HANiFDOSTLAR.NET

 

Kuran Müslümanı
 

(Şahıs odaklı din anlayışından Allah odaklı din anlayışına...)

Ana Sayfa Hanif Mumin  Iste Kuran Kurandaki Din  Kur'an Yolu  Meal Dinle Sohbet Odasi Hanifler E- Kitaplik Kütüb-i Sitte ?  ingilizce Site Kuran islami Aliaksoy Org  Hasanakcay Net Tebyin-ül Kur'an Önerdiğimiz Siteler Bize Ulasin

 

- Konulara Göre Fihrist

- Saçma Hadisler

- Hadislerin-Sünnetin İncelemesi

- Haniflikle İlgili Sorular Cevaplar

- Misakın Elçisi Kim?

- Kuranda Namaz/Salat

- Onaylayan Nebi

- Kuranda Namaz/Salat

- Enbiya 104

- Kuranda Yeminler

- Adem Hakkında Sorular

- Ganimetleri Resulün Eline Nasıl Vereceğiz?

- Allahın ındinde YIL ve DOLUNAYLAR

- Abese ve Tevella

- Hadisçilerce Tahrif Edilen Ayetler

- Mübarek Yer, Mübarek Vakit

- Arkadaş Peygamber

- Kuranın İndirilişinden Günümüze Gelişi

- Bir Türban Sorusu

- Kuran ve Bize Öğretilenlerin Farkı

- Namazın Kılınışı

- Hadislere Göre Namaz

- Kuranda Salat Namaz mıdır?

- Kuran Yetmez Diyen Uydurukçular

- Bizler Hanif Dostlarız

- Sahih Hadis mi İstersiniz?

- Hakkı Yılmaz'ın Tebyin Çalışması

- Kur'anı Anlamada Metodoloji

- Tarikatçıların Çarpıttığı Birkaç Ayet

- Nasıl Kur'an Okuyalım?

- Kur'anı Kerim Nedir?

- Kur'anda Oruç

- Allah'sız Bir Din ve Allah'sız Bir Kur'an İnancı

- Kuransız Bir İslam Anlayışı ve Müşrikleşme

- Meal Çalışmasına Davet

- Allah Şahit Olarak Kafi Değil mi?

- Doğru Hadisleri Ne Yapacağız?

- Kur'andaki Muhammed ve Peygamberlerin Misyonu

- Mahrem, Avret, Ziynet

- Nur Suresi Çeviri-Yorum

- Cilbab

- Resule İtaat Ne Demektir?

- Hadis Kalburcuları ve Kalburları

- Kur'anı Kerim'in İndiriliş Gayesi

- Kur'anda Amellere Karşı Cahili Yaklaşım

- İslamdışı İnanışlara Kur'andan Örnekler

- Biri Şu Haram Üretim Tesislerini Kapatsın

- Tasavvufta İslam Var mı?

- İslamda Delil Sorunu

- Kurban Kesmek

- İlahi Hitabın Serüveni

- Ecel Nedir?

- Şirk, İşrak, Müşrik, Müşareke, Müşterik

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Peygamberlere Karşı Rabbani Yaklaşımlar

- Salat-ı Tefriciye yada Zikri Çarpıtmaya Bir Örnek

- Mucize Nedir?

- Ayrılıkların Nedenleri

- Sıfır Hata veya Kur'an

- Haniflik Nedir?

- Rabıta İle Şeyhlere Tapanlar

- Hadis Zindanının Mezhepçi Mahkumları

- İslam Dininin Öğrenilmesinde Kaynak Sorunu

- Fasık ve Münafıkların Genel Tanımlaması

- Hadisler, Hıristiyanlık ve Selman Rüştü

- Kur'anı kerim'in İndiriliş Gayesi

- Müstekbirlere Karşı Cahili Yaklaşım

- Halis-Hanif İslam

- Kur'anda Şefaat

- Fuhuş Tellalı Tefsirciler

- Hayızlıyken Neden Namaz Kılınmasın?

- Cebrail, Vahiy, Melek

- Dindarlıkta Müşrikleşme Temayülü

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Yaratılış, Adem, Havva

- Kur'an Yerel mi, Evrensel mi?

- Reform Dinde mi, Dindarlıkta mı?

- Ne Mutlu Tağutu Olmayanlara

- Peygambere Saygı(?)

- Hadislere Kanıt Diye Gösterilen Ayetler

- Allah Nazara Karışmadı mı?

- Kur'anı Kerimle Amel Etmek Mümkün mü?

- Kur'anda İnkar Edenlerin Vasıfları

- Müminlerin Vasıfları

- Allah'ın Vasıfları

- Kur'anın Vasıfları

- Dine Karşı Cahili Yaklaşımlar

- Kur'an Merkezli Din

- İrin Küpü Patladı; Mevlana

- Hurafe ve Bidatlar

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Hz. İsa'nın Ölümü

- Allah'ın Mesajının Adı: Kelamullah

- Allah'ın Resule Uyarıları

- Kur'ana Göre Tenkit ve Eleştiri Nasıl Olmalı?

- Kur'anda Sevgi

- Sofuların Devlet Desteğiyle Desteklenmesi

- Hans Von Aiberg Aldatmacası

- Kabir Azabı Safsatası

- Kur'an Kıssalarının Önemi; Masal Değiller

- Kur'anda Toplumsal Sünnetler

- Tefsirde İsrailiyyat

- Kardeş Evliliği Olmadan Çoğalma

- Hans Von Aiberg Tutuklandı

- Kur'anda Tevbe Kavramı

- Yaşar Nuri Öztürk'ün Yorumuyla Namaz

- Karadelikler; Bir Büyük Yemin

- Mezhepçilerin Ümmi Açmazı

- Kabe Nedir? Mekkede midir, Kudüste mi?

- Kur'anda Ruh Kavramı

- Kur'anda Nefs Kavramı

- Amin Kavramı ve Putperestlik

- Diyanet İşleri Başkanlığının Sitemize Cevabına Cevaplar

- Resul ve Nebi -1

- Resul ve Nebi -2

- Sapık Bir Fırka: Hansçılar

- Cihad mı, Çapulculuk mu?

- Kur'an Deyip Namazı Yok Sayanlar

- Cennete Sadece Müslümanlar mı Girecek?

- Kur'anda El Kesme Cezası var mı?

- Nazar veya Göz Değmesi Var mı?

- Şehadet Getir, Münafık(?) Ol

- Kur'anda Eleştiri Metodu

- Hacc Mekkede mi, Bekkede mi?

- İslami Tebliğde Kur'an Metodu

- Saptırılan Kavram: Mekruh

- Kur'anda Cuma Namazı var mı?

- Of Be Kader, Allah mı Suçlu Yoksa Biz mi?

- Kader Açısından Cebir ve İhtiyar

- Baban Peygamber Olsa Ne Yazar

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Vahdet-i Vücud, Şirkin Alası

- Tasavvufi Bilginin Kaynağı Vahiy mi?

- İslam'da Resullük Son Bulmuştur

- Teveffi Kelimesi ve Arap Dili

- Tasavvuf Üzerine Düşünceler

- Nefis Mertebelerinin İç Yüzü

- Allah Rızası Anonim Şirketi; Tarikatlar

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -1

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -2

- Nakşi Şeyhi Allah'ın Avukatı mı?

- Kur'anda "ve+la" Öbeği

- Putlar ve Tapanlar

- Son Peygamberimizin Okuma Yazması

- Mesih ve çarpıtılan Bir Ayet

- Hac İzlenimleri

- "Üzerinde 19 var" da Son Nokta

- Secde Emri

- Kur'andaki Hac

- Aracıların Gaybı Bildiği İnancı

- Tarikatçı - Müşrik Karşılaştırması

- Gazali'nin Kadına Bakışı

- Kur'anda Kadına Verilen Önem

- Başörtüsü Allah'ın Emri Değil

- Başörtüsü Takmak Kur'anda Var mı?

- Kur'anda Kadın Dövmek Var mı?

- Cariye, Köle; Utanmaz Mealciler

- Kadına Yönelik Şiddet

- Sünnet Edilen Kızın Öyküsü

- Erkekçe ve Kadınca Meal Konusu, Nebe 33. Ayet

- Harem - Selamlık Kimin Emri?

- Zina, Evlilik ve Örtünme Adabı

- Cariyeleri Aç, Hür Kadınları Kapat (!)

- Çok Eşliliği Yasaklayan Ayetler

- Kur'ana Göre Evlilik Hukuku

- 2 Kadın = 1 Erkek, Uydurma mı?

- Danimarkalı mı Sapık, Buhari mi?

- Ebu Hanife, Cariyenin Avreti

- Nisa 25, Hür Kadın ve Fahişe İfadesi

- Maymunların Hadisi ve Recm Vahşeti

- Hz. Muhammed'in Tebliği

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Angarya Haline Getirilen İbadet

- Buhari'nin Hadislerini Buhari Yazmamıştır

- Hadis ve Sünnet Gerçeği

- Uydurma Hadisler, İslamın Kara Boyası

- Hadisler Dinin kaynağı Olamaz

- Uydurmaların Sınırı Yok; Şeytan Geyiği

- Beşeri Hükümler Neden Kutsal Oluyor?

- Hadis - Kur'an Çelişkisi

- Kur'anda/Dinde Olanlar ve Olmayanlar

- Cehennem'den Çıkış Yok

- Kur'anda Tağut

- Ebu Hureyre Gerçekte Kimdir?

- Hadis - Mantık Çelişkileri

- Kurban ve Kurban Bayramı Nereden Geliyor?

- Hadislere Göre Kur'an Eksiktir

- Bildiri: İslam Anlayışında Reform

- Arapça mı, Arap Saçı mı?

- Koca mı Üstün, Allah mı?

- Esbab-ı Nüzül Komedi Hadisleri

- İşte Geleneğin Dini

- Ulul Emir İle Kim Kastediliyor?

- Kul Hakkı

- Yezidi Bir Gelenek: Aşure Tatlısı

- Hz. İbrahim'den Asrımıza Dersler

- Taklitçiliğin Boyutları

- Seb-ul Mesani Nedir?

- Kelle Sayılarak Gerçek Bulmak

- Kıyamet - Mahşer Günü ve Sonrası

- Kur'anda Namaz Vakitleri

- Kur'anda Cuma Konusu

- Salih Olmak Yetmez

- Hudeybiye Anlaşması Uydurma mı?

- Kitap Yüklü Eşekler

- Kur'andaki Hac

- Hz. Nuh'un Oğlu Kimdi? İftira mı?

- Ruhun Ağırlığına Başka Bakış

- Hz. İbrahim Yalancı Değildi

- İncil'de Kadına Bakış

- Şirkin Büyüğü Küçüğü Olur mu?

- Kur'andaki Abdest ve Hijyen

- Din de Bir Araçtır

- Kur'an Okumanın Zararları

- Kur'anda Dua Ayetleri

- Kur'anda Tarih Kavramı ve Bilinci

- Şekilsel Secde Kur'anda Yok mu?

- Salat ve salatı İkame

- Kur'andaki Emr Kavramı Üzerine

- Dindar İnsanlar Şirk Koşar

- Alak Suresinin İlk Beş Ayeti

- Men Arefe'nin Çözümü

- Kur'andaki Av Yasağı

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Din Büyüklerini Tanrılaştırma

- Allah'a ve Muhammed'e Değil

- Kur'andaki Örnek Tevekkül

- Şekilsel Rüku Kur'anda Yok mu?

- Hz. İbrahim Kuşları Kesti mi?

- Ehli Sünnet Dininin Anayasası

- İnsan Allah'ın Halifesi mi?

- Kur'an Üzerinde Düşünmek

- Şirkin Kuyusuna Düşenlere Uyarılar

- Kur'an Ölülere Okunmak İçin mi İndirildi?

- Ayda Okunan Kur'an Masalı

- Hz. İbrahim, Safa ve Merve Masal mı?

- "Haç"er-ul Esved (!)

- Mevlana Sahte Bir Peygamber Değil mi?

- Tasavvufun Tanrısı İki Zıttır

- Kur'andaki Tasavvuf: Teveccüh

- Önce Batıl ve Hurafe İle Savaşalım

- Resuller Haram Kılamaz mı?

- Elçi Muhammed ile İnsan Muhammed'in Farkı

- Tarikatlarda Aracılar Rezaleti

- Nur Suresi 31. Ayet Nasıl Çarpıtılıyor?

- Sırat Kıldan İnce, Kılıçtan Keskin mi?

- Kur'anda Zalimler

- Bütün Mehdileri Çöpe Atıyoruz

- Kur'ana Göre Ramazan Ayı ve Haram Aylar

- Tasavvufçuların İlahı; Varlık ve Yokluk

- Tasavvufçuların Küçük Putları

- Sünnet Etmek yaratılışı Değiştirmedir

- Son Peygamberimizin Mektupları

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Mescid-i Aksa Nerede?

- Büyük Kandırmaca: Hadis

- Kur'an Neden Arapça Olarak İndirilmiştir?

- Kimin dini? Kimin Kitabı? Kimin Meali?

- Evliya Kelimesinin geçtiği Ayetler

- Şimdiye Kadar Yaşanan İslam

- Ayın Yarılması Diye Bir Mucize Yoktur

- Kabe Dikili Taş Değil mi?


Up | Down | Top | Bottom
 
Şu da emredildi: Yüzünü dine bir Hanif olarak çevir. Sakın müşriklerden olma.

Yunus Suresi 105

Ben bir Hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.

Enam Suresi 79

İbrahim ne bir Yahudi idi, ne de bir Hıristiyan. O sadece hanif bir müslümandı. O müşriklerden değildi.

Ali İmran Suresi 67

Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlıbaşına bir ümmetti; bir Hanif olarak Allah'ın önünde eğiliyordu. Müşriklerden değildi.

Nahl Suresi 123

De ki Allah doğrusunu söylemiştir / vaadinde sadıktır.Haydi artık Hanif olarak İbrahim'in Milleti'ne uyun! Müşriklerden değildi o.

Ali İmran Suresi 95

Allah'a ortak koşmadan, Hanifler olarak... Allah'a ortak koşan kişi, gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgar onu uzak bir yere fırlatıp atıyor gibidir.

Hacc Suresi 31


Up | Down | Top | Bottom

HABERLER

 

 








 

 

  Hanif Islam

 

Alıntılar, Makaleler
 Hanif Dostlar Ana Sayfa -> Alıntılar, Makaleler
Konu Konu: Biz Doğru Yaşamak İçin... Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazanlarda
Gönderi << Önceki Konu | Sonraki Konu >>
savasen
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 24 eylul 2005
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 331
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı savasen

“Biz, Doğru Yaşamak İçin, Kur’an’ı Doğru Anlamak İsteriz”

 

Röportaj: Elif Öztemiz


Konuşan: Mehmet Yaşar Soyalan

 

Türkiye’de uzun yıllardır Kur’an çalışması yapan ve Kuranı anlamaya çalışan biri olarak ‘Kuranı anlama süreci’ diyebileceğimiz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Kahir ekseriyetin o günlerden bu günlere Kuran’a ve ‘Kur’an’ın sahih anlayışına’ davet edenlere karşı takınılan genel tutumundan bahsederek başlayalım…

 

Mehmet Yaşar Soyalan: Kur’an bizim hayatımıza gerçekten rehber olan ve ışık tutan bir kaynak. Ama o kaynakla bizim aramıza yüzyıllardır duvarlar örülmüş, engeller konmuş. Dolayısıyla bizim o kaynaktan yeteri kadar ışık / aydınlık alamadığımız bir gerçek. Ama bunun sorumluluğunu da her zaman tarihteki atalarımıza atıp, onları suçlamaya hakkımız yok. Her dönemden insanın bunda az çok payı var. Kur’an-ı Kerim elimizde bir metin olarak duruyor. Bu metne yönelmemiz lazım. O metni okumamız, anlamamız lazım.


Ancak şunları unutmadan: O metinle bizim aramızda 1500 yıllık bir mesafe var. O mesafeyi nasıl kapatmalıyız? Şimdi Kur’an-ı anlayabilmemiz, hayatımıza aktarabilmemiz aradaki mesafeyi doğru bir şekilde izah ederek, doğru yorumlayarak kapatmaya bağlı. Aradaki 1400 küsür yıllık mesafeyi yok sayarsak bir çok sıkıntı ile karşılaşırız. O mesafeyi hesaba katmadan, ‘Kur’an bana bugün inen bir metindir’ diye düşündüğümüz zaman nazil olduğu süreci ve şartları ortadan kaldırmış oluruz. Dolayısıyla hem o günkü sosyal ortamı, hem sahabeleri hem de peygamberi yok saymış oluruz. Yani Kur’an’ın üzerine nazil olduğu Sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik ortamı da kaldırmış oluruz.

 

Dolayısıyla o kültürden bağımsız ele alınacak bir Kur’an Allah’ın bize vahyettiği ‘rehber Kur’an’ değil farklı bir “Kur’an” olacaktır. İşte bunun için Hz. Muhammed’e gelen Kur’an’ı iyi anlayabilmemiz için öncelikle o dönemi iyi anlamamız lazım. O döneme dair bir empati yapmamız lazım. O döneme gitmemiz o dönemin şartları içerisinde Kur’an-ı anlamaya çalışmamız lazım. Anlattıklarımın karmaşık hale gelmemesi için şöyle anlatayım: Sorun sadece o 1500 yıllık mesafeden kaynaklanmıyor. Bizden kaynaklanan sorunlar da var. Kur’an karşısında bizim iki temel sorunumuz var. Birincisi bu 1500 yıllık mesafe, ikincisi zihnimizdeki algılarımız. 1500 yıllık mefafe malum. Diller, dolayısıyla kelimeler insanlar gibidir. Zamanlar gelişir ve değişirler, yeni anlamlar kazanırlar. Kur’an kelimeleri de böyle. Bir çok kelime ve kavram zaman içerisinde yeni anlamlar kazanmış. İkincisi, bizim zihnimiz boş değil. Beynimizde binlerce kelime var. Eşyayı ve çevreyi bunlarla algılarız. Bu durum Kur’an okurken de söz konusu. Yani, Kur’an okumaya başlamadan önce bir din algımız, bir Allah algımız bir ahiret anlayışımız bir resul anlayışımız var. Çok zaman Kur’an ayetlerini bizde hazır olan bu algı çerçevesinde anlarız. Bu algıyı bize çevremiz yükler. Dolayısıyla çevremizin din anlayışı bizi yönlendirir. Kur’an’ı da bu anlayış içerisinde okuruz. Okuduklarımızı hazır algımıza göre değerlendiririz. Böyle olduğu içindir ki insanlar bir ayeti veya sureyi okuduklarında çok farklı şekillerde anlıyorlar. Burada öne çıkan aslında Kur’an ayetleri değil kendi anlayışlarıdır.

Örnek verecek olursak: Mesela bugün, Allah, peygamber, melek, gökyüzü, yıldızlar dediğimiz zaman, evren dediğimiz zaman Kur’an’ın indiği dönemdeki insan gibi mi algılıyoruz? Yine kavramlara kelimelere inerek devam edelim: Şefaat, rahmet, hikmet, bereket dediğimiz zaman; kâfir, fasık dediğimiz zaman; şeytan, cennet, cehennem dediğimiz zaman Kur’an’ın indiği dönemdeki insanlar gibi mi algılıyoruz? Hayır, herkes kendi zihin yapısı çerçevesinde anlayıp yorumluyor. Geleneksel bir kültür içerisinde yetişmiş isek Kur’an’ı da yetiştiğimiz şartlar içerisinde anlıyoruz, farklı bir kültür içerisinde yetişmiş isek o kültürün kodlarına uygun olarak anlıyoruz demektir. Bunların hangisi gerçek Kur’an. Belki de hiç biri. Dediğimiz gibi insanlar çevrelerindeki olup bitenleri hazır algılarına göre görürler. Kur’an’ı da zihinlerinde hazır buldukları bu doğru – yanlış kelime ve kavramlarla okurlar. Başka türlüsü zaten mümkün değil. İşte insan burada sorgulayıcı olması azım. Kendi hazır kabullerinin mutlak doğru olmadığını, yanlış olabileceğini düşünmesi lazım. Bunu sorgulamanın bin bir türlü yolu var.

 

İşte Kur’an’ı anlamamamızın önündeki bu iki temel sebebi bir şekilde aşmamız lazım. Bu konuda neler yapılabileceğini ‘Meal Okuma Kılavuzu’ adlı kitabımda bütün boyutlarıyla tartıştım. Kur’an-meal farkından başlayarak, Kur’an’a/meale nasıl yaklaşmalıyız, aradaki engelleri nasıl kaldırabiliriz, belli başlı sorunlar ve engeller nelerdir? Hepsini tartıştım ve bazı önerilerde bulundum. Biz Kur’an’a doğru yaklaşmazsak doğru anlayamayız. Doğru araçları kullanarak doğru bir şekilde yaklaşmamız lazım. Kur’ana yaklaşmadan önce kendimizi tartmamız lazım. Biz Kur’anı anlamaya hazır mıyız? Kafamız ona müsait mi?

 

Herkesin kafasında bir düşüncesi ve bir dini var. Oradan Kur’ana bakarak kafasındakini meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu bakış açısıyla okumaya çalıştığımız zaman okuduğumuz Kuran ne kadar ‘Kur’an’ olabilir ki? Bu aldığımız bilgi ve fikirler ne kadar Kur’an’dan olur. Bunu tartışmalıyız. Onun için beynimizi sorgulayıcı araştırıcı hale dönüştürmemiz lazım.

 

Bulunduğumuz yerle ilgili sıkıntılarımı yoksa Kur’an bize farklı şeyler söylemez. Kur’ana yaklaşmadan önce bulunduğumuz konumdan rahatsız olmamız lazım. Kur’an’dan bizi doğru yönde değiştirmesini, dönüştürmesini talep etmemiz lazım. Bizim içerisinde bulunduğumuz konumu meşrulaştırmasını değil. Kur’an’dan ne talep edersek onu buluruz.Kur’an’dan içinde bulunduğumuz durumu meşrulaştırmak istersek belki bizi rahatlatacak cevaplar bulabiliriz. Bunu herkes yapabilir. Bir marksistin düşüncelerini destekleyecek doneler de bulunabilir Kur’anda. Bir kapitalistin, bir faşistin, bir milliyetçinin düşüncelerini destekleyecek doneler de bulunabilir. Kısacası herkes kendi bakış açısınca kullanabileceği malzemeler bulabilir onda. Acaba bu Kur’an’mıdır? Bunlar çok zaman Kur’an ayetlerinin anlamının tahrif edilmesi sonucunu doğruyor. Dolayısıyla önce ‘biz nasıl bir insan?’, ‘nasıl bir Allah?’algıladığımıza, tanımladığımıza bakmamız lazım. Temel olarak ne istediğimizi bilmemiz lazım. Bunun için de Kur’an’a doğru yaklaşmalıyız.

 

Başa dönersek, Kur’an’la bizim aramızda bir mesafe problemi, bir de kendimizden kaynaklanan sorunlarımız var. Şimdi bu sorunları hallettiğimizi varsayalım. Kendimizi eleştirdik ve Kur’anı anlamaya hazır hale geldik. Ve Kur’anla bizim aramızda 1500 sene olduğunu fark ettik. Kelime ve kavramların sonradan yeni anlamlar kazandığını ve Kur’an’daki anlam dünyasından oldukça uzaklaştığını farkettik. Bir örnekle açıklayalım. ‘Fısk’ ve ‘hikmet’ kavramlarını ele alalım. ‘Fısk’ kelimesi, Kur’anın indiği dönemde, taşmak yoldan çıkmak, fışkırmak anlamında kullanılıyor. ‘Fıskıye’de aynı kökten gelmekte… Fıskıye de nasıl ki sular fışkırır taşarsa, fısk kelimesi de insanın doğru yoldan saptığını ifade eder. Yani isyanı, yoldan çıkmayı, rayından çıkmayı, akan ırmağın taşmasını ve farklı bir mecraya gitmesini ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de genellikle bu anlamda, kâfirle eş anlamlı olarak kullanılır. Yani kâfiri tanımlayan kelimelerden bir tanesidir ‘fısk’. Oysa günümüzde ‘günahkâr Müslüman’ anlamında kullanılır. Bu anlamda kullanılmasının elbette, tarihsel, siyasal bir sürü neden var. ‘Hikmet’ kelimesi de böyle. ‘Hikmet’ kelimesi Kur’an-ı Kerim’de vahiyle, yani ilahi kelamla ilişkili olarak kullanılır. İlahi kelamın hukuka, uygulamaya yönelik boyutunu vurgulamak için kullanılır. Oysa bugüne baktığımızda ‘hikmet’ üç farklı anlamda kullanılıyor. İlki felsefe; ikincisi gayrı metluv vahiy yani hadis. Bir de kavrayış anlamında kullanılıyor. Belki ‘kavrayış’ anlamıyla kelimenin kök anlamı arasında bir ilişki var ama diğerlerinin hiçbir ilişkisi yok. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’deki hikmet kelimesinin kullanımı vahiyle ilişkili.

 

Bu, sadece iki örnek. Oysa bütün Kur’an kavramların başına buna benzer şeyler gelmiş. Bu sadece Kur’an ile veya Arapça ile sınırlı bir durum değil. Bütün diller için söz konusu. Elbette Türkçe için de söz konusu. Konunun gereği gibi anlaşılabilmesi için Türkçe ile ilgili bir örnek vereyim. 1920’lı yıllar. Cumhuriyet Gazetesi’nde şöyle bir haber var: “Türkiye’de türban yaygınlaşıyor.”. Yıl 1986. Hürriyet Gazetesi’nde bir haber; ‘Türkiye’de türban yaygınlaşıyor.’ Kelimesi kelimesine aynı haber. Biri 1920’li yıllarda, diğeri 1980’li yıllarda. Bugünden bakarak iki haberi de okuyalım. 1920’li yıllarda da benzer bir durum söz konusu imiş yani o gün de bu gün olduğu gibi bir “türban sorunu”, “tehlikesi” varmış. ‘Hayret, türban o günden başlamış yaygınlaşmaya. “Demek ki o zaman da kadınlar başını yoğun olarak örtüyorlarmış, o zaman da böyle bir “tehlike(!) sözkonusuymuş” dersiniz. Ancak bu büyük bir yanılgı. Çünkü 1920’li yıllarda herkes zaten çarşaflı. En batıcısından en laiğine kadar böyle. Hatta gayrimüslim kadınları bile ayın şekilde örtülü. Sokakta başı açık kadın görmek neredeyse imkansız. Tek tük türbanlı kadınlar ortaya çıkmaya sokaklarda caddelerde boy göstermeye başlamışlar. O dönemde türban kapanmayı, başı örmeyi, başka bir deyişle dindarlaşmayı değil, batılılaşmayı anlatıyor. Dindarlığın zayıfladığının işareti olarak görülüyor. Yani, “Türkiye’de kadınlar batılılaşıyor.” Denilmek isteniyor. Kısacası ö dönemde türban, çarşaftan, başörtüsünden açılmaya giden bir süreci ifade ediyor. Oysa günümüzde durum tamamen tersi; islamlaşmaya giden bir süreci anlatıyor. Şimdi bakın değişen sadece kavramlar değil konular da ne kadar değişiyor. Olaylar bakış da ne kadar değişiyor. Sanırız bu konu, bize, Kur’an’daki kelimelerin durumu hakkında bir fikir verebilir. Demek ki sadece kelimeleri bilmek kelimelerin içerisini doldurmak yetmiyor. Olayları, tarihi süreci de bilmemiz gerekiyor. Dolayısıyla Kur’anı anlayabilmek için Kur’anın indiği dönemi bütün boyutlarıyla, sosyo-politik, sosyo-kültürel hatta duygusal bütün boyutlarını bilmemiz gerekiyor. Kimin, kiminle ne tür ilişkileri var? Çevre devletlerin diğer devletlerle ne tür ilişkileri var? Ticaret ilişkileri ne boyutta… Eğer Kur’an’ın mesajlarını tüm boyutlarıyla kavramak istiyorsak bunları bilmemiz, nüzul dönemi ilişkilerini incelememiz gerekiyor.

 

Tüm bunları halk için söylemiyoruz ama en azından bu işe birazcık kafa yoran, gidip insanlara dini anlatan, ‘Allah şöyle söylüyor’, ‘Allah’ın dini budur.’ diyen insanların bu kadarını yapması gerekir. Vahyin, yani elinizdeki metnin nasıl bir metin olduğunu bilmeniz gerekir.

 

Hocam, bu konuyu teferrutlı bir şekilde izah ettiniz. Elimizdeki metni “nasıl anlayacağız” konusuna gelebilir miyiz?

 

Bunun için öncelikle elimizdeki metnin nasıl bir metin olduğunu bilmemiz gerekir. Öncelikle Kur’an kelime ve kavramlarının günümüzde yeniden inşa edilmiş olduğunu ve biz Kur’anı kendi inşa ettiğimiz veya bizden önceki atalarımızın inşa ettiği kelimelerle anlamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla bu durumda anladığımız her zaman Kur’an olmuyor. Allah, Peygamber, Hikmet dediğimiz zaman kendi kafamızdaki peygamberi kendi kafamızdaki hikmeti, kendi kafamızdaki kafiri, kendi kafamızdaki cenneti, mümini, Muhammedi anlıyoruz… Peki, bu ne kadar sağlıklı görünüyor size! Bu okuyuşumuzla Allah’ın ayetini gerçekten okumuş olur muyuz? Ayrıca Kur’an’ın Peygamberimize yazılı bir metin olarak ve bir anda gelmediğini hepimiz biliyoruz. Bu fark çok önemli. Biz böyle demekle beraber, Kur’an’ın yazılı bir metin veya bir bütün olarak vahyedilmeyişinin ne anlama geldiğinin idrakinde değiliz. Aradaki farkı çok iyi kavramamız lazım. Kimsenin gözünü korkutmak istemiyorum ama en azından Kuran hakkında İslam hakkında konuşup, yazanların bilmeleri gereken bilgiler bunlar. Yoksa böyle bir iddiası olmayan kişi işçin söylemiyorum. Böyle bir iddiası olmayan bakkal, manav, esnaf herneyse iyi hazırlanmış bir mealle, bir tefsirle de yetinebilir.

 

Geleneksel kültürde Kur’an’ı okumak için bazı şartlar sıralanıyor; halk arasında abdestli olmak, havas arasında da nasih-mensuh’u, muhkem-müteşabihi, zahir-batini bilmesi gibi mesala… Bunları bilmeyenlerin Kur’anı anlayamayacağı ifade ediliyor. öncelikle halk arasında yaygın kanaati ve bunun ne tür bir tarihi birikimle bugünlere geldiğine değinelim isterseniz.

 

Elbette, ancak bundan önce açmamız gereken bir konu var. Az önce temas ettim. Birincisi şu elimizdeki metin Allah’tan resulü Muhammed’e iki kapak arasında yazılı olarak gelmedi. İkincisi 23 yıllık bir zaman diliminde geldi. Allahu Teala’nın iradesi, dilemesi sonucunda Hz. Muhammed, vahyi beyninde-kalbinde buluyor. Diyor ki; ‘bana Allah’tan vahiy geldi’, ‘bana Allah seslendi’. ‘Bu söz bana ait değil, bu, bu söz/sözler Allah’a ait.’ diyor. Bunu insanlarla paylaşıyor. Bu sözlerin, kendi sözleri değil, Allah’ın sözleri olduğunun farkında.

 

Peygamberimiz de bunun farkında onu dinleyenler de bunun farkında. Elimizdeki bu metin sözel bir metin. Allah’tan yazılı olarak gelmemiş veya Peygamberimiz bunu yazılı olarak deklere etmemiş, insanlara okumuş. İnsanlar da o vahyi, onun ağzından dinlemişler. Ayrıca, hepsi bir defada da gelmiş değil, yirmi üç yıllık bir süreç içerisinde gelmiş bir metin bu. Şimdi biz önce bunun böyle bir metin olduğunu bilmemiz lazım. Şimdi sizin sorunuza gelelim. Bu metin, Allah tarafından kağıt üzerine yazılı maddi, elle tutulur bir nüsha olarak indirilmediği için Allah’ın ağzından çıkan sözü istesen de tutamayacağın için ona abdestli veya abdestsiz dokunmak gibi bir durum zaten söz konusu olamaz. Ortada elle tutulacak bir metin yok. Yani ete kemiğe bürünmüş, harfe, rakama, sayıya, kağıda bürünmüş bir metin yok; bir söz var o konuşuluyor, bu da Kur’an. Buna dokunmanız mümkün mü? İster abdestli olun ister abdestsiz olun. Allah resulünün ağzından çıkan metin böyle bir metin. Daha sonra kâğıtların, papirüslerin, derilerin, kemiklerin üzerine yazılmış vs… Diyelim ki bir ceylanın derisine ve boğa kemiğine yazıldı, o zaman ceylanın derisine veya boğanın kemiğine dokunmak için abdest almak mı lazım. Bu çok daha sonraki yılların problemi, Kur’an ile ilgili bir problem değil. Bunlar, daha sonraki yıllarda toplumun Kur’andan uzaklaşması sonucunda yaşanan travmalar sonucunda oluşmuş bir anlayışın ürünü… Çoğunun nedeni de ekonomik ve siyasi… Dolayısıyla Kur’an’ı onlardan ayrı tutmak lazım. Şu tartışılabilir; Müslümanlar bu hale nasıl geldi? Müslümanlar Kur’an’ı niye böyle algılıyorlar diye konuşabiliriz. Bu ayrı bir tartışma konusu. Bu da çok önemli. Nerden nereye geldik? Peygamberin nesline ne oldu?

 

Peygamberimizin vefatından elli sene, yüz sene sonrasında ne oldu da Müslümanlar bu hale geldi diye sorabiliriz. Bunları da bilmemiz lazım. Bunları bilmezsek de Kur’an’ı doğru anlama şansına sahip olmadığımız kanaatindeyim. Çünkü kelimelerin kazandığı yeni anlamlarla bu yaşananlar arasında doğrudan bir ilişki sözkonusu.

 

Peki ‘ilim ehli’ arasında Kur’an’ın okunması veya anlaşılması için bir takım şartların zorunlu kılınmasını neye bağlıyorsunuz?

 

Az önce söylediğim gibi, bu konuyu da Peygamber sonrası dönemde yaşananlarla ilgili olarak değerlendirmeliyiz. Peygamberimizin vefatından sonra Müslümanların yaşadığı sıkıntıların sonucunda oluşan siyasi ortamla ilgili tüm bunlar… Peygamberimiz ve sahabeler döneminde bu tür bir sorun var mıydı, öncelikle buradan başlamamız gerekir. O dönemlerde “Kur’an’ın şurası anlaşılmaz, şurası anlaşılır, şunlar anlar şunlar anlamaz şurasını havas anlar şurasını avam anlamaz, toplum anlamaz” gibi bir sıkıntı var mıydı? Herkesin ittifakla söylediği gibi böyle bir durum yok. O dönemde, kafir, mü’min, zengin fakir, esnaf tüccar herkes anlıyor. Bunlar, Kur’an’dan kaynaklanan problemler değil. Kur’an’la ilgili sorunlar değil bunlar. Bunlar, insanların Kur’an’dan uzaklaşmasıyla, insanların dünyevileşmesiyle, mistikleşmesiyle, farklı toplumsal ve kültürel yapılara dönüşmesiyle ilgili bir sorun. Kur’an değişmiyor, insanlar değişiyor. İnsanların, kültürleri, algıları değişince Kur’an’ı da kendi algı ve kültürlerine dönüştürmeye çalışıyorlar. Sıkıntıların esas nedeni bu… Siyasi etkileri gözardı etmememiz lazım. Başta da söylemiştik insanlar kendi düşüncelerini meşrulaştırmak için Kur’anı malzeme olarak kullanıyorlar.

 

Bu tür sorunların yoğun olarak yaşandığı durumlarda bu fikri ve yaklaşımdaki tıkanıklığı aşmak için ne yapmak gerekir?

 

Bir defa Kur’an’ın ne olduğunu, nasıl bir metin olduğunu ortaya koymanız lazım. İkincisi Kur’anın metodolojisini ortaya koymamız lazım. Yöntemini ortaya koymamız lazım. Kur’an-ı Kerim gerçekten entelektüellere veya filozoflara hitap eden bir metin mi? Hayır bana göre Kur’an-ı Kerim, toplumun geneline, ortalama insana hitap eden bir metin. Kur’an’ı, indiği dönemde toplumun geneli anlıyordu. Köleler de anlıyordu tüccarlarda anlıyordu şairler de anlıyordu okuma yazma bilmeyenler de anlıyordu. Üç – beş Bedevi’nin “beyaz iplik siyah iplik” gibi bazı sorular sormaları onların zahiri algılamalarıyla ilgili bir durum. Kur’an7ın genel muhataplarını bağlamıyor. Özellikle vurgulamak lazım, Kur’an’ı Kerim çöle inmedi. Kur’an’ı Kerim, Mekke ve çevresine indi. “Ümmü’l-Kura” ve çevresine indi. Nedir ümmül kura ve çevresi? Mekke ve çevresi, Medine ve çevresi, Taif ve çevresi… Şimdi Kur’anın bir Mekke, bir de Medine serüveni var. Mekkeliler ticaretle uğraşıyorlar, yerleşik kültüre ait bir şehir. Medineliler de tarımla uğraşıyor. Ama yine yerleşik bir kültüre sahipler. Medeniyetler zaten yerleşik kültürler üzerinden inşa edilir. Bedeviler, göçebeler medeniyet inşa edemezler. Kur’an-ı Kerim’de kendine Ümmül Kurayı seçmiş. Ümmul Kur’a’daki dil algısı ile bedevilerdeki yani çöldeki dil algısı birbirinden farklı. Çöldeki dil zahiri, somut bir dil. Şehirdeki dil biraz daha elastiki. Sembolik anlatımlar var, zahiri anlatımlar var, soyut var, somut var, mecaz var vs… Çöldeki insan 300 – 500 kelimeyle konuşur, diğer kelimeler de genellikle aynı şeyi anlatır. Örneğin deveyi anlatan yüzlerce kelime var. Üstelik kelimelerin hemen hemen hepsi somut anlamlarla sınırlı olarak kullanılıyor. Bunu bugün köyde yaşayan insanların dil algısıyla yüzlerce yıldır bir şehirde, bir kültür havzası içinde yaşayan insanların dil algısını karşılaştırarak kavrayabiliriz, kıyas edebiliriz. İşte birisi üçyüz kelimeyle konuşur birisi otuz bin kelimeyle konuşur. İşte Mekke ve Medine’de durum böyle. Buralarda kelimeler hem soyut hem de somut anlamlarıyla birlikte var. Ancak çölde sadece somut anlamları söz konusu. Bilirsiniz, Kur’an-ı Kerimde oruçla ilgili olarak ‘Beyaz iplik siyah iplikten ayrılıncaya kadar….’ diye bir ifade var. Mekke ve Medine’deki insanlar, yani yerleşik kültürdeki insanlar bunu anlıyorlar, bir sorun, sıkıntı yok. Bunun bir mecaz olduğunu ve alaca karanlığa karşılık geldiğini biliyorlar. Ama hayata hep maddi tarafından bakan biri bunu anlamakta zorluk çekiyor. Hemen yastığının altına biri siyah biri beyaz iki ip koyuyor. Bu tür örnekleri hesaba katmazsak toplumun genelinin Kuran ne diyorsa anladığını söyleyebiliriz. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim Ebu Cehil’in Kur’an’ı anlamasıyla Ebu Bekir’in Kuranı anlaması arasında nicelik açısından hiçbir fark yok. Ebu Bekir Kuranı anladı ve iman etti, Ebu Cehil de anladı ve inkar etti. İnanan anlayarak iman ediyordu, inkâr eden de anlayarak inkar ediyordu. Bunu bir defa peşin peşin kabul etmemiz lazım. Bugüne geldiğimizde durum biraz farklılaşıyor. Toplum, Kur’an’ın ortamından, ruhundan, dilinden uzaklaşmış. Ülema denilen kesim ayrı bir dil oluşturmuş. ‘Din dili’ diye ayrı bir dil oluşturmuş. Kur’an’ın indiği dönemde ‘din dili’, ‘halk dili’, ‘ticaret dili’ diye bir ayrım yok hepsi aynı. Hepsi aynı olduğu için kimse anlamakta zorluk çekmiyor. Hepsi bir bütün ve Kur’an-ı Kerim o dil üzerine gelmiş.

 

Ancak sonraki yıllarda durum değişmiş. Dil değişmiş, algılar değişmiş, anlayışlar değişmiş, davranışlar değişmiş, yaşayış değişmiş. Onun için ulemaya din adamlarına çok büyük işler düşüyor. Kur’an’ı halkın anlayacağı hale getirmeleri gerekiyor. Şu an sıradan insanlar da meali aldığında bir şeyler anlayabilir. Allah nedir, peygamber nedir, ahiret nedir?… Ama Kur’an’la ilgili birçok konu, mesela, ahiret, peygamber, hukuk, Allah gibi… Bunlar ve benzeri terim ve deyimlerin yeni içerikleri Kur’andan bağımsız bir şekilde oluştuğu için layıkîyle anlaşılamıyor.

 

Bir de insanın bulunduğu konum ile sorumluluğu arasında bir ilişki var. Peygamberin yakınında olan birisi ile bir köyde yaşayan birisi araksında sahip olduğu sorumluluklar açısından fark var. Bu her dönem için böyle. İnsanlar sahip olduklarıyla sınanırlar. İnsanların sorumluluğu sahip olduklarıyla orantılı. Bu durum Peygamberimiz dönemi için de söz konusu. Peygamberin döneminde de bunu örnekleri var. Çölden bir insan kendisine geliyor ‘neler yapması gerektiğini’ soruyor. Peygamberimiz de, ‘Allah’a inanacaksın, ahirete inanacaksın, şirk koşmayacaksın, iyi amel işleyeceksin, yalan söylemeyeceksin vs’ diyor. Durum bugün de böyle aslında. Bizim de halka bunu önermemiz lazım. Bu insanların alim olmalarını değil, doğru insanlar olmaları, Allah’ı doğru anlamaları, hayatı doğru yaşamaları, doğru işler yapmaları konusunda yardımcı olmamız gerekir.

 

Kur’an’ın bugün insanların hayatında veya toplumda yeterince yer etmemesini bu sebeplerle mi açıklıyorsunuz?

 

Bu anlattıklarımız sebeplerden bir kısmını oluşturuyor. Kur’an çok uzun yıllardır toplumun hayatından çıkmış durumda. Hz. Peygamber’in vefatından kısa bir süre sonra, Hz. Osman’ın katledilmesi Hz Ali, Hz. Aişe arasındaki Cemel Savaşı, Hz Ali Muaviye arasındaki savaşlar ve sonrasında yaşananlar, toplum zihninde büyük travmalar yaratmış. Zihinleri, yaşantıları, anlayışları alt üst olmuş. Kur’an’ın toplumların hayatlarından çıkmasını ta o dönemlere götürmemiz lazım. 1400 – 1450 yıldır Kuran bu toplumun hayatında zaten yok. Bugünün sorunu değil ki bu. Şöyle düşünelim. Osman zamanında Kuran 4 nüsha, sonra 7 sonra 10 nüsha halinde çoğaltılıyor… Peygamber döneminde Kuranı ezberleyenler var. Bunlardan bir kısmı şehit olmuşlar. Sonraki dönemlerde de yeni hafızlar oluyor. Ama yeni hafızlar kelimelerin fotoğrafını çekiyorlar sadece. Anlamından, ruhundan, nasıl hayat verdiğinden ve insanı nasıl inşa ettiğinden, günlük bir hayatın nasıl oluşması gerektiğinden, uzaklar. Peygamber dönemi gelenekleri, o dönemin ruhu yaşatılamıyor. Hocanın ağzından çıkanı veya yazılı olanı kaydediyor. Ses veya görüntü olarak. Oradakileri sadece matematiksel şifreler gibi ezberliyor. “Elif lam mim zalikel kitabu lareybe fih” diye ezberliyor. Buradaki bu ifade, ne diyor, hangi problemi çözüyor, günlük hayattaki hangi olaya karşılık geliyor, bunu bilmiyor. Bu ezberleme işi de çok önemli… Kur’an-ı Kerimin değişmeden günümüze kadar ulaşmasında en etkili yolun onun ezberlenmesi olduğunu düşünüyorum. Ama Kur’an’ın hayatın içerisinde olmasına önemli bir katkısı olmamıştır bu durumun.

 

Şöyle bir durum var hocam, bugün Müslüman birey veya gruplara ‘müslümanların içine düştükleri bu sıkıntılı hal neyden kaynaklaniyor?’ diye bir sorsanız, İslam’dan uzaklaşmak ve Kur’an’ı hakkıyla anlamamak olarak cevaplayacaklardır. Bu cevap Kur’an’a işaret etmesine, sağlıklı bir arayışa işaret etmesine rağmen bir ‘istikametsizlik de’ dikkati çekiyor? Bunu nasıl açıklayacağız? Bu ayrışma Kur’an okuyan ve özellikle anlamaya çalışan bir kesim olduğu için söylüyorum, ‘meal’ okuyanlardaki bu ayrışmanın sebebi nedir?

 

Bunu bir iki nedenle izah etmek çok zor. Yüzlerce nedeni olabilir. Bunların en önemlisi, hayat algımızın Kur’ana göre şekillenmemesinden kaynaklandığıdır. İslam’dan uzaklaşmak çok soyut bir kavram. Hangi İslam? Çok farklı İslam anlayışları var. Ahmet’in anladığı İslam, Şii’nin anladığı, Sünni’nin İslam anlayışı vs… İlmihal kitaplarındaki İslam mı? Hangisi? Şimdi İslam’dan uzaklaştık da bundan 1400 sene önce, 1000 sene önce, 500 sene önce çok mu yakındık İslam’a. Biraz neresinden baktığınıza bağlı. Ben tam tersini söyleyeceğim. Son 100 veya 70 – 80 yıldır, İslam’ın peygamber sonrası döneme göre daha iyi anlaşıldığı hatta daha iyi yaşandığı dönemler olduğu kanaatindeyim. Osmanlı, Emevi, Abbasi, Selçuklularla kıyaslarsak İslam anlayışımızın o dönemdekinden daha iyi olduğu kanaatindeyim. Dolayısıyla ‘hangi İslam’ dememiz çok önemli. İslam’dan uzaklaştığımız için bu haldeysek, bu doğru bir değerlendirme olmaz. Kölelik, sıkıntı, adaletsizlik daha önce de vardı ve bugün de devam ediyor. İnsanların fakirliğiyse sorun olan ve Müslümanlar bunlardan sorumluysa, açıklık saçıklıksa sorun ve Müslümanlar bundan da sorumluysa veya Müslümanların siyasi anlamda büyük güçler karşısında Türkiye’de, Irak’ta, Afganistan’da dünyanın başka yerlerinde kâfirler tarafından eziliyorsa bu daha farklı değerlendirilmesi gereken bir şey. Müslümanların siyasi anlamda güçlü olduğu dönemlerde İslam çok güçlü değildi. Peygamber dönemi gelenekleriyle kıyasladığımızda, Peygamber efendimizin ortaya koyduğu pratikler göz önünde bulundurulduğunda bu dönemlerin algı ve pratikleriyle örtüştüğünü söyleyemeyiz. Emeviler döneminde zulmün beşi beş para. Haccac-ı Zalim Kabe’yi yıkıyor. Medine’yi işgal ediyor. Bir rivayete göre Medine’de on binlerce Müslümanı çoluk çocuk demeden katlediyor. Kadınlarını pazarlarda satıyor. İslam algısı budur Abbasiler döneminde şu anki İslam coğrafyasının kat kat fazlası neredeyse tüm dünyanın üçte biri Müslümanların elindeydi ama benzer sıkıntılar söz konusuydu.. Şimdi bunun için bunu iyi tespit etmemiz lazım. Bizi Kur’an’dan uzaklaştıran binlerce şey var. İslam algımızın Kur’an’a uygun olmasını istiyorsak Kur’an’a uygun yeni bir zihin inşa etmemiz lazım. Bunun için de Kur’an’ı doğru anlamak lazım. Kuranı doğru anlamak da Kur’an’ın indiği dönemi iyi anlamakla mümkün olur. Nüzul ortamını yok sayarsak, yeni bir İslam inşa etmiş oluruz. Bunun Kur’an’a uygun olup olmadığını nasıl tespit edeceğiz.

 

Burada şunu sormak istiyorum: Peygamber sonrası döneminden başlayarak günümüze İslâm’ın hakkıyla anlaşılmadığı ve yaşanmadığını söylüyorsunuz. Peki, insan gerçeği o günden bugüne değişmemişken ve de değişmeyecekken - toplumsal anlamda – “İslâm’ın bundan sonra da layıkıyla anlaşılmayacağı, güçlü olduğumuz zamanlarda da biz bu işi becerememişiz, elimize yüzümüze bulaştırmışız, dolayısıyla bireysel olarak İslâm’ı anlamaya gayret edeceğiz Kur’an’ın hedef olarak işaret ettiği hayat dediğimiz şeyde budur zaten” gibi bir sonuç çıkar mı bu söylediklerinizden?

 

Hayır, söylediklerimden böyle bir sonuç çıkmaz. Şunu demek istemiyorum. Önceki dönemlerde Kur’an’ı anlamaya, yaşamaya çalışan hiç kimse hiçbir grup, toplum olmadı demiyorum. Hakkı söyleyen, Kur’an ruhunu canlı tutmaya çalışan hem birey bazında hem de toplum bazında yapılar az da olsa daima buluna gelmiştir. Biz de bir çok şeyi onlardan öğrendik. Biz genelleme yaptığımızda, toplumun genelini hesaba kattığımızda büyük sorunların olduğunu, devleti, gücü elinde bulunduranların Peygamberimizin uygulamalarını göz önünde bulundurmadıklarını söylüyoruz. Egemen düşünce ve kültürden söz ediyoruz. Yoksa İslam’ı yaşayıp anlamaya çalışan zayıf da olsa bir damarın daima mevcut olduğunu söylüyoruz. İşte bu damar belki bugün bin yıl sonrasının en etkili dönemini yaşıyor diyebiliriz. Bu damar insanların teveccühüne mahzar olduğunda, toplumdaki her tür adaletsizlik ve haksızlıklar son bulabilir. Kur’an’ın ortaya koyduğu hedefler gerçekleştirilebilir. Bir de konuya şu açıdan bakmak gerekir. Biz Allah karşısında bireysel olarak yaptıklarımızdan sorumluyuz. Her birey sorumluluğunun bu şekilde olduğunun bilincine vardığında bilinçli bireylerden oluşmuş bir toplum kurulmuştur demektir zaten. Esas olan kimlik ve kişilik sahibi bireylerin oluşabilmesidir. Bireyler oluşursa, kendi toplumsal ortamlarını da inşa ederler. Birey olmadan toplum olmaz. Sahih bir anlayışa sahip birey de ancak Kur’an’ı sahih bir şekilde anlayıp yaşamasıyla mümkün olur.

 

Bugün ‘Kur’an’ı anlamak kastıyla okuyanların’, ‘sair sebepler dolayısıyla Kur’an okuyanlara’ göre farketması gereken pratikler ne olmalıdır?

 

Bugün, aynı gelenek içerisinde yetişmiş insanlarda olduğu gibi Kur’an/meal okuyanlar da farklı farklı noktalar da. Kur’an’ı entelektüel bir zevk olarak okuyup üzerinde çalışmak bizi çok farklı bir noktaya götürmez. Kur’an üzerinde çalışan bir çok müsteşrik olduğunu biliyoruz. Kur’an’a bütünüyle bir müsteşrik gibi yaklaşmamamız gerekir. Onu bir laboratuar objesi olarak görmememiz gerekir. Biz Kur’an’ı doğru yaşamak için doğru anlamak isteriz. Kendimizi Kur’an’ın temel ilkeleriyle ahlaklandırmazsak doğru bir yere varamayız, varamayacağız da. Şimdi Kuran’ı elimizdeki mealin mota-mot kendisi sayarsak, ayetlerin bağlamını kavramadan tombala çeker gibi ayetleri çekip “Allah böyle diyor” dersek yanlış yapmış oluruz. Öncelikle Kur’an-ı Kerim’in temel hedeflerini belirlememiz lazım. Kuran bizden ne istiyor?: Önceki kitaplar ne istemiş ise onu. Öncelikle şunu belirtmeliyim: Kur’an-ı Kerim o günkü insanın bilmediği her hangi bir konuyu anlatmış mıdır?. Bilmediği, duymadığı bir konuyu söylemiş midir? Ben, Kur’an-ı Kerim’in ilk muhataplarının bilmediği hiçbir konuyu söylemediği kanaatindeyim. Kur’an’ın özellikle üzerinde durduğu konulara bir bakalım: Yalan söylemeyin, hırsızlık, haksızlık yapmayın, cana kıymayın, zina etmeyin, adil ve doğru olun, garibana destek olun vs. İnsanlar, yalan söylemenin, hırsızlık yapmanın kötü olduğunu bilmiyor mu? Biliyor. Evlilik, nikâh gibi konularla ilgili bilgisi yok mu? İnsanların devlet düzeniyle ilgili belli kuralları yok mu var. O dönemde de hırsızlık yapanın eli kesiliyor. Kur’an’da da. Kuran gelmezden önce de bir adam öldüren için ya kısas uygulanıyor ya da fidye veriliyor. Oruç, namaz, hac bunların hepsi biliniyor, uygulanıyor. Ahlaki öğretiler dile getiriliyor. Peki, Kuran bunlardan farklı olarak ne getirdi? Kur’an-ı Kerim farkındalık oluşturdu, bir bilinç oluşturdu. Şimdi insanlar gökyüzünde güneşi görüp duruyorlar ama onun arkasında gücün farkında değiller. Onun arkasındaki güçle, yaratıcısıyla olan ilişkisini kuramıyorlar. Allah’ın hayatın içinde, yaptığımız işte, aldığımız nefeste olduğunu göremiyorlar. Allah hayatın içerisinde, yaratmasıyla, yasalarıyla. Her an bir oluş içerisinde. Tüm evreni kuşatmış, her yerde. Ama biz Allah’ı belli bir mekân izafe etmişiz ve yukarda tanımlamışız ,oralarda duruyor. Bir şeyi tanımladığınızda hayatın dışına atarsınız. Biz de Allah’ı daha çok böyle güneşten aydan yıldızdan günlük hayat ve olaylardan bağımsızlaştırdığımız için Allah evrende bir yerlerde var, bize müdahale ediyor peygamberler gönderiyor. Bir zaman sonra – HÂŞÂ – ense yapıp yatıyor. Böyle bir Allah anlayışı var. İşte Allah, Kur’an’la bu anlayışı düzeltiyor. Sizi boşuna yaratmadık, ayı, güneşi, böceği, sineği, ağacı boşuna yaratmadık. Vahiy bize hayatın anlamını kavrattı. İyilik ve kötülüğün anlamını kavrattı. Ben buna farkındalık oluşturmak diyorum. Kur’an bunu yaptı. O dönemde de ahlaklı ahlaksız insan vardı. En kötü işleri yapanlar bile çok zaman, yaptıklarının kötü bir şey olduğunu biliyorlar. Ama onları kötülükten arındıracak vazgeçirecek bir ruh, bir ortam yok. Kur’an bunu oluşturdu. Biz de Kur’an’la birlikte, yenilikleri, doğruları, ahlakı yeniden keşfetmeyeceğiz. Doğrular evrende hep var. Allah, vahiylerle bize, varlığını kanıksadığımız, hep var olan, içimizde bir yerde duran ama göremediğimiz doğruları gösterir. Kur’an bu işlevini her zaman yapar. Birilerin bunu fark edip, onu semadan insanların kalbine indirmesidir önemli olan. Allah Hz. Muhammed’in kalbine indirmiş. Sonra da hayattan elini ayağını çekmiş, öyle sanıyoruz. Ama o her yerde. Biz Kuran okuyanlar, bunu hayatın içerisine taşımamız lazım. Bu da örneklikle olur. Kur’an-ı Kerim Peygamber için, ‘onda sizin için güzel örnekler vardır’ der. Bu söz aynı zamanda bizim için de söz konusu. Biz de o güzel örneklikle Kur’an’ı hayatta hâkim kılabiliriz. Yoksa söz yalama olur. Sen en güzel vaazlar ver, hitabetler söyle, söylediklerin senin hayatında görünmüyorsa, hayatında karşılığı yoksa, o Kur’an’ı sen söylememiş olursun. Söz uçar, salih amel kalır. Kur’an-ı Kerim de salih ameli anlatırken söz köpüktür, uçar gider izi kalır der. Bu salih amelin doğru niyetler üzerine inşa edilmesi ve Kur’an’ın anlam ve hedeflerine uygun olarak oluşturulması lazım. Yoksa Kur’an’ın kelimelerini de doğru anlamamız yetmez. O zaman zihinsel bir çaba olmuş olur ama günlük hayatta karşılığı olmayınca entelektüel bir hizmet olur. Birçok müsteşrik de bunu yapmış, yapıyor. Bir farkımızın olması lazım.

 

Madem söz buraya geldi, biraz da yöntem üzerinde konuşalım. Kur’an’ı anlamada bir yöntem sunuyorsunuz. Diyorsunuz ki, Kurandaki cezalar veya toplumsal anlamda dikkat çektiği olaylar o toplumun bildiği tanıdığı şeylerdi. Kendi bireysel ve toplumsal gerçekliğimiz açısından bakıldığında ne o toplum var ne de o insanlar… Kuranın ‘kısası’ gibi bir cezaya biz toplum olarak yabancıyız diyelim. Meşhur bir söylemden hareketle Kuranın her çağa hitap etmesi, her çağa uygun hükümleri nerede kaldı? Bu arada Kuran çağlar üstü, kuran her çağa hitap eder söylemini de değerlendirirseniz sevinirim.

 

Şimdi Kur’an çağlar üstü mü? Bence Kur’an çağlar üstü değil. Kur’an-ı Kerim bundan bin beş yüz sene önce Mekke şartlarında ve Arap diliyle o toplumun kültürünü, ekonomisini hesaba katarak inmiş bir metin ama mesajı tüm insanlığa hem o dönemde hem günümüze de hitap edecek şekilde. Oradan biz hikmetler çıkarırız. Mesajı evrensel. Çağlar üstü diyemeyiz. Çağlar üstü demek çağla hiç ilişkisi yok demek. Hiçbir çağla ilgilenmiyor demek. Kur’an bütün çağlarla ilgileniyor.. Bütün çağlara hitap ediyor bütün çağlara söyleyecek sözü var. 1500 sene öncesi için de söyleyecek sözü var, bugüne de söyleyecek sözü var ileride de söyleyecek sözü olacak. Sonuçta Kur’an-ı Kerim metin olarak tarihsel bir metindir. Dili yoluyla tarihseldir, anlattığı konular itibariyle tarihseldir, üslubu itibariyle tarihseldir, Peygamberin şahsı itibariyle tarihseldir. Peygamber bir dönemde yaşamıştır. Bir zaman diliminde gelmiş olması itibariyle tarihseldir fakat Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkeler evrenseldir. İnsanlık kaç trilyon, kaç yüz milyon yıl yaşayacaksa bu evrensellik devam eder. Yeter ki metin baki olsun. Bu sadece Kuran için de geçerli değil, ilk gelen vahiyle Hz. Muhammed’e gelen vahiy arasında evrensellik açısından hiçbir fark yok. Musa’nın sözü de tüm çağ ve insanlığa hitap ediyordu, İsa’nın sözü de tüm çağ ve insanlara hitap ediyor. Ama zamanla o sözlerin üzeri örtüldüğü, hakla - batıl birbirine karıştığı için, hangisi İsa’nın sözüdür, hangisi Allah’ın sözüdür, hangisi Musa’nın hangisi hahamların sözüdür ayrıştırılmadığı için Kur’an vahyolunuyor. Allah sözünü Hz. Muhammed’le tekrarlıyor. Hak ile batılı birbirinden ayırarak temizliyor.. Hak geldi batıl zail oldu. Batıl karıştırılan sözler karmakarışık hayatlar oluşturur. Her şey birbirine karıştığı için Allah’u Teala bunu düzeltmek için peygamber efendimize seslenmiş. Ama ondan sonra Müslümanların çabalarıyla Allahu Teala’nın inayetiyle insanların ezberlemeleriyle Kur’an elimizde metin olarak duruyor. Dolayısıyla Kuran elimizde baki olduğu müddetçe insanların zihinlerindeki İslam tahrif olsa bile elimizde bir kaynak olduğu için, onu o kaynağa götürerek tashih etme imkânımız var. Dolayısıyla şu an zihnimizdeki yanlışların, tahrif edilmiş bilgilerin düzeltilmesi her zaman mümkün. Nasıl Yahudilerin Yahudilik, Hıristiyanların Hıristiyanlık anlayışı tahrif edilmişse Müslümanların ekseriyetinin din algılarında önemli tahriflerin olduğunu düşünüyorum. Onun için bu tahrifleri Kur’an-ı Kerimle tekrar tashih etmemiz lazım.

 

Kur’an metnini anlama konusunda farklı yöntem ve yaklaşımlar oluyor… Her yöntem de kendi içinde ‘işlevsel’ olabilir. ‚Tarihselcilik’te bunlardan biri… Sizden öğrenmek istediğim Kur’an çalışmalarını tümüyle ‘kulluk’ ekseninde yürüten bir Müslüman olarak bu tür yaklaşımlar karşısındaki yeriniz neresidir?

 

Şöyle söyleyeyim. Kur’an-ı Kerim’i anlayabilmemiz için bir metodoloji geliştirmemiz lazım. Kur’an elimizde duruyor da neresinden başlayacağız okumaya. Nasıl rehberlik edecek bize. Ben hayatımda ve öğrencilerimde böyle bir metot uyguluyorum. Öğrencilerime diyorum ki Kur’anı okumadan önce şunları, şunları…. biliyor musunuz? Birini söylemiştim. Kur’anı Kerim sözel bir metindir. Burada konuşuyoruz. Konuşmamız deşifre edilecek ve deşifreyi yazı diline çevireceğiz. Şu an herşeyiyle anlaşılıyor. Jest ve mimiklerim kendimi anlatmama yardımcı oluyor. Sesimiz yükseltiyorum, alçaltıyorum vs… Bunları sen görüyor ve duyuyorsun. Ama okuyucu görmeyecek. Bizimle Allah Rasulü arasındaki iletişimde de aynı sorun var şu anda. Allahın Rasulü’nün ağzından çıkarken sözel metindeki birçok vurguyu göremiyoruz. Sözel olduğunu bilmek bunun için çok önemli. İkincisi bu toplu olarak gelmedi. Yirmi üç yıldır bir süreçte geldi. Toplumsal ihtiyaçlarla Allah-u Teala sözünü nüzul ortamını hesaba katarak söylemiş. Allah-u Teala seçmeci davranmış, binlerce olay yaşanıyorken birini veya birkaçını tercih etmiş. Her olay hakkında görüşünü bildirmiyor. O olaylardan kendi proje ve hesabına uygun düşeni alıyor. Yani Mekke’de, Medine’de 1000’lerce olay oluyor onlardan birkaç tanesini seçiyor, örnek gösteriyor. Peygamberimizin şahsı ie gösterdiği örnekler de böyle. Onlar da birkaç tane. Hz. Aişe’yle ilgili olan ‘ifk hadisesi’, Zeyd - Zeynep hadisesi var, savaşlardan da üç beş olay var. Bunları birebir incelediğimiz zaman bunların çok önemli ve bazılarının özel olaylar olmalarına rağmen toplumun bütünü ile ilgili olduğunu görüyoruz. Bu olaylardan yola çıkarak peygamberin şahsında olayları çözmeseydi, evlatlık sorununun hala halledilememiş olacağını düşünüyorum. Peygamber kendi hayatında bunu çözdüğü için bundan sonra insanlara söz kalmadı. Buna benzer olaylar var. Bunları ve nüzul ortamını bilmemiz lazım. İki metot öneriyorum. Ya nüzul sırasına göre meal okunmalı ya da tam tersine Nas Suresi’nden başlanarak okunmalı. … Nas, Felak, İhlâs…. diye. Son kısımdaki sureler Mekkî sureler, bu surelerdeki amaçta toplum inşa etmekten çok birey inşa etmeye yönelik. Eğer siz kişilik sahibi bireyler olmadan, toplum olmaya kalkarsanız, o toplumun çok çabuk çöktüğünü görürsünüz. Ama bunu tersinden başlarsanız… Ama ilk olarak sağlam kişilikli bireylerden sonra toplum oluşursa o toplum daha dayanıklı olur.

 

Kurandaki sıralamanın bunda bir hikmet olduğunu düşünüyor musunuz?

 

Mevcut sıralamanın Peygamberimiz tarafından yapıldığı kanaatindeyim. Bunu sebebi şu; Medine ve Mekke’nin şartları farklı. Medine de oluşmuş bireyler var. Medine de bir cemaat ve devlet oluşmuş. O toplumun birbirleriyle ilişkileri, ihtiyaçları toplumun diğer toplumlarla ilişkileri var. Hıristiyanlarla, Yahudilerle, Bizansla, Farisilerle ilişkileri var. Kur’an’ın şu anki sıralamasına baktığımızda Fatiha ile başlanıyor. Önsöz gibi bir açış yapılmış. Ondan sonra Bakara, Ali İmran, Nisa, Maide hepsi toplumsal ilişkileri konu ediniyor. Sonra En’am, Araf sureleri var onlar da aynı şekilde. Aslında hangi sureyi alırsanız alın her sure kendi içinde bir bütün. Her sure bir Kuran, ister İhlâs, ister Leheb, ister Ali İmran… O sureyi nereye koyarsanız koyun o surenin bir bütün olduğunu görürsünüz. Bu sadece toplumsal ihtiyaçları hedefe alarak yapılmış bir öncelik sıralaması… Birey oluşturmak istiyorsanız vahyin iniş sırasını takip edeceksiniz. Piyasada Hz. Osman’a, İbn Abbas’a Caferi sadık’a ait olduğu ifade edilen nüzul sıraları var. Bu dizilişler, gerçekten bu değerli şahsiyetlere ait mi tam olarak bilmiyoruz. Kendi içlerinde bir çok sıkıntı ve çelişki var. Bire bir gerçeği yansıttıklarını düşünmüyorum. Yıllardır bu konu üzerinde çalışıyorum. Bir taslak metin ortaya çıktı. Bir Son hali olmasa da bir sıralama oluştu. Elbette bu kendi çabalarım sonunda elde ettiğim bir şey. Bazı sureleri yerleştirirken yanlış yapmış da olabilirim. Çalışmalarım devam ediyor. İnşallah, Allah ömür verirse, niçin böyle bir sıralama yaptığımı gerekçeleriyle birlikte bir kitap olarak yayınlayacağım. Bu taslak çalışmayı, İhsan Eliaçık Hoca’nın hazırladığı mealde uyguladık.

 

Kur’an okurken insan şunu bilmemiz lazım. Kur’an’a hangi soruları sorarsak, Kur’an bize o cevapları veriri. Hangi beklentiniz var onu bilmeniz ve düşünmeniz lazım. Sevap mantığıyla Kuran okursanız, o mantığın karşılığını alabilirisiniz. Anlamak, öğrenmek isterseniz, Allah bu vahyi niye gönderdi? Bana ne diyor, benden ne istiyor? Nasıl bir insan inşa etmek istiyor? Nasıl bir toplum inşa etmek istiyor? diye sorarsanız onların cevabını verir.

 

Ayrıca, meallerden yeteri kadar faydalanmamız için en azından Kuranı yüzünden okumayı bilmek gerekir. Az-çok metinle mealin karşılaştırmasını yapabilmek lazım. Arapça’nın dil yapısı hakkında fikir sahibi olmakta fayda vardır. Soyuttan somuta doğru mu gider. Bunu bilmek lazım. Dilde hangi edebi sanatlar kullanılır. Sonuçta insanlar bilerek veya bilmeyerek tasvirler yapar. Konuşurken siz de konuşuyorsunuz biz de konuşuyoruz. Bir sürü tasvirler yapıyoruz. Çünkü Kuranda Allah dağı taşları konuşturuyor. İşte burada bir sürü tasvirler yapıyor, edebi sanatlar kullanıyor.

 

Röportajımızın sonuna doğru yaklaşırken size ‘mealci’ denmesinin nedenini sormak istiyorum. Bu ismi benimsiyor musunuz? Neden böyle bir ada müstehak görüldünüz?

30 yıldan fazladır Kuranla ilgileniyorum. Benim 1978’lerden beri düşüncem neyse bugün de aynı. İnsan gelişim içerisindedir, bir takım değişiklikler kaçınılmazdır. Ama o zaman da gayrı metluv vahyi kabul etmiyordum, o zaman da peygamber de güzel örneklik vardı, diyordum, bugün de var, diyorum. O zaman da Kuran anlaşılmalıydı diyorum, bugün de anlaşılmalı diyorum. O zaman da Kurandan başka kaynak kabul etmiyordum bugün de etmiyorum. Ama bu hadisleri inkâr ettiğim manasına geliyor. Hadisler sonuçta Kur’an’a rakip olan, Kur’an’ın karşısında olan bir şey değildir. Peygamberimiz, Kur’an’ı uygularken kendi birikim, tecrübe ve içtihadını ortaya koymuş. Günümüzde de bir insan pratik hayatta Kuranı uygularken kendi görüşünü kendi tecrübe pratiklerini, geçmiş tecrübeleri de göz önünde bulundurarak ortaya koyuyor. Ortaya bir davranış çıkıyor. Artık o davranış Kur’an değil. O Ahmet’in, Mehmed’in davranışı… Hadisler de böyle, Peygamberin bir uygulaması. O uygulamasının bir sürü tarihsel nedenleri var. O tarihi ve insanları aynen bugüne getirebilirseniz, bugün için de aynen geçerli olur. Ne insanları, ne tarihi ne de olayları bugüne getirebilirsiniz. “Bir suda iki defa yıkanılmaz” denilir. Onun için bir olay iki defa olmaz, biz o olayların özünü alırız. Yeniden inşa ederiz. Bunun için birileri her zaman size bir şey diyecek. Farklı bir şey söylediğiniz zaman birileri yafta atacaktır. Bize de böyle oldu. Bu ismi, yazılı metin anlamında ilk defa Ali Bulaç kullandı. ‘İslam’ın Anlaşılmasına Doğru’ kitabında. Biz itiraz ettik. Bize defalarca söz verdi oradaki ifadelerini değiştireceğim diye ama değiştirmedi. Türkiye de yaşıyoruz Türkçe konuşuyoruz çoğumuz Arapça bilmiyor. Ama Kur’an’la tanışmamız lazım Bu ancak mealler kanalıyla oluyor. İnsanlara Allah’ın kelamını anlamalarını söylüyoruz. Kur’an’la irtibatının mealle kurulacağını söylediğimiz için mealci dendi. Ama şu da var Türkiye’de mealleri ilk eleştiren biziz. Çünkü biz bir tane meal okumuyoruz. Kafamızda sorular var, meale soruyoruz. Bakıyoruz Türkçesi bozuk. Bakıyoruz çelişkiler var, biz Allah’ın yalan söylemeyeceğine Kur’anda çelişkiler olmayacağına inanıyoruz. Mealde bir sürü çelişki var, o halde bunu kim söylemiştir, tabii ki mealin yazarı söylemiştir, diyoruz ve eleştiriyoruz. Kalem Dergisinde bunların eleştirisini yaptık. Hatta kendimiz alternatif mealler yapmaya başladık. Her sayıda bir sure meali verdik. O zaman meal okunmasına karşı çıkanların bugün hemen hemen herkes meal okunsun diyor. Hatta her kesimin kendine göre mealleri var. Aslında bu da çok problemli bir durum. Bu konunun da masaya yatırılması gerekir.

 

Şunu da söylemek lazım, daha sonraki yıllarda bir şey yaygınlaşınca ister istemez yanışlar da oluyor. Kastı aşan şeyler söyleniyor. Siz bir yerde bir şey söylüyorsunuz, bakıyorsunuz bir başka yerde farklı bir şekil almış. Hangi birini düzelteceksiniz. Bunlar bazen iyi niyetlerle bazen kötü niyetlerle yapılıyor. Bu yanlış anlayışları önlemek için, yıllar önce “Kur’an Meali Okuma Kılavuzu” isminde bir kitap yazdım. Peygamberin sözlerinin başına neler gelmiş, bizlerin başına gelmiş çok mu? Peygamberin sözlerinin başına gelenlerle bizim sözlerimizin başına gelenler karşılaşılırsa bizim başımıza gelenler denizde bir damla değil. Herkes yaptığının hesabını verecek. Hatalar yapmış olabiliriz.. Birileri kızdırdığı için istemediğimiz halde kastı aşan laflar söylemişiz olailiriz. Son söyleyeceğimizi ilk söylemişizdir. Bunların hepsi her zaman olabilecek şeylerdir. Önemli olan samimiyet ve devamlılıktır. Hepimizin hayatı ortada. Hayatları insanların yaptıklarına şahittir. Söylediklerimiz yaptıklarımız ortada. Bazı insanlar çok aşırı şeyler söyledi. Bunun için Meal Okuma Kılavuzunda, mealciliğin, Kur’an ile meali eşit görmenin, Kur’an’ın anlaşılmasının önündeki engellerden biri olduğunu ifade ettim. Siz Kuran eşittir meal dediğiniz zaman Kuranın büyük bir kısmını devre dışı bırakıyorsunuz demektir. Kur’an’ı denize benzetirsek, her meal veya meali yapan kendi kepçesinin büyüklüğü oranında onu bize aktarmaktadır. Şimdi onu mealden alan bir insanda kendi kepçesinin büyüklüğü oranında almış hayatına uygulamıştır. Şimdi Elmalılı’nın mealinden meal okuyan bir insan, meal denizden bir kepçe ise o kepçeden yararlanan insanın konumu denize oranla bir damlaya dönüşür. Meali Kur’an sanmak, bir damlacığı deniz sanmak gibi bir şey.

 

Kur’anı anlamak bizim için hedeftir. Önemli olan bu konudaki çabadır. Kur’anı Kerim’in temel hedef ve prensiplerini, dünyaya neler vermek istediğini kavrarsak ne mutlu bize. Kur’an, insanoğlunun öncelikle soru sormasını sağlamaya çalışıyor. Bunun için sık sık, akletmez misiniz, diyor ‘bilinç oluşturmak’ istiyor. Ne yapıyorsanız bilinçli yapın. Birinci hedefi bu. İkincisi hayatın bir bilinç içerisinde, adalet içerisinde yaşanmasını istiyor, doğru yaşamasını istiyor. Kur’anın iki temel hedefi bu. Bunu yaparken hayattaki, yanlışlara da dikkat çekiyor. Soru soran insan ancak, köle olduğunun farkına varır ve kölelikten kurtulmanın yollarını arar. Kur’an-ı Kerim ‘bir efendisi olan mı daha iyidir yüzlerce efendisi olan mı?’ der. Bugün şunu demek istiyor, bugün sizin o kadar çok efendiniz var ki, paraya, eşinize, çocuklarınıza, işinize, malınıza, öküzlerinize devenize makamınıza, devletinize, ırkınıza, milletinize tapıyorsunuz. Yani siz köle olduğunuzun bile farkında olmayacak kadar derin bir kölelik içindesiniz. Oysa siz bunların hepsinin sahibinin Allah olduğunu düşünürseniz özgürlüğe kavuşmuş olursunuz. Allah’a tapmak, Allah’a bağlanmak, doğruluğa, adalete bağlanmak, özgürlüğe kavuşmaktır. Allah’a bağlanmak bütün tapılanları elinin tersiyle itmektir. Allah, insanın karşında para olarak, devlet olarak, mal olarak duran bir varlık değil ki. O anlamda istesen de ona tapamazsın, çünkü onu elle tutmak, gözle görmek mümkün olmaz. Ona nüfuz edemezsin. Bu nedenle Allah’a bağlanmakla diğer bağlanışları hem zihinsel bağlamda hem de maddi anlamda kıyaslamak mümkün olmaz. Onun için Allah’a tapmak demek bütün tapmalardan uzaklaşmak demektir. İlahlara hayır dememizi isteyen bir Allah’a tapmamız lazım. İşte Kuran böyle bir bilinç oluşturmak istiyor. Adil olmamızı istiyor. Bilinç ve adil olmazsa evrende adalet tezahür etmez. Siz adil olacaksınız ki bilincinizi pratik hayata geçirebilesiniz.

 

Son olarak Kuranın anlaşılmasında Birey ve toplum olarak yaşanmasında ‘İstikameti Korumak’…nasıl olmalıdır?

 

Röportaj içerisinde değindik, toparlayacak olursak; sağlıklı bir Allah inancına sahip olmamız lazım. Sık sık, niçin, neden, nasıl sorularını sormamız lazım. Bize sunulan her şeyi hesaba çekmemiz lazım. Bir bilinç oluşturmamız lazım ve bu bilinç sayesinde Allah’a hesap vereceğimizi bilmemiz lazım. Ahiretimizi bu bilincin oluşturacağını bilmemiz lazım. Buradan kalkarak Kurandaki Allah, rasul, ahiret anlayışını bilmemiz Lazım. Sağlıksız bir Allah anlayışı bizi helake götürür. Allah, Yahudi ve Hıristiyanların hak ve ölçüye bağlı kalmadıkları, hak ve ölçüyü esas alarak Allah’ı tanıyamadıkları için doğru yoldan ayrıldıklarını söyler. Bizim temel sıkıntılarımızdan biri budur. Allah’ı doğru anlayamadığımız için her şeyi yanlış anlarız. Peygamberi yanlış anlarız. Peygamberle Allah arasındaki ilişkiyi yanlış anlarız. İnsanlararası ilişkiyi yanlış anlarız. Hakemde şike varsa, maç hakkaniyetli olmaz. Ortaya çıkan her şey yanlış ve eksik olur. Onun için Allah anlayışımızın çok sağlıklı olması lazım. Sonra Kurandan yola çıkarak Allah’ın bize hangi hedefleri koyduğunu iyi tespit etmemiz lazım. Buna göre de adaletin en önemli şey olduğunu görmemiz lazım. Adil olacağız. Adil olmak ancak zalimin karşısında durmakla mümkün.Vya zaten adil olduğunuzda zulmü ortadan kaldırmış olursunuz. Allah’ın Rasulünde nasıl güzel örneklikler varsa biz kullarında da onun bir yansıması olan güzel örnekliklerin olması lazım. Allah diyor ya “sizin duanız olmasa Allah sizi ne yapsın”. İşte bizim adil örnekliklerimiz olmadıktan sonra Müslüman olsak ne olur olmazsak ne olur, Allah’ın bizim Müslümanlığımıza ihtiyacı mı var. Bizim kendi Müslümanlığımıza ihtiyacımız var.

 

Bu konuşma Nida Dergisi’nin Mayıs 2008 sayısında yayınlanmıştır.



__________________
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir.
Birbirini anlamayan...
Can Yücel
Yukarı dön Göster savasen's Profil Diğer Mesajlarını Ara: savasen
 

Eğer Bu Konuya Cevap Yazmak İstiyorsanız İlk Önce giriş
Eğer Kayıtlı Bir Kullanıcı Değilseniz İlk Önce Kayıt Olmalısınız

  Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazıcı Sürümü Yazıcı Sürümü

Forum Atla
Sizin yetkiniz yok foruma yeni mesaj ekleme
Sizin yetkiniz yok forumdaki mesajlara cevap verme
Sizin yetkiniz yok forumda konu silme
Sizin yetkiniz yok forumda konu düzenleme
Sizin yetkiniz yok forumda anket açma
Sizin yetkiniz yok forumda ankete cevap yazma

Powered by Web Wiz Forums version 7.92
Copyright ©2001-2004 Web Wiz Guide
hanif islam

Real-Time Stats and Visitor Reports Sitemizin Gunluk, Haftalik, aylik Ziyaretci  Detaylari Real-Time Stats and Visitor Reports

     Sayfam.de  

blog stats