkiye İslamcılığının sevabıyla günahıyla bütün karakteristik özelliklerini üzerimde taşıdığımı sanıyorum. Şu ana kadar ne kendimi olduğumdan fazla gösterdim, ne de ne olduğumu sakladım. Kendimle ve geçmişimle yüzleşmeyi hiç elden bırakmadım. Başkasından önce kendimi sarstım, önce kendi tabularımı yıktım.

Bunu yaparken sağıma soluma hiç bakmadım, kendi iç alemime, aklıma ve vicdanıma döndüm. Çünkü bana göre vicdanın sesi “galu bela”dan (Araf; 172) gelen sestir. Dahası o ses Allah’tan gelen sestir. O ses ile Allah her daim insanlarla konuşur, konuşuyor…

Değişmek, yenilenmek, tazelenmek benim açımdan erdemdir. Yaşamak için yenisi gelsin diye eski çürümüş tırnaklarını kendi elleriyle söken kartala dönek diyebilir misiniz? Tam tersi bu asalettir, yaşam atılımıdır. Yeter ki yönü doğru olsun, bir kökün inkışaf seyrini takip etsin. Allah’ın yaratmasında bile tekrar yoktur; sürekli yeniden yaratılış, oluş, akış vardır.

***

Pek adetim değil ama okuyuculardan gelen yoğun talep üzerine Hürriyet’ten Ahmet Hakan’ın hakkımda yazdıkları ve bunun üzerine yapılan tartışmaları değerlendirmek durumundayım. Çünkü yığınla övgü ve yergiye tek tek cevap vermem mümkün değil. Hem bir teşekkür, hem de toplu bir değerlendirme ve hasbihal olsun.

Öncelikle Hürriyet’ten Ahmet Hakan’a teşekkür ederim.

Doğrudan doğruya şahsıma ayırdığı köşesinde beni ve takip ettiğim çizgiyi, kendi halinde akan bu “iddiasız bir mecrayı”, bizzat yatağında görerek okuyucularına tanıtmış, çok önemli katkılar sağlamıştır.

Keşke tartışmaya katılan diğer yazarlar da, bu “iddiasız mecrayı” Ahmet Hakan vesilesi ile değil de, kendi yatağında akarken görerek okuyucularına tanıtmış olsalardı. Bu açıdan Ahmet Hakan’ın yazısı benim açımdan çok farklı bir yerde duruyor ve unutmam mümkün değil. Tekrar teşekkürler.

Yaptığı değerlendirme ve tespitler aynen doğrudur. Bunu yapmaktan kastının ne olduğunu ise bilemem. Niyet okuyuculuğu yapmam doğru olmaz. Gerisini kendisinin ve okurlarının vicdanına bırakırım. Bana, yazısını bitirdiği içten saygı ve selamını alıp ondan daha fazlası ile teşekkür etmek düşer.

Ahmet Hakan’ın yazısına cevap veren Yeni Şafak’tan değerli kardeşim Sami Hocaoğlu’na da teşekkür ederim. O da tartışmaya değişik bir boyut getirerek önemli uyarılarda bulunmuş ve “Allah, kitap, peygamber” gibi son derece hassas konulara yoğunlaşan makalelerimin kendi bağlamından koparılarak amacı dışına çıkarılmaması gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu açıdan son derece yararlı olmuştur.

Bu iki yazı dışında makelemi köşelerine veya sitelerine taşıyarak tartışmaya değişik boyutlar getiren diğer arkadaşlarımıza da teşekkür ederim. Mesajlarını aldığımı bilmelidirler.

Yazılara eleştirel yaklaşan kardeşlerime de yazıları tekrar okumalarını, “olaya bir de bu açıdan” bakmayı denemelerini, yine de ikna olmuyorlarsa fırsat tanımalarını, şiddete, kaba kuvvete başvurmaya kalkışmamalarını, “Saygı duyuyorum ama öyle düşünmüyorum” deyip sen sağ ben selamet yollarına devam etmelerini tavsiye ederim. Çünkü ben öyle yapıyorum.

***

Bakın kardeşlerim, konuşmayı ve tartışmayı becerebilmeliyiz. Kanaatim odur ki bir ülkede, özellikle bizim gibi ülkelerde eğer “dini konular” rahatlıkla tartışılabiliyor ve konuşulabiliyorsa umutlanmamız için yeter sebep var demektir. Çünkü iş burada böyle olunca hayatın diğer alanlarında rahatlıkla tölerans havası esebilir. Çünkü “dini alan” zordur. Burada konuşma, tartışma, yenilenme çabası diğerlerine nazaran kutsallık perdesine büründüğü için öyle kolay değildir. Ama bir de başardık mı muazzam bir iş başarmış olacağız.

Yapmaya çalıştığımız şeyin bu açıdan değerlendirilmesinde yarar vardır.

Yazdıklarımızı kendi açılarından sağa sola çekmeye, ondan başka manalar çıkarmaya çalışanlar oluyor. Önceki yazıları okursanız sürekli olarak “çift yönlü” özeleştiriler yaptığımızı görürsünüz. Mevcut gerilimlerin dışına çıkarak yeni bir sentez yaratmaya çalıştığımızı fark edersiniz. Bu nedenle söylediklerimizi kendi projelerinde kullanılmaya elverişli bulanlar boşuna heveslenmesinler.

Yazıların bütünlük içinde değerlendirilebilmesi için lütfen “Hz. Muhammed din adamı mıydı?” makalesini, “Kur’an’da başörtüsü var mı?”, “Bir reform olarak İslam”, “Din halkların vicdanıdır; ama hangi din?” yazıları ile birlikte okuyunuz. Makalede kullandığımız “Ne derdi, ne yapardı” tarzı “inşa çağı” sorularının dini ve felsefi arka planı için de “İslam’ın üç çağı” adlı kitap çalışmamıza bakınız.

Şurası unutulmamalı ki, ben Türkiye’ye ve İslam coğrafyasına aidim. “Geçip giden varsa İslam’ın şu çiğnenmiş diyarından”, yıkılmış bir uygarlığın melal yüzlü çocuklarını görürsünüz. Ben onlardan sadece birisiyim. Ne söylüyorsam burası için ve burada duraraktır. Ne diyorsam buraların haysiyeti ve şerefi içindir. Hangi gruptan olursa olsun Müslümanların haysiyeti ve şerefi benim haysiyetim şerefimdir. Onu kimsenin çiğnemesine izin vermem. Bunu eleştiri ile karıştırmayalım. Eleştiri hakaret değildir. Bilakis gelişme ve ilerleme çabasıdır. Eleştiren, eleştirdiği şeyi ciddiye alıyor, onun gelişmesini istiyor demektir.

Söylediklerim “Allah, kitap, peygamber” anlayışının daha iyi anlaşılması, ilk günkü gibi tekrar bu coğrafyayı ayağa kaldırması, tarihe ve hayata döndürmesi, İslam dünyasının içine girdiği şu zilletten bir an önce kurtulması içindir. Bunun için de yapılacak ilk işin İkbal’in vasiyeti doğrultusunda “düşüncenin temizlenmesi” olduğuna inanmaktayım. Doğru düşünürseniz doğru davranır, doğru yaparsınız.

***

“Hz. Peygamber din adamı mıydı?” başlıklı yazıyı, bu anlayışın bir devamı olarak, diğer yazıların mütemmimi (tamamlayıcısı) olarak yazdım. Amacım özelikle genç nesillere peygamberi ulaşılmaz bir insan olmaktan çıkararak sevdirmekti. Hz. Peygamber’in şu an ki dini muhayyilede tasvir edildiğinden farklı olduğunu göstermekti. Değerli yorumculardan Davut Özgül niyetimi çok iyi anlamış: “Peygamber sadece bizim mahallenin, bizim gettonun veya Cağaloğlu ile Fatih arasına sıkışan düşünce yelpazesinin peygamberi değil; o aynı zamanda İstiklal Caddesinin ve Dolapdere’nin de peygamberidir…”

Eğer dini muhayyilede içerden bir yenilenme yaşanacaksa, bu, Allah, kitap, peygamber anlayışının ciddi bir şekilde gözden geçirilmesiyle başarılabilir. Bunu yapacak olan da bizzat dini dünyanın kendisidir.

Bu açıdan bakarsak, gerçi tartışmaya neden olan makalenin konusu değildi ama, yeri gelmişken söyleyeyim: Hz. Peygamber bugün yaşasaydı tevhid ve adalet devrimi yapardı. Doğruluk, dürüstlük, sevgi, merhamet, ahlak ve kardeşlik devrimi yapardı. Benim okuduğum Kur’an’ın bütün özü budur.

Kılık kıyafet devrimi yapmazdı. Örneğin “şapka” devrimi yapmayacağı gibi “cübbe” devrimi de yapmazdı. Yani bunlarla uğraşmazdı. Çünkü bizzat 23 yıllık risalet hayatı boyunca uğraşmadı. Hilfu’l-Fudul’de mazlumların hakkını ararken üzerinde hangi elbise varsa, Hira mağarasına o elbise ile çıktı. “Oku” emrini aldıktan sonra, inerken de aynı elbise ile indi ve peygamberlik görevi bitip hayata veda ederken de üzerinde aynı elbise vardı.

Kendine özel bir peygamberlik giysi ve kisvesi hiç olmadı. O günkü Araplar nasıl giyiniyorsa öyle giyindi. İçinde yaşadığı halk nasılsa o da öyleydi. Onlarla bu konuda herhangi bir tersleşmeye girmedi. Genel, yaygın ve makul olan ne ise onu sürdürdü. Müslümanlara özel bir giysi veya kisve getirmedi. Bunu icat eden kendisi olmadı. Diğer din mensuplarından icat eden olmuşsa onlardan da uzak durulmasını, onlara benzenilmemesini istedi. Genel (umum), yaygın ve makul olandan ayrılandan ayrıldı. Kendini umumdan ayırıp özel kıyafetlere ve kisvelere bürünen sınıflara, kastlara asla pirim vermedi. Çünkü o “ummi nebi” idi; yani genelin, umumun, halkın peygamberi.

Biz de içinde yaşadığımız toplumda aynen böyle olmalıyız.

Çağrı filmini gözünüzün önüne getirin. Ezher Üniversitesi’den “Kılık kıyafet, elbise, köstüm, tarih, yer, mekan ve diyalogları İslam kaynaklarına uygundur” fetvası alınarak çekilen bu filmde, Bedir’de savaşan her iki tarafında elbiselerinin aynı olduğunu görmüyor musunuz? O halde neyin savaşıydı bu? Tevhid ile şirkin, adalet ile zulmün, “Altın’a” tapanlarla “Allah’a” tapanların savaşı!

***

Ali Şeriati’nin dediği gibi aydın peygamberin varisidir. Herkes uyurken mağaralarda sancı çeker. Kendi toplumunun dünü, bugünü ve yarını üzerine kafa yorar. Doğruyu söylediği için dokuz köyden kovulmayı, kendi halkı tarafından taşa tutulmayı göze alır. Dişlerini kırıp kanını akıtsalar da “soylarından belki gerçeği görenler çıkar” diyecek kadar mangal yüreklidir. Kaderini halkının kaderi ile aynı görür. Halkının makus talihini yenmek için çırpınır. Onlara lehinde ve aleyhinde olan şeyleri göstermeye çalışır. Gerektiğinde kollarını makas gibi açarak “Durun kalabalıklar bu yol çıkmaz sokak” diye bağırır.

Yazılara gösterdiğiniz yazar-okur ilişkisini ve bir internet sitesinin boyutlarını çoktan aşan yoğun ilgiden dolayı teşekkürlerimi sunarım.

Lütfen övgüde ve yergide aşırı gitmeyin. Kızmayın, abartmayın. Aynı sonuçlara varmasak da düşünün yeter…

Daha ne yaptık ki?

İhsan ELİAÇIK



__________________
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir.
Birbirini anlamayan...
Can Yücel
Yukarı dön Göster savasen's Profil Diğer Mesajlarını Ara: savasen
 
Alperen
Admin Group
Admin Group
Simge

Katılma Tarihi: 09 nisan 2005
Gönderilenler: 2974
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı Alperen

İhsan Bey müslüman erkekler için "bir Arap gibi giyinmeniz şart değil" diyor ama aynı şeyi müslüman bayanlar için söyleyemiyor. Neden acaba?

İhsan ELİAÇIK'ın başörtüsü ve cilbab konusundaki makalesine eleştiriler:

http://63.231.71.139/forum_posts.asp?TID=1546


Cilbab'ın tesettürle ilgisi var mı? (Hasan AKÇAY)

http://63.231.71.139/forum_posts.asp?TID=1546&PN=0&T PN=8


İlgili Konular: http://www.hanifdostlar.com/forum_posts.asp?TID=1981

                  http://www.hanifdostlar.com/forum_posts.asp?TID=2846

                  http://www.hanifdostlar.com/forum_posts.asp?TID=2388

                   http://www.hanifdostlar.com/forum_posts.asp?TID=2490



__________________
Yunus 105. Şu da emredildi: "Yüzünü dine bir hanîf olarak çevir. Sakın müşriklerden olma!"
Yukarı dön Göster Alperen's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Alperen
 

Eğer Bu Konuya Cevap Yazmak İstiyorsanız İlk Önce giriş
Eğer Kayıtlı Bir Kullanıcı Değilseniz İlk Önce Kayıt Olmalısınız

  Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazıcı Sürümü Yazıcı Sürümü

Forum Atla
Sizin yetkiniz yok foruma yeni mesaj ekleme
Sizin yetkiniz yok forumdaki mesajlara cevap verme
Sizin yetkiniz yok forumda konu silme
Sizin yetkiniz yok forumda konu düzenleme
Sizin yetkiniz yok forumda anket açma
Sizin yetkiniz yok forumda ankete cevap yazma

Powered by Web Wiz Forums version 7.92
Copyright ©2001-2004 Web Wiz Guide
hanif islam

Real-Time Stats and Visitor Reports Sitemizin Gunluk, Haftalik, aylik Ziyaretci  Detaylari Real-Time Stats and Visitor Reports

     Sayfam.de  

blog stats