(Şahıs odaklı din anlayışından Allah odaklı din anlayışına...)

HANiFDOSTLAR.NET

 

Kuran Müslümanı
 

Ana Sayfa Hanif Mumin  Iste Kuran Kurandaki Din  Kur'an Yolu   Sohbet Odasi Hanifler E- Kitaplik Kütüb-i Sitte ?  ingilizce Site Kuran islami Aliaksoy Net İhsan ELİAÇIK.net   Tebyin-ül Kur'an Önerdiğimiz Siteler Bize Ulasin

 

- Konulara Göre Fihrist

- Saçma Hadisler

- Hadislerin-Sünnetin İncelemesi

- Haniflikle İlgili Sorular Cevaplar

- Misakın Elçisi Kim?

- Kuranda Namaz/Salat

- Onaylayan Nebi

- Kuranda Namaz/Salat

- Enbiya 104

- Kuranda Yeminler

- Adem Hakkında Sorular

- Ganimetleri Resulün Eline Nasıl Vereceğiz?

- Allahın ındinde YIL ve DOLUNAYLAR

- Abese ve Tevella

- Hadisçilerce Tahrif Edilen Ayetler

- Mübarek Yer, Mübarek Vakit

- Arkadaş Peygamber

- Kuranın İndirilişinden Günümüze Gelişi

- Bir Türban Sorusu

- Kuran ve Bize Öğretilenlerin Farkı

- Namazın Kılınışı

- Hadislere Göre Namaz

- Kuranda Salat Namaz mıdır?

- Kuran Yetmez Diyen Uydurukçular

- Bizler Hanif Dostlarız

- Sahih Hadis mi İstersiniz?

- Hakkı Yılmaz'ın Tebyin Çalışması

- Kur'anı Anlamada Metodoloji

- Tarikatçıların Çarpıttığı Birkaç Ayet

- Nasıl Kur'an Okuyalım?

- Kur'anı Kerim Nedir?

- Kur'anda Oruç

- Allah'sız Bir Din ve Allah'sız Bir Kur'an İnancı

- Kuransız Bir İslam Anlayışı ve Müşrikleşme

- Meal Çalışmasına Davet

- Allah Şahit Olarak Kafi Değil mi?

- Doğru Hadisleri Ne Yapacağız?

- Kur'andaki Muhammed ve Peygamberlerin Misyonu

- Mahrem, Avret, Ziynet

- Nur Suresi Çeviri-Yorum

- Cilbab

- Resule İtaat Ne Demektir?

- Hadis Kalburcuları ve Kalburları

- Kur'anı Kerim'in İndiriliş Gayesi

- Kur'anda Amellere Karşı Cahili Yaklaşım

- İslamdışı İnanışlara Kur'andan Örnekler

- Biri Şu Haram Üretim Tesislerini Kapatsın

- Tasavvufta İslam Var mı?

- İslamda Delil Sorunu

- Kurban Kesmek

- İlahi Hitabın Serüveni

- Ecel Nedir?

- Şirk, İşrak, Müşrik, Müşareke, Müşterik

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Peygamberlere Karşı Rabbani Yaklaşımlar

- Salat-ı Tefriciye yada Zikri Çarpıtmaya Bir Örnek

- Mucize Nedir?

- Ayrılıkların Nedenleri

- Sıfır Hata veya Kur'an

- Haniflik Nedir?

- Rabıta İle Şeyhlere Tapanlar

- Hadis Zindanının Mezhepçi Mahkumları

- İslam Dininin Öğrenilmesinde Kaynak Sorunu

- Fasık ve Münafıkların Genel Tanımlaması

- Hadisler, Hıristiyanlık ve Selman Rüştü

- Kur'anı kerim'in İndiriliş Gayesi

- Müstekbirlere Karşı Cahili Yaklaşım

- Halis-Hanif İslam

- Kur'anda Şefaat

- Fuhuş Tellalı Tefsirciler

- Hayızlıyken Neden Namaz Kılınmasın?

- Cebrail, Vahiy, Melek

- Dindarlıkta Müşrikleşme Temayülü

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Yaratılış, Adem, Havva

- Kur'an Yerel mi, Evrensel mi?

- Reform Dinde mi, Dindarlıkta mı?

- Ne Mutlu Tağutu Olmayanlara

- Peygambere Saygı(?)

- Hadislere Kanıt Diye Gösterilen Ayetler

- Allah Nazara Karışmadı mı?

- Kur'anı Kerimle Amel Etmek Mümkün mü?

- Kur'anda İnkar Edenlerin Vasıfları

- Müminlerin Vasıfları

- Allah'ın Vasıfları

- Kur'anın Vasıfları

- Dine Karşı Cahili Yaklaşımlar

- Kur'an Merkezli Din

- İrin Küpü Patladı; Mevlana

- Hurafe ve Bidatlar

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Hz. İsa'nın Ölümü

- Allah'ın Mesajının Adı: Kelamullah

- Allah'ın Resule Uyarıları

- Kur'ana Göre Tenkit ve Eleştiri Nasıl Olmalı?

- Kur'anda Sevgi

- Sofuların Devlet Desteğiyle Desteklenmesi

- Hans Von Aiberg Aldatmacası

- Kabir Azabı Safsatası

- Kur'an Kıssalarının Önemi; Masal Değiller

- Kur'anda Toplumsal Sünnetler

- Tefsirde İsrailiyyat

- Kardeş Evliliği Olmadan Çoğalma

- Hans Von Aiberg Tutuklandı

- Kur'anda Tevbe Kavramı

- Yaşar Nuri Öztürk'ün Yorumuyla Namaz

- Karadelikler; Bir Büyük Yemin

- Mezhepçilerin Ümmi Açmazı

- Kabe Nedir? Mekkede midir, Kudüste mi?

- Kur'anda Ruh Kavramı

- Kur'anda Nefs Kavramı

- Amin Kavramı ve Putperestlik

- Diyanet İşleri Başkanlığının Sitemize Cevabına Cevaplar

- Resul ve Nebi -1

- Resul ve Nebi -2

- Sapık Bir Fırka: Hansçılar

- Cihad mı, Çapulculuk mu?

- Kur'an Deyip Namazı Yok Sayanlar

- Cennete Sadece Müslümanlar mı Girecek?

- Kur'anda El Kesme Cezası var mı?

- Nazar veya Göz Değmesi Var mı?

- Şehadet Getir, Münafık(?) Ol

- Kur'anda Eleştiri Metodu

- Hacc Mekkede mi, Bekkede mi?

- İslami Tebliğde Kur'an Metodu

- Saptırılan Kavram: Mekruh

- Kur'anda Cuma Namazı var mı?

- Of Be Kader, Allah mı Suçlu Yoksa Biz mi?

- Kader Açısından Cebir ve İhtiyar

- Baban Peygamber Olsa Ne Yazar

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Vahdet-i Vücud, Şirkin Alası

- Tasavvufi Bilginin Kaynağı Vahiy mi?

- İslam'da Resullük Son Bulmuştur

- Teveffi Kelimesi ve Arap Dili

- Tasavvuf Üzerine Düşünceler

- Nefis Mertebelerinin İç Yüzü

- Allah Rızası Anonim Şirketi; Tarikatlar

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -1

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -2

- Nakşi Şeyhi Allah'ın Avukatı mı?

- Kur'anda "ve+la" Öbeği

- Putlar ve Tapanlar

- Son Peygamberimizin Okuma Yazması

- Mesih ve çarpıtılan Bir Ayet

- Hac İzlenimleri

- "Üzerinde 19 var" da Son Nokta

- Secde Emri

- Kur'andaki Hac

- Aracıların Gaybı Bildiği İnancı

- Tarikatçı - Müşrik Karşılaştırması

- Gazali'nin Kadına Bakışı

- Kur'anda Kadına Verilen Önem

- Başörtüsü Allah'ın Emri Değil

- Başörtüsü Takmak Kur'anda Var mı?

- Kur'anda Kadın Dövmek Var mı?

- Cariye, Köle; Utanmaz Mealciler

- Kadına Yönelik Şiddet

- Sünnet Edilen Kızın Öyküsü

- Erkekçe ve Kadınca Meal Konusu, Nebe 33. Ayet

- Harem - Selamlık Kimin Emri?

- Zina, Evlilik ve Örtünme Adabı

- Cariyeleri Aç, Hür Kadınları Kapat (!)

- Çok Eşliliği Yasaklayan Ayetler

- Kur'ana Göre Evlilik Hukuku

- 2 Kadın = 1 Erkek, Uydurma mı?

- Danimarkalı mı Sapık, Buhari mi?

- Ebu Hanife, Cariyenin Avreti

- Nisa 25, Hür Kadın ve Fahişe İfadesi

- Maymunların Hadisi ve Recm Vahşeti

- Hz. Muhammed'in Tebliği

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Angarya Haline Getirilen İbadet

- Buhari'nin Hadislerini Buhari Yazmamıştır

- Hadis ve Sünnet Gerçeği

- Uydurma Hadisler, İslamın Kara Boyası

- Hadisler Dinin kaynağı Olamaz

- Uydurmaların Sınırı Yok; Şeytan Geyiği

- Beşeri Hükümler Neden Kutsal Oluyor?

- Hadis - Kur'an Çelişkisi

- Kur'anda/Dinde Olanlar ve Olmayanlar

- Cehennem'den Çıkış Yok

- Kur'anda Tağut

- Ebu Hureyre Gerçekte Kimdir?

- Hadis - Mantık Çelişkileri

- Kurban ve Kurban Bayramı Nereden Geliyor?

- Hadislere Göre Kur'an Eksiktir

- Bildiri: İslam Anlayışında Reform

- Arapça mı, Arap Saçı mı?

- Koca mı Üstün, Allah mı?

- Esbab-ı Nüzül Komedi Hadisleri

- İşte Geleneğin Dini

- Ulul Emir İle Kim Kastediliyor?

- Kul Hakkı

- Yezidi Bir Gelenek: Aşure Tatlısı

- Hz. İbrahim'den Asrımıza Dersler

- Taklitçiliğin Boyutları

- Seb-ul Mesani Nedir?

- Kelle Sayılarak Gerçek Bulmak

- Kıyamet - Mahşer Günü ve Sonrası

- Kur'anda Namaz Vakitleri

- Kur'anda Cuma Konusu

- Salih Olmak Yetmez

- Hudeybiye Anlaşması Uydurma mı?

- Kitap Yüklü Eşekler

- Kur'andaki Hac

- Hz. Nuh'un Oğlu Kimdi? İftira mı?

- Ruhun Ağırlığına Başka Bakış

- Hz. İbrahim Yalancı Değildi

- İncil'de Kadına Bakış

- Şirkin Büyüğü Küçüğü Olur mu?

- Kur'andaki Abdest ve Hijyen

- Din de Bir Araçtır

- Kur'an Okumanın Zararları

- Kur'anda Dua Ayetleri

- Kur'anda Tarih Kavramı ve Bilinci

- Şekilsel Secde Kur'anda Yok mu?

- Salat ve salatı İkame

- Kur'andaki Emr Kavramı Üzerine

- Dindar İnsanlar Şirk Koşar

- Alak Suresinin İlk Beş Ayeti

- Men Arefe'nin Çözümü

- Kur'andaki Av Yasağı

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Din Büyüklerini Tanrılaştırma

- Allah'a ve Muhammed'e Değil

- Kur'andaki Örnek Tevekkül

- Şekilsel Rüku Kur'anda Yok mu?

- Hz. İbrahim Kuşları Kesti mi?

- Ehli Sünnet Dininin Anayasası

- İnsan Allah'ın Halifesi mi?

- Kur'an Üzerinde Düşünmek

- Şirkin Kuyusuna Düşenlere Uyarılar

- Kur'an Ölülere Okunmak İçin mi İndirildi?

- Ayda Okunan Kur'an Masalı

- Hz. İbrahim, Safa ve Merve Masal mı?

- "Haç"er-ul Esved (!)

- Mevlana Sahte Bir Peygamber Değil mi?

- Tasavvufun Tanrısı İki Zıttır

- Kur'andaki Tasavvuf: Teveccüh

- Önce Batıl ve Hurafe İle Savaşalım

- Resuller Haram Kılamaz mı?

- Elçi Muhammed ile İnsan Muhammed'in Farkı

- Tarikatlarda Aracılar Rezaleti

- Nur Suresi 31. Ayet Nasıl Çarpıtılıyor?

- Sırat Kıldan İnce, Kılıçtan Keskin mi?

- Kur'anda Zalimler

- Bütün Mehdileri Çöpe Atıyoruz

- Kur'ana Göre Ramazan Ayı ve Haram Aylar

- Tasavvufçuların İlahı; Varlık ve Yokluk

- Tasavvufçuların Küçük Putları

- Sünnet Etmek yaratılışı Değiştirmedir

- Son Peygamberimizin Mektupları

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Mescid-i Aksa Nerede?

- Büyük Kandırmaca: Hadis

- Kur'an Neden Arapça Olarak İndirilmiştir?

- Kimin dini? Kimin Kitabı? Kimin Meali?

- Evliya Kelimesinin geçtiği Ayetler

- Şimdiye Kadar Yaşanan İslam

- Ayın Yarılması Diye Bir Mucize Yoktur

- Kabe Dikili Taş Değil mi?


Up | Down | Top | Bottom
 
Şu da emredildi: Yüzünü dine bir Hanif olarak çevir. Sakın müşriklerden olma.

Yunus Suresi 105

Ben bir Hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.

Enam Suresi 79

İbrahim ne bir Yahudi idi, ne de bir Hıristiyan. O sadece hanif bir müslümandı. O müşriklerden değildi.

Ali İmran Suresi 67

Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlıbaşına bir ümmetti; bir Hanif olarak Allah'ın önünde eğiliyordu. Müşriklerden değildi.

Nahl Suresi 123

De ki Allah doğrusunu söylemiştir / vaadinde sadıktır.Haydi artık Hanif olarak İbrahim'in Milleti'ne uyun! Müşriklerden değildi o.

Ali İmran Suresi 95

Allah'a ortak koşmadan, Hanifler olarak... Allah'a ortak koşan kişi, gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgar onu uzak bir yere fırlatıp atıyor gibidir.

Hacc Suresi 31


Up | Down | Top | Bottom

HABERLER

 

 








 

  Hanif Islam

 Hanif TV

Genel Tartışma
 Hanif Dostlar Ana Sayfa -> Genel Tartışma
Konu Konu: Mescid-i Aksa Nerede? Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazanlarda
Gönderi << Önceki Konu | Sonraki Konu >>
Alperen
Admin Group
Admin Group
Simge

Katılma Tarihi: 09 nisan 2005
Gönderilenler: 2974
Gönderen: 07 eylul 2006 Saat 20:29 | Kayıtlı IP Alıntı Alperen

dost1 Yazdı:

Tüm "Müslüman" Kardeşlerin ve Diyanetİn de bu gerçekleri değerlendirmesi gerekir. Bu kaynaknaklara bizler ulaşabiliyoruz da "Diyanet"  mi ulaşamıyor. Bu gün de bile Miraç Gecesi adı altında Peygamber Efendimizi   Mekke Taif arasındaki Cirane bölgesindeki Mescidil Aksa yerine Kudusdeki Beytül Makdis'e gönderiyorlar Mescidil Aksa diye.

Alak 9-10 da Kabede namaz kılarken Ebu Cehilce engellenen Peygamber Efendimizin Gittiği ve İlk vahyi aldığı yer olan Mescidil Aksa Sizin de (Ebuzer) yazınızda belirttiğiniz Cirane Bölgesindeki Mescidil Aksa'dır.

Mescid-i Aksa nerede?

Soru: Bir yazınızda İsra ve Miraç hakkında bilgiler verdikten sonra Mescid-i Aksâ'nın yeri konusunda bir dip notunuz vardı. Mescid-i Aksâ'nın, Cirane'de bulunan küçük bir mescit olduğunu belirtmiştiniz. Ben, bu yer kargaşasından kendimi kurtaramadım. İsra Suresi'nin ilk ayetinde bahsedilen Mescid-i Aksa, Kudüs'te bulunan Mescid-i Aksa mı yoksa sizin bahsettiğiniz Arafat'ta Cirane'de bulunan küçük mescit mi? Beni bu konuda aydınlatır mısınız? (Hikmet Coşkun)

Cevap: İsra Suresi'nin başında işaret edilen Mescid-i Aksâ'nın, Cirane'de bulunan bir mescit olduğu kanaatindeyim. Çünkü Kur'ân indiği zaman Kudüs'te Mescid-i Aksa adıyla bir mabet yoktu. Harabe halinde bulunan Süleyman Mabedi, onarılmış olsa da adı Mescid-i Aksa değildi. Hem Yahudiler kendi mabedlerine niçin mescit adını versinler ki? Kur'ân'ın indiği sırada Kudüs'te bu adla bilinen bir mabet bulunmadığına göre İsra Suresi'nin baş tarafında Hz. Peygamber'in yürütüldüğü mescidin, Araplarca bilinen bir mescit olması gerekir. Bu da Kudüs'te değil, Mekke yöresinde bulunan bir mescit olmalıdır. Mescid-i Aksâ'nın Cirane'de, Hz. Peygamber'in ihrama girdiği mescit olduğu rivayetini Vakıdi ve Ezraki kaydetmişlerdir.

Kaynak: Vatan Gazetesi

////////////////////////////

Süleyman Mabedi'ne niçin bu isim verilmiştir? Hz. Ömer, eski Süleyman Mabedi'nin yerine bir mescit yaptırmıştır. Mescid-i Aksâ adı, eski Süleyman Mabedi'nin bulunduğu yerin güney kesiminde yapılmış olan camiye verilmiştir. Bazılarına göre bu cami, başlangıçta Justinian tarafından yaptırılmış bir kiliseydi. Sonraki dönem Arap yazarlarına göre de bu cami, Halife Abdülmelik tarafından yaptırılmıştır. Aslında bu ifade, Justinian kilisesinin, esaslı bir onarımıyla camiye dönüştürüldüğü anlamına gelir. (Bkz. İslâm Anksiklopedisi, Mescid-i Aksâ maddesi.)

Kaynak: Vatan Gazetesi

 



__________________
Yunus 105. Şu da emredildi: "Yüzünü dine bir hanîf olarak çevir. Sakın müşriklerden olma!"
Yukarı dön Göster Alperen's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Alperen
 
dost1
Admin Group
Admin Group


Katılma Tarihi: 28 haziran 2006
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 538
Gönderen: 08 eylul 2006 Saat 14:23 | Kayıtlı IP Alıntı dost1

Selamün Aleyküm! Alperen Kardeşim!

     Uzak mescid anlamına gelen Mescid-i Aksa’nın, Kudüs'te bulunan Süley­man ma'bedinin adı olduğu, kamuoyu halindedir.

     Gerçekte ise bu böyle değildir.

 

     İsra 7: “İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz, o da kendi aleyhinizedir. Son taşkınlığınızın zamanı gelince (yine öyle kullar göndeririz) ki, yüzlerinizi kötü duruma soksunlar (üzüntüden suratlarınızın asılmasına sebeb olsunlar) ve ilk kez girdikleri gibi yine Mescid'e (Kudüs'e) girsinler ve ele geçirdiklerini mahvetsinler."  âyetinde düşman istilâsına uğrayıp tahrîb edilen Mescid, Kudüs'teki Süleyman Ma'bedi'dir.

 

 İsrâ 1. âyette anılan Mescid-i Aksâ'nın da, 7. âyette anılan Mescid (Süleyman Ma'bedi) olduğu ve Peygamber'in, geceleyin Mescid-i Harâm'dan, Ku­düs'e yürütüldüğü, büyük olasılıkla Hadîs derleme faaliyetlerinin başlatıl­dığı Emevîler döneminde kamuoyu haline getirilmiştir. Ancak biraz sonra gelecek notumuzda açıklayacağımız üzere Kur'ân-ı Kerîm'de Mescid-i Aksâ'nın, Kudüs'teki Süleyman Ma'bedi olduğuna dair bir delîl bulun­mamaktadır.

 

     Arapların Kudüs adını verdikleri kente, eski yazarlar genellikle Bey-tu'1-makdis adını verirler. Bu isim, İbrânîce Bethemmikdaş kelimesinin çevirisi olup Süleyman ma'bedi anlamına gelirdi. Sonra Kent için kul­lanıldı. Bu kent hakkında eskiler İlyâ adını da sık sık kullanmışlardır.

 

     Beyt-i Makdis önce Buhtunnasır tarafından tahrib edilmiş, sonra Fars Kralı Erdeşîr-i Behmen (Kuruş) tarafından onarılmıştır. Kuruş zama­nında otonom bir hükümet kurmuş olan Yahudiler, Yunanlıların ve Roma­lıların idaresine geçmişlerdir. Neron'un halefi Ospasyanoş ve onun oğlu Titus tarafından Beyt-i Makdis ikinci kez tahribedilmiştir. Titus Yahûdîlere katliam uyguladı. Kaçıp kurtulabilen İsrâîloğulları, toparlanmağa başladı­lar. Nihayet Hıristiyanlığı kabul eden Bizans İmparatoru Konstantin'in annesi Eleni, Kudüs'e geldi. Hz. îsâ'nın, çarmıha gerildiği yerde bir kilise yaptırdı, fakat biraz harab vaziyette bulunan Beyt-i Makdis ma'bedini de tamamen yıktırıp burayı mezbele yaptırdı. İşte Hz. Ömer Kudüs'e gelince bu mezbeleyi temizletip bir bölümü üzerine yaptırdığı mescide Mescid-i Aksa adı verilmiştir.

      Peygamberimiz zamanında Kudüs'te Mescid-i Aksa adıyla bilinen bir mescid yok idi.

      Bazılarına göre bu Hz. Ömer tarafından yapılan Mescid-i Aksa, vak­tiyle Jüstinian tarafından yaptırılmış olan bir kilise idi. Sonraki dönem Arap yazarlarına göre de bu câmi'i, Halîfe Abdu'l-Melik yaptırmıştır. A.J. Wensinck'e göre herhalde Abdu'l-Melik'in, Jüstinian kilisesini esaslı bir onarımdan geçirtmesi, onun tarafından yaptırıldığı şeklinde algılanmıştır. (İslâm Ansiklopedisi, Mescid-i Aksa maddesi.)

 

 

     Kaynaklar, Mescid-i Aksâ'nın, Süleyman Ma'bedi olduğunu söylüyorlarsa da Peygamber Efendimizin döneminde Süleyman Ma'bedi, bir hara­beden ibaret olup adı Mescid-i Aksa değildi. Zaten konu başına yazdığımız İsrâ Sûresi'nin 7. âyeti de Mescid'in düşman tarafından harâbedildiğini belirtmektedir. Gerçi âyette Süleyman Ma'bedi, mescid olarak anılmakta ise de Mescid-i Aksa şeklinde özel bir unvanla anılmamaktadır. Kur'ân 'da mescid, ma'bed anlamında kullanılmıştır. Bu bakımdan Süleyman Ma'bedi de elbette mescittir. Fakat bu Ma'bed'in, Hz. Peygamber'in yürütüldüğü Mescid-i Aksa olduğuna dair Kur'ânî bir kanıt yoktur.

 

     Hz. Ömer döneminde Süleyman Ma'bedinin yerine yapılan mescide, Mescid-i Aksa adı verilmiştir. Bu durumda Hz. Peygamber döneminde Mescid-i Aksa olmadığına göre İsrâ Sûresi'nin bu ilk âyetinde sözü edilen Mescid-i Aksâ'nın, Süleyman Ma'bedi 'nden ayrı bir mescid olması gerekir.

     Alfred Guillaume, bir araştırma yazısında Mescid-i Aksâ'nın yeri hakkında iki kaynaktaki rivayete dikkat çekmektedir. Bu kaynaklardan biri Vâkıdî'nin Mağâzîsi, diğeri de Ebû'l-Velîd Ahmed ibn Muhammed el-Ezrakî'nin (ö. 212, 217 veya 219)nin, Ahbâru Mekke adıyla basılan kolleksiyonudur.

 

     Vâkıdî (130-201), Hz. Peygamber'in, Zî'1-Ka'de'nin son beş günün­de, Perşembe günü Ci'râne'ye gelip orada onüç gece kaldıktan sonra, karşı yakada bulunan Mescid-i Aksâ'ya geçip orada ihrama girdiğini, Resullah'ın namazgahının Ci'râne'deki Mescid-i Aksa olduğunu; Mescid-i Ednâ(Yakın Mescid) adını taşıyan Mescidi ise Kureyşli bir adamın yap­tığını; Resulullah'ın, Ci'râne Vâdîsini ihrâmsız geçmediğini yazıyor.

 

     Ezrakî ise bu konuda şöyle diyor: "Mücâhid'le birlikte Ci'râne'de Vâdî'nin arka tarafından ihrama girmiş olan Muhammed ibn Târik, Hz. Peygamber'in de buradan ihrama girdiğini söylemiş ve demiştir ki: 'Ben Ci'râne'de birlikte ihrama girdiğim Mücâhid bana dedi ki: Mescid-i Aksa, Vâdî'nin öte yakasında, Peygamber'in namaz kıldığı yerdir. Bu Mescid-i Ednâ(Yakın Mescid) ise Kureyşli bir adamın bir duvar çevirerek yaptığı namazgahtır. ( Alfred Guillaume, Where vvas al-Masjidd al-Aqsâ?, Al-Andalus dergisi, sayı: 18, s. 323-336.)

 

     Bu durumda Mescid-i Aksa, ne Kudüs'teki Süleyman Ma'bedi, ne gökte bir ma'bed'dir. Hz. Peygamber'in, zaman zaman gidip namaz kıldığı, Ci'râne Vadisinde bir namazgahtır. Ci'râne Vâdîsinin Arafat yakınında bulunan kıyısında, bir Kureyşli tarafından yapılan mescide Mescid-i Ednâ, Hz. Peygamber'in namaz kılıp ihrama girdiği namazgahına da Mescid-i Aksa denmiştir.

 

Ancak âyette bunun, çevresi mübarek kılınan bir mescid olduğu söyleniyor. Bu bereketlilik sıfatı, Mekke'deki Mescid-i Haram için de kullanılmıştır: "Doğrusu insanlara (ma'bed olarak) ilk kurulan ev, Mekke'de olandır. Âlemlere uğur, bereket ve hidâyet kaynağı olarak kurulmuştur." (Âl-i İmrân: 96) Aynı kentte ve Hac Vakfesinin yapıldığı Arafat yöresindeki bir mescid için de bu sıfatın kullanılması gayet doğaldır. Çünkü insanların toplanıp duaya durdukları bu yerde aynı zamanda satıcılar  çeşitli ürünler satar, ekonomik bir canlanma, bolluk, bereket olur.

     Eğer Mescidi Aksa, Ci'râne'de, Hz. Peygamber'in, zaman zaman gidip namaz kıldığı yer ise, İsrâ olayı, Hz. Peygamber'in, bir gece, içine düşen güçlü bir arzu ile kalkıp Ci'râne mescidine bedenen gelmesidir. Bu yürüyüşü, Allah'ın içine düşürdüğü arzu ile olduğundan "Allah, kulunu yürüttü" şeklinde ifade edilmiştir. Çünkü O'nun şevkiyle olmuştur. Nitekim yine Allah'ın ilhâmıyla Bedir Savaşına çıkması da "Allah'ın, kendisini evinden çıkardığı" şeklinde ifade edilmiş.

 Enfâl 5 de “Nitekim hak uğruna (savaşa gitmek için) Rabbin seni, evinden çıkardı..." buyurulmuştur.

" O, kulunu geceleyin Mescid-i Harâm'dan, Mescid-i Âksâ'ya yürüttü."söylemiyle,

 “Rabbin seni evinden çıkardı" söylemi arasında bir fark yoktur.

 Nasıl ikincisi, Peygamber'in, Allah'ın vahiy veya ilhâmıyla evinden çıkıp Bedir'e gittiğini belirtiyorsa, birincisi de Peygamber'in, gecenin bir kısmında Allah'ın ilhamı ve dürtüsüyle Peygamber'in, geceleyin kalkıp Mescid-i Aksa'ya yürüdüğünü belirtiyor.

 İkincisinde nasıl, havada uçurma, kaçırma yoksa, birincisinde de yoktur. Eğer öyle bir şey olsaydı, “Kulunu uçurdu" denilirdi.

 

     Peygamber Efendimiz, Ci'râne'deki Mescid'e vardıktan sonra tıpkı Necm Sûresinin 18. ayetinde "Andolsun, onu bir inişinde daha görmüştü; Sidre-tü'l-Müntehâ(uzak ağaç)ın yanında, ki onun yanında oturulacak bahçe vardır. Sidre'yi kaplayan kaplıyordu. (Muhammed'in) Göz(ü) şaşmadı ve azmadı. Andolsun, Rabbinin büyük âyetlerinden bazılarını gördü." âyet­lerinde anlatıldığı üzere Hirâ Dağı yakınındaki Sidret'l-Müntehâ'da olağan üstü olaylara şâhid olduğu gibi, bir gece Allah'ın yönlendirmesiyle geldiği bu Ci'râne'deki Mescid-i Aksâ'da da olağanüstü olaylara şâhid olmuştur.

 

     Nasıl Hz. Peygamber, Hirâ'ya gidiyor idiyse mu'tâdı üzere bir gece Mescid-i Aksâ'ya da gitmiş, işte orada Rabbinin olağanüstü olaylarına şâhid olmuştur.

 

     Bu durumda Hz. Peygamber'in, Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Ak­sâ'ya gelmesi, normal bedensel bir yürümedir. Mescid-i Aksâ'da gördüğü olağanüstü olaylar ise ruhsal vizyondur.

Bu Mescid-i Aksa vizyonu, Necm Sûresi'nde belirtilen "Sidretu'l- Müntehâ" vizyonuna çok benzemektedir. Nasıl Hz. Peygamber, Hirâ yöre­sindeki Sidretu'l-Müntehâ'da "Rabbinin bazı âyetlerini gördü" ise, gece­leyin geldiği Mescid-i Aksa'da da "O'nun bazı âyetlerini görmüştür." Peygamber'in Sidretu'l-Muntehâ'ya ve Mescid-i Aksâ'ya gelişi, bedensel yürümedir, ama oradaki müşahedeleri, ruhsal vizyonlardır. Yani İsrâ ruh ve bedenle yapılan normal yürüme, mi'râc ise ruhsal bir yükselme ve mü­şahededir.

 

     Kur'ân'ın anlattığı bu sade vizyonlar, rivayetlerde efsaneleştirilmiş, aslı olmayan senaryolara temel yapılmıştır.

     Kudüs'te Mescidu's-Sahra'dan bir görünüş. ( Pr. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Asiklopedisi, Kuba Yayınları: 13/270-274.)

Kusursuz olan Allah'tır.

En doğrusunu Allah bilir.

 

ALLAH’A EMANET OLUNUZ.

 

 

Yukarı dön Göster dost1's Profil Diğer Mesajlarını Ara: dost1
 
safbilgi
Yasaklı
Yasaklı
Simge

Katılma Tarihi: 25 agustos 2006
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 841
Gönderen: 08 eylul 2006 Saat 15:24 | Kayıtlı IP Alıntı safbilgi

selam dostlar

Mescid-i Aksa' nın  peygamberimiz döneminde yahudilerce kullanılan HZ SÜLEYMAN  dan harabe şeklınde kalan bir mabed olduğu ve isminin Mescid-i aksa olmadığı  tarıhi kaynaklarda var.bildiğimiz Mescid i aksa googledan araştırdığıma göre  emevi  döneminde halife Abdülmelik tarafından yaptırılmış.

şu an peygamberimizin miraca çıktığı yer olarak idda edilen kaya ise burda yer alan ikinci bir mabed olan Kubbetüs sahra da yeralıyor.

bu bilgiler yazıyı doğruluyor yinede daha kapsamlı kaynaklardan araştıralım ve tartışalım.

Allaha emanet olun...

Yukarı dön Göster safbilgi's Profil Diğer Mesajlarını Ara: safbilgi
 
savasen
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 24 eylul 2005
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 331
Gönderen: 08 eylul 2006 Saat 15:38 | Kayıtlı IP Alıntı savasen

Tarihî kaynaklardaki Mescid-i Aksa:
 
“Mescid-i Aksa”; “en uzak mescid” demektir. Bu ifadenin kullanılabilmesi için birden fazla mescit olması ve bu mescitlerden birinin merkeze diğerlerinden daha uzak olması gerekir. Aksi hâlde bu ifade dil bilimi bakımından hatalı olur. Nitekim o dönemin Mekke şehrinin tarih ve coğrafyasından bahseden eserlere bakıldığında, karşımıza bu mantığı doğru çıkaran bilgiler çıkmaktadır.
İlk İslâm tarihçilerinden Vakıdî’nin “Kitab-ül Meğazî” ve el-Ezrakî’nin “Ehbar-ül Mekke” adlı kitaplarında derlemiş oldukları bilgilere göre, Mekke’de Mescid-i Haram’dan başka değişik yerlerde mescitler vardır. Hatta bazı evler bile Mekkeliler tarafından mescit olarak kullanılmaktadır. Bu mescitlerden biri de Mekke’ye sekiz kilometre mesafedeki CİRANE VADİSİ’nin yukarısında olmasından dolayı “Mescid-i Aksa/ en uzak mescit” denilen mescittir. Bunu Kureyş’ten birisi yaptırmıştır. Bir keresinde peygamberimiz burada ihrama girerek Mescid-i Haram’a gelmiş ve Kâbe’yi tavaf etmiştir. Mekke’nin fethinden sonra Müslümanlar bu eski küçük mescitleri yenilememişlerdir. Buna rağmen bu mescitlerin yerlerinde teberrüken namaz kılmışlardır.
Adını verdiğimiz kitapların eski nüshalarında yer alan bu bilgiler, sonraki nüshalarından çıkartılmıştır. Bu tahrifatın sebebi, Kudüs’teki tapınağı, Kur’an’da sözü edilen Mescid-i Aksa olarak yutturma çabaları olsa gerektir.
Uyarı:
O günkü Mekkeliler, İbrahim peygamberin dininin mensupları idiler. Dinleri tahrifata uğramış olsa da namaz, secde, rükû ve hacc gibi dinî vecibeleri kendi mevcut inançları doğrultusunda yerine getirmekteydiler. Peygamberimizin durumu da aynıydı. Bu husus daima göz önünde tutulmalı, namazın, secdenin ve dolayısıyla da mescidin peygamberimizin elçi oluşu ile ortaya çıktığı düşünülmemelidir. Diğer taraftan, mescit denilince bugünkü şaşaalı mescitler akla gelmemelidir. Örneğin Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî denilince onların bugünkü şekli akla gelip bugünkü yapısı vs. anlaşılmamalıdır. Mescit, secde edilen yer demek olduğuna göre, bu mescitler de, namaz kılmak ya da toplantı yapmak için belirlenmiş olan yerler, yani o çağa göre basit kerpiç yapılar veya ağaçtan yapılma çardaklardır. Önemli olan oranın yapısı değil kullanımıdır. O mescitler bugünkü şaşaalı, debdebeli, şatafatlı şekle sonradan getirilmişlerdir.
 
Kur’an’daki, çevresi mübarek kılınmış olan Mescid-i Aksa:
 
Konumuzu aydınlatarak yerli yerince anlaşılmasını sağlayacak olan hususlar, aşağıdaki iki sorunun sağlıklı cevaplarıdır:
- Mescid-i Aksa neresidir?
- Mübarek çevresi neresidir?
 
Mescid-i Aksa’nın “en uzak mescit” anlamına geldiği ve Kâbe’ye sekiz kilometre uzaklıkta olduğu, yukarıda zikredilen tarihî eserlerden anlaşıldığına göre, burada ikinci sorunun cevabını aramak gerekmektedir.
İsra suresinin 1. ayetinde açıkça Mescid-i Aksa’nın çevresinin mübarek bir yer olduğu ifade edilmiştir. Yani Mescid-i Aksa, mübarek bir yerin kenarındadır. Şu hâlde önce mübarek yerin neresi olduğunu bulmamız ve bilmemiz gerekmektedir. İşte size cevap:
 
Âl-i Imran; 96:         &nb sp;  İnsanlar için konulan ilk ev, Bekke (Mekke)’deki mübarek ve âlemlere rahmet olan evdir.
 
Mescid-i Haram; “Haram bölgenin mescidi” demektir. Yani mescit, haram bölgenin merkezindedir. Bu mescit ise Kâbe’dir.
Buna göre Kâbe merkez kabul edilerek, haram/ mübarek/ bereketli bölge de şöyle belirlenmiştir:
- Kâbe’den Medine yolu istikametine dört mil,
- Kâbe’den Yemen yolu  istikametine altı  mil,
- Kâbe’den Taif yolu istikametine on bir mil,
- Kâbe’den Irak yolu istikametine yedi mil,
- Kâbe’den Ci’rane vadisi istikametine dokuz mil,
- Kâbe’den Cidde yolu istikametine on mil
mesafede olan bölge, haram/ mübarek/ bereketli bölgedir.
 
Görüldüğü gibi, mübarek yer Kudüs değil, Mekke’deki haram bölgedir. Öyleyse Mescid-i Aksa da Kudüs’te değil, Mekke’deki haram/ mübarek yerin  kenarındadır. Dolayısıyla rivayetlerde söz konusu edilen mescit de Kudüs’teki mescit değil, Mekke’nin kenarındaki bu mescittir. Yani, hakikî Mescid-i Aksa, Mekke’nin civarındadır. Ayrıca unutulmamalıdır ki, Kudüs şehri ve civarı Kur’an’da; Rum suresinin 3. ayetinde “Edna -l- Arz/ yakın yer” olarak ifade edilmiş olup, oralara “Aksa” denmemektedir.
Gerçek bu olmasına rağmen yukarıda verdiğimiz rivayetlere tefsir, şerh, haşiye yazanların, hadisin içeriğinden çıkardığımız sorulara (onların anlayışına göre oluşan tutarsızlıklara) kılıf hazırlamak için yaptıkları hokkabazlıkları, tevilleri görmek ve gülmek için metinlerin ister orijinaline ister tercümesine bakılabilir.
 
Kur’an’daki Mescid-i Aksa’nın neresi olduğu anlaşıldığına göre, bugün Kudüs’te bulunan ve Mescid-i Aksa denilen yapının ne olduğunu da araştırmak lâzımdır:
 
 
Selamlar!
Yukarı dön Göster savasen's Profil Diğer Mesajlarını Ara: savasen
 
dost1
Admin Group
Admin Group


Katılma Tarihi: 28 haziran 2006
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 538
Gönderen: 08 eylul 2006 Saat 17:06 | Kayıtlı IP Alıntı dost1

Selamün Aleyküm! Safbilgi Kardeşim!

Safbilgi yazdı:

şu an peygamberimizin miraca çıktığı yer olarak idda edilen kaya ise burda yer alan ikinci bir mabed olan Kubbetüs sahra da yeralıyor.

bu bilgiler yazıyı doğruluyor yinede daha kapsamlı kaynaklardan araştıralım ve tartışalım.

Bir akademisyenin çalışmasını sunuyorum.

"Davud'un ölümünden sonra yerine oglu Süleyman geçti. Tanrinin vadettigi gibi Süleyman, Kudüs'deki Moriah daginda büyük mabedi insa etti. Böylece, Yahudi tarihinde I. Mabet Dönemi baslamis oldu. Bu mabet, Bet-Hamikdas (Kutsal Ev) adiyla bilinmektedir. Islam tarihinde ise adi Mescid-i Aksa'dir.

Süleyman'in ölümünden sonra Israiogullari arasinda huzursuzluk meydana geldi. Bunun nedeni, Davud'un islemis oldugu bir günah idi. Israilogullari, Süleyman'dan sonra bölünmekle cezalandirildi. Biri kuzeyde Israil, digeri de güneyde Yahuda olmak üzere iki ayri krallik ortaya çikti. Bunlardan Israil kralligi putperestlige yöneldi. Bu krallik, M.Ö. 722'de Asur'lular tarafindan ortadan kaldirildi. Asur'lular, bölgedeki kontrollerini saglamak için Asur'dan bir grup insani buraya getirip yerlestirdiler. Bu grup, daha sonra Yahudi inançlarini benimsedi. Fakat Yahudiler, Israil irkindan olmamalari yüzünden bunlari samimî Yahudi kabul etmediler. Onlari daima disladilar. Yahuda kralligi bir süre varligini devam ettikten sonra o da M.Ö. 587'de Babil krali Nabukednazar tarafindan yikildi. Kudüs'deki mabet Babilliler tarafindan tahrip edildi ve halk Babil'e sürüldü. I. Mabet Dönemi de böylece sona ermis oldu. Bundan sonra Israilogullari M.S. 1948'e kadar bagimsiz bir devlet kuramadilar. Daima sürgün hayati yasadilar.

Israilogullari Babil'de yetmis yil kaldilar. Babil'deki sürgün hayatlari, Perslilerin Babillileri yenmesinden sonra sona erdi. Pers krali Kores (Cyrus) Yahudilerin Kudüs'e dönmelerine ve mabedi yeniden insa etmelerine izin verdi. Ezra'nin önderliginde mabet yeniden insa edildi ve Yahudiligin kurum ve kurallari hayata geçirildi. Böylece, Yahudi tarihinde II. Mabet Dönemi baslamis oldu. II. Mabet Dönemi, M.S. 70 yilina kadar devam etti. Romalilarin idaresi altinda yasayan Yahudiler, çesitli dinî ve siyasî baskilar altindaydilar. Yahudi isyanlari yüzünden M.S. 70 yilinda Romalilar Kudüs'ü tamamen isgal ettiler ve Babil sürgünü dönüsünde insa edilen Mabedi yiktilar. Yahudilerin bazilarini da sürgüne gönderdiler. Böylece, ilk defa Asur sürgünüyle baslayan Yahudi diasporasi dünyanin bir çok bölgesine yayilmis oldu

Yahudilik, kutsal sayilan Filistin topraklariyla kimliklestirilmis bir din oldugu gibi ayni zamanda mabet merkezli bir dindir. Yahudilikteki bir çok kuralin mabette gerçeklestirilmesi gerekir. Bu mabet de her hangi bir mahalli sinagog (havra) degildir. Yerini Tanrinin seçmis oldugu ve onun istemesiyle Kral Süleyman tarafindan yaptirilan Kudüs'deki meshur mabettir. Süleyman Mabedi olarak da bilinen bu mabedin Yahudiler nezdindeki adi Bet-Hamikdas'tir (Kutsal Ev). Bir çok defa tahribata ugrayan ve en son M.S. 70 yilinda tamamen yikilan Süleyman Mabedi'nden geriye bugün sadece bati duvari kalmistir. Mabedin yerine daha sonra Müslümanlar tarafindan Mescid-i Aksa insa edilmistir. Süleyman Mabedi'nden kalan bati duvari Yahudiler için önemlidir. Adi, Ibranice'de "Kotel"dir. Yahudiler, bu duvarin önünde Mabedin durumu için agit yakarlar ve en kisa zamanda yeniden insa edilmesi için Tanriya yakarirlar.

Kaynak:Yahudilik ve Anadolu'daki Gelismesi (Doç.Dr. Baki Adam)

Kusursuz Allah'tır.

En doğrusunu Allah bilir.

ALLAH'A EMANET OLUNUZ.

iSRA 1:" Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir."

Yukarı dön Göster dost1's Profil Diğer Mesajlarını Ara: dost1
 
safbilgi
Yasaklı
Yasaklı
Simge

Katılma Tarihi: 25 agustos 2006
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 841
Gönderen: 30 eylul 2006 Saat 19:47 | Kayıtlı IP Alıntı safbilgi

selam dost1

Allah razı olsun senden ve emeği geçen tum arkadaşlardan su an görüşlerımde çok daha kesın yargıdayım.

İSRA RUYA AYETI MIRAC MI YOKSA HAC MÜJDESI MI?

http://63.231.71.139/forum_posts.asp?TID=2112

Bu forumda konuyla ilgili üzerıne  İsra ruyasında görulen ayetıde katarak bir kaç çıkarım yaptım,fıkırlerınızi açtığım bu foruma beklıyorum.

Yukarı dön Göster safbilgi's Profil Diğer Mesajlarını Ara: safbilgi
 
polaris01
Newbie
Newbie


Katılma Tarihi: 15 mart 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 2
Gönderen: 15 mart 2007 Saat 20:49 | Kayıtlı IP Alıntı polaris01

Selam sevgili Hanif Dostlar!

Tartışmaya konu olan Mescid-i Aksa Nerede? Sorusunu Vatan Gazetesindeki köşesinde Sayın Süleyman Ateş’e soran arkadaşınız benim. Konuyu Foruma taşıyan ve tartışmaya açan arkadaşıma ve tüm katılımcılara teşekkürlerimi sunuyorum. Bu konuda duyarsız kalan Diyanet işleri Başkanlığı’nı da kınıyorum.

Şu halde sen hemen yüzünü doğruca Mescid-i Haram'ın şatrına çevir. Bu  emir Peygamberimiz Medinenin kuzey batısında bulunan Mescid-i Kıblateyn de bazı yazılarda öğlen namazı bazılarında ise ikindi namazı kılınırken gelmiştir. İnternette milyonlarcasını bulabileceğiniz alıntı’lardaki yazılardan anlaşıldığına göre Peygamberimiz ve cemaat farklı bir yönde bulunan mescid-i haram bölgesine dönerek namazlarını bitirmişlerdir. Mescid-i Haram bölgesi kabe merkezli sınırlardır. “Bu sınırların Kâ’be’ye en yakını, Mekke’ye 8 km. mesafede Medine istikametinde “Ten’îm”; en uzak olanları ise Tâif yönünde “Ci’râne” ve Cidde istikametinde Hudeybiye yakınlarında “Aşâir”dir. Diğerleri; Irak yolu üzerinde “Seniyyetülcebel”, Yemen yolu üzerinde “Edâtü Libn” ve Arafat sınırında “Batn-ı Nemîre”dir”

Dikkat edilirse Mescid-i Kıblateyn camiinde kılınan bir namazda kıblenin yönünü değiştirmek yani yüzünü doğruca Mescid-i Haram’ın şartına çevir demek eğer Mescid-i Aksa ciranede bulunan küçük bir mescit olduğu iddia ediliyorsa mümkün değildir.Çünkü namaz Ciranedeki mescit yönünde kılınmaktadır. Cirane de Haram sınırları içinde olduğundan herhangi bir yön değişikliği söz konusu değildir. Peygamberimize ve cemaate saf değiştirmesine neden olan Mescid-i Aksa’ yı Cirane bölgesi dışında başka bir yerde aramak gerektiğine inanıyorum. Şahsi kanaatim kuran’ın işaret ettiği Yahudilerle müşterek kullanılan kıble olması asabiyle ve namaz esnasında peygamberimize ve cemaate saf değiştirtecek kadar farklı bir açıda olan (Yaklaşık 160 derece) Küdüs yönünde bulunması muhtemel bir Mescid-i Aksa olduğu yönündedir.

Sayın Süleyman Ateş hocam’a da sormadan geçemiyorum. Sayın Hocam siz Diyanet işleri Başkanlığı gibi din konusunda yetkili tek makam’ın başkanı iken mescid-i aksa’nın yerinin bu günkü gibi ciranede olduğunu düşünüyor idiyseniz neden isra ve mirac ile ilgili bu mantıkla bakıldığında sahih olmayan hadisleri hadis kitaplarından çıkartmadınız. Örnek mescid-i aksanın kaç kapısı ve penceresi var? Peygamberimizin dönüş yolculuğunda bir kervanda su içmesi ve su kabını deve üzerinde bir yere koymuş olması ve kervanın mesafesinin 3 günlük yolda olması ve kime ait olduğunu söylemesi ve daha yüzlercesi. İnsanlar Peygamberimizin zaman zaman gittiği cirane bölgesinde ve içinde namaz kıldığı mescid’in kapı ve camlarının kaç adet olduğunu niye sorsunlar ki. Sayın Hocam! Tabidir ki siz Kuran’ı çok çok iyi bilen ve yorumlayan birisiniz. Dinimiz bir mantık dini olduğu için Mescid-i kıblateyn de yönü ciranede bulunan küçük bir mescit olan mescit-i aksa istikametinde kılınan bir namazda yönünü mescid-i haram tarafına çevir gibi bir emri mantığım kabul etmiyor. Zira cirane de mescid-i haram sınırları dahilinde iken. Coğrafi veriler doğrultusunda durumu yeniden değerlendirmenizi saygılarımla arz ederim.

Google Earth proğramından aldığım fotoğraf çok açık bir şekilde anlatılanlara ışık tutacaktır. Maalesef bu fotoğrafı upload edemiyorum. Forum yöneticileri bir mail adresi verirlerse oraya gönderirim. Bu yazımın eki olarak foruma koyarlar. Tüm katılımcılara Saygı ve Sevgilerimi sunuyorum.

Hikmet Coşkun

 

ALINTI:

 

28. 03. 2000 AKRA TEFSİR SOHBETİ (Bakara: 144 - 147)

Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN

Hazırlayanlar: Dr. Metin Erkaya & M. Esad Erkaya

------------------

 

KIBLENİN KÂBE'YE ÇEVRİLMESİ

Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere'ye hicret ettiği zaman, Allah-u Teàlâ Hazretleri kendisine, "Namaz kılarken Beytül-Makdis'e, yâni Kudüs'e, Mescid-i Aksâ'nın olduğu şehre dönün!" diye emrettiği için, oraya dönerek namaz kılıyordu. 15-17 ay kadar Medine-i Münevvere'de böyle namaz kılmıştı. Ama namaz kıldığı zaman içinden Kâbe-i Müşerrefe'yi istiyordu, özlüyordu. Çünkü Kâbe-i Müşerrefe, İbrahim AS'ın İsmail AS'la beraber yenilediği yeryüzünün en eski mabedi. Kudüs'teki Beytül-Makdis'ten, Mescid-i Aksa'dan daha şerefli... Oraya arzusu vardı.

Mekke'deyken müezzin mahfeli tarafında namaza durduğu zaman, hem Kâbe-i Müşerrefe önünde oluyordu, hem de Beytül-Makdis'e doğru dönmüş oluyordu. İkisini birden idare etmek mümkün oluyordu. Bir dönüşte, ikisini birden sağlamak mümkün oluyordu.

Ama Medine'de, Kudüs'e doğru dönünce artık Mekke arkada kaldığından, Kâbe arkada kaldığından dolayı, kıblenin Kâbe olmasını temenni ederek gökyüzüne bakıyordu. Cenâb-ı Hak'tan duasını kabul etmesini istiyordu.

(Fevelli vecheke şatral-mescidil-haram) "Haydi artık yüzünü Mescid-i Haram şatrına çevir!" Şatr, bir şeyin yarısı demek. Yâni bir elmayı bölsen, birini karşındakine versen --yarım elma, gönül alma-- işte şatrı, bir parçası, bölüğü demek olur. Burada taraf mânâsına geliyor, insanın yönlerinin bir tarafı olmuş oluyor. "O halde sen de yönünü el-Mescidül-Haram'a çevir hadi bakalım! Madem istiyordun, işte biz de seni istediğin kıbleye muhakkak çeviriyoruz. Al, duanı kabul ettim, temennîni ihsân eyledim sana... Ey Rasûlüm, yönünü hadi bakalım Mescid-i Haram'a çevir!" diye bu âyet-i kerime ile, Peygamber Efendimiz'e Kâbe-i Müşerrefe'ye dönmesini emretmiş oluyor.

 

c. Ehl-i Kitâbın İnad Etmeleri

 

(İnnellezine ûtül-kitâbe leya'lemûne ennehül-hakku min rabbihim) "Kendilerine kitap verilenler, yâni yahudiler, bu kıblenin değişmesine itiraz edip, "Yâ, önce dönüyordu Kudüs'e, şimdi niye dönmüyor?" filan diye diyenler; onlar biliyorlar ki bunun böyle olacağı onlara daha önceden kitaplarında, şeriatlarında peygamberleri tarafından da bildirilmişti. 'Ahir zaman peygamberi gelecek, böyle böyle olacak.' diye onu biliyorlardı. Bu dönüşün olacağını da ve bu dönüşe itirazlarının haklı olmadığını da bilyorlardı." Ama yine de çeşitli ters duygulardan, inattan, küfürden, hasedden dolayı işte maalesef imana geliverip, Allah'ın rızasını sağlayacak davranışı sergileyememişler.

 

İmtihan tabii, herkes imtihan geçiriyor. Bakın Peygamber SAS Efendimiz'in, Allah'ın emrine itaatine bakın: "Ey Rasülüm Kudüs'e dön yönünü!" deniyor; "Başüstüne..." diyor, Kudüs'e dönüyor. Ondan sonra, "Ey Rasûlüm, bundan sonra Kâbeye dön yönünü!" buyruluyor; hemen Kâbe'ye dönüyor. Müslümanlar da öyle... Yâni emir nasılsa, onu uyguluyorlar. Ama Allah'ın öteki kullarının da öyle yapması gerekirken, birinci emrini tutup da ondan sonraki emrini tutmuyorlar, itiraz ediyorlar.

 

Peygamber Efendimiz SAS, gökyüzüne bakıp da, gönlünden kıblenin değiştirilmesini Cenâb-ı Hak'tan temenni ederken, "Ey Rasûlüm, senin gökyüzüne bakışını görüyoruz. Haydi bakalım, bundan sonra yönünü Mescid-i Haram tarafına çevir!"

Binâen aleyh, insanların kıble konusunda böyle çeşitli tutumları var; kimisi kıbleyi kabul ediyor, kimisi reddediyor, kimisi dedikodu yapıyor, kimisi itaat ediyor... Ama itaat edenlerin en başında ve en Allah'ın seveceği tarzda itaatini isbatlamış olan Peygamber-i Zîşânımız'dır. Çünkü ilkönce Beytül-Makdis'e doğru dönülmesini Cenâb-ı Mevlâ emredince, emre itaat etmiş, o tarafa dönmüş; ondan sonra öbür tarafa dönün deyince, o tarafa, Kâbe-i Müşerrefe tarafına dönmüş. Gönlü başından beri Kâbe'yi sevdiği halde, Allah "Kudüs'e dönün!" dediği zaman, Kudüs'e dönmekte tereddüt etmemiş.

 

144- Biz, senin, yüzünü çok defa göğe doğru çevirip-durduğunu görüyoruz. Şimdi elbette seni hoşnud olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Her nerede bulunursanız, yüzünüzü onun yönüne çevirin.(146) Şüphesiz, kendilerine kitap verilenler, tartışmasız bunun Rablerinden bir gerçek (hak) olduğunu elbette bilirler. Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil olmayandır.

145- Andolsun, kendilerine kitap verilenlere her ayeti (delili) getirsen, yine de onlar senin kıblene uymaz; sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. (Hatta) Onlardan bir kısmı, bir kısmının kıblesine de uymaz. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve tutku) larına uyacak olursan, kuşkusuz, o zaman zalimlerden olursun.(147)

 

MESCİD-İ KIBLETEYN   

 

İslamiyet’in ilk yıllarında kıble, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ idi. Peygamber efendimiz ve ona îman edenler Mescid-i Aksâ istikametine dönerek namazlarını edâ ediyorlardı. Fakat Rasülullah (s.a.v) efendimizin içinde hep Kabe-i Muazzama’ya yönelmek arzusu vardı. Bu hususta duâ ediyor ve vahyin gelmesini arzu ediyordu.

 

Hicretten 18 ay kadar sonra Şaban ayının 15’inci günü Rasülullah (s.a.v) Seleme Oğulları yurdunda öğle namazının iki rek’atı edâ edilmişti ki kıblenin çevrilmesi ile alâkalı aşağıdaki âyet-i kerîme nâzil oldu. Peygamber efendimiz yönünü Beyt-i Makdis’ten Kâbe-i Muazzama’ya çevirdi. Cemâatte safları ile birlikte döndüler ve son iki rek’atı Kâbe’ye doğru kıldılar. Bundan dolayı bu mescide  “Mescid-i Kıbleteyn” (iki kıbleli mescid) denilmiştir.

 

Manası: Yüzünün gökyüzüne çevrilmekte olduğunu görüyoruz. Seni elbette hoşlanacağın kıbleye döndüreceğiz. O halde yüzünü hemen Mescid-i Haram’a doğru çevir. Ey Mü’minler yüzlerinizi onun yönüne çevirin. (Bakara S. Âyet 144)

 

Resulullah Aleyhisselâm Hicret’ten üç yıl önce Kudüs’teki peygamberler makamı olan Mescid-i aksa’ya doğru namaz kılmaya başlamıştı. Namaz kılarken Mescid-i aksâ’ya doğru yönelir, Kâbe de önünde bulunurdu. Medine’de bulunan müslümanlar da namazlarını Mescid-i aksâ’ya doğru kılıyorlardı. Hatta Medine devrinin ilk yıllarında yapılan Kuba mescid’i ile Mescid-i nebevi’nin kıbleleri de Mescid-i aksâ’ya doğru yapılmıştı.

 

Resulullah Aleyhisselâm hicret edince Mescid-i aksâ’ya doğru namaz kılarken Kâbe’nin arkada kalışından üzüntü duyuyor, öteden beri de ceddi İbrahim Aleyhisselâm’ın kıblesi olan Kâbe’ye yönelerek namaz kılmayı arzu edip duruyordu.

 

Hele yahudilerin “Muhammed ve arkadaşları, biz gösterinceye kadar kıblelerinin neresi olduğunu bile bilmiyorlardı.” gibi sinsi sinsi lâflar etmeleri kendisini büsbütün rahatsız ediyordu.

 

Bir gün Cebrâil Aleyhisselâm geldiğinde “Yâ Cebrâil! Rabbimin yüzümü yahudilerin kıblesinden döndürüp Kâbe’ye çevirmesini arzu ediyorum.” buyurdu. Cebrâil Aleyhisselâm “Ben ancak bir kulum, sen Rabbine niyazda bulun, O’ndan iste!” cevabını verdi. Artık namaza duracağı zaman başını semâya doğru kaldırmaya başlamıştı.

•

Hicretin ikinci yılında Medine’de ikâmetinin onyedinci ayının ortalarında bir pazartesi günü, Seleme oğulları yurduna gitmiş; oranın mescidinde müslümanlara İkindi namazı kıldırıyordu. Birinci rekât kılınmış, ikinci rekâtın sonuna gelinmişti. Tam bu esnada kıblenin değişmesi ile ilgili vâhiy nazil oldu, Allah-u Teâlâ Mescid-i aksâ’dan Mescid-i haram’a dönülmesini emretti.

 

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

 

“Resulüm! Biz senin, yüzünü çok kere göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Artık seni hoşnud olacağın bir kıbleye elbette çevireceğiz.” (Bakara: 144)

Seni sevdiğin bir kıbleye, atan İbrahim’in kıblesi olan Kâbe’ye yönelteceğiz.

“Bundan böyle yüzünü Mescid-i haram tarafına çevir!” (Bakara: 144)

 

Resulullah Aleyhisselâm yönünü hemen Kâbe’ye doğru çevirdi, Cemaat de safları ile birlikte döndüler. Kudüs’e yönelerek başlanılan namazın son iki rekâtı, yeni kıble olan Kâbe’ye doğru kılınarak tamamlandı. Bu sebepten dolayı Seleme oğulları mescidine “İki kıbleli mescid” mânâsına gelen “Mescid-i kıbleteyn” adı verilmiştir.

 

Bu suretle eski kıble kaldırılmış ve “İstikbâl-i Kıble” farz olmuş oldu.

 

Elmalılı Tefsiri:

 

Peygamber Efendimiz Mekke'de iken Kâbe'ye dönerek namaz kılardı. Medine'ye hicretten sonra Kudüs'e doğru namaz kılmaya başlamıştı ki, bunda oradaki Yahudileri İslâm'a ısındırma çabası ve maksadı bulunduğu söylenebilir. Bunun hakkında buyuruluyor ki: âyetteki "kıble" "Ce'alnâ" fiilinin mukaddem olan ikinci mef'ûlüdür, "elleti" ise birinci mef'ûlüdür, kıblenin sıfatı sanılmamalıdır. Yani, senin vaktiyle üzerinde bulunduğun Kâbe'yi yine sana kıble yapmışız, başka bir şey değil, ancak peygambere ittiba edip, ona uyanları, geldiği izden geri dönüp gidecek ve irtidat edecek olanlardan seçip ayırmak, çirkin ile güzeli, yani iyi ile kötüyü birbirinden ayırdetmek ve bu suretle her birinin halini açığa çıkarmak, Benim bildiğim şeyi sizlerin de bilmesini sağlamak içindir. Böyle olmasa idi, onları yalnızca Ben bilirdim, siz bilemezdiniz, ayırdedemezdiniz.

Peygamber Efendimiz, Medine'ye gelip Beyt-i Makdis'e doğru namaz kılmaya başlayınca, bu iş Araplar'ın gücüne gitti. Daha sonra tekrar Kâbe'ye dönülerek namaz kılınması emir buyurulduğu zaman Araplar sevindi, yahudilerin gücüne gitti: Yahudiler, "Bu ne iş böyle, kâh buraya, kâh oraya? Bunda kesinlik ve kararlılık olsa böyle olur mu?" diye İslâm'dan çıkıp dinden çıkanlar oldu. Münafıklar, ipe sapa gelmez sözlerle müslümanlar arasına şüphe ve fitne sokmaya çalıştılar. Müslümanlardan bazıları, "Vefat eden arkadaşlarımızın kıldıkları namazlar ne olacak?" diye telaş ve endişeye kapıldılar. İşte bütün bunlara karşı ve daha doğrusu, kıblenin değişmesinden önce bu gibi hallerin olabileceğine işaret etmek üzere bu âyetler inmiştir. İşte bu meselede birçok bakımdan deneme vardır. gerçi bu hal, bu deneme büyük ve ağır bir şeydir, ancak Allah'ın hidayet ihsan ettiği, imanda sebat için irade nasip eylediği kimselere ağır gelmez, onlara Allah'ın hiçbir emri ağır gelmez. Şunu da iyi biliniz ki, Allah, sizin imanda sebatınızı ve imanınızın eser ve alâmeti olarak kıldığınız namazlarınızı ve iyiliklerinizi hiç yok etmez, kaybolmasına izin vermez. Şu halde kıble değişmiş olunca bundan evvel kıldığınız namazlar ve vefat eden kardeşlerinizin namazları Allah katında zayi olmaz, kaybolup gitmez. Çünkü Allah kesinlikle insanlara karşı pek şefkatli ve pek merhametlidir. Ne onların ecirlerini zayi eder, ne de iyiliklerine olmayan ve işlerine yaramayan bir emir gönderir.

144-İşte Allah böyle bir Allah'dır. Ve size bu şekilde bir sırat-ı müstakim verecek ve sabit bir kıble gösterecektir. Hz. Peygamber, yukarıdan beri devam edip gelen bu işaretler üzerine artık kıblenin değişmesiyle ilgili vahiy emrinin gelmesini bekleyip duruyordu. Adeta semadan Cibril'in yolunu gözlüyor ve atası İbrahim aleyhisselâmın kıblesi olan Kâ'be'ye yönelmek için Allah'a dua ediyordu. Nihayet şu âyetler nazil oldu: Ey Muhammed! Biz senin yüzünün sık sık semada dönüp durduğunu görüyoruz, artık seni, pek memnun olacağın bir kıbleye kesinlikle çevireceğiz. Şu halde sen hemen yüzünü doğruca Mescid-i Haram'ın şatrına çevir. Yani, Kâ'be tarafına çevir. Bu suretle eski kıble kaldırılmış ve istikbal-i kıble (kıbleye dönme) farz olmuş oldu. Yüzün dosdoğru olarak kıbleye çevrilmesi, bedenin ön tarafından tamamiyle yönelmesi demek olduğu aşikardır. Şu halde yüzün ve bedenin Kâ'be'den başka bir tarafa dönmesi namazı bozar. Fakat uzakta bulunanlar için bizzat Kâ'be'ye isabet de şart değildir. İşte bundan dolayıdır ki, bizzat "Kâ'be" denilmeyip, "Mescid-i Haram'ın şatrına" buyurulmuştur. Mescid-i Haram ise Kâ'be'nin kendisi değil, çevresindeki Harem-i şeriftir. Ve burada savaş, kavga ve her türlü saldırı yasak bulunduğu ve tam bir güvenlik hedef tutulduğu için ona "haram" veya "harem" denilmiştir.

Berâ b. Âzib hazretlerinden rivayet olunuyor ki, Resul-i Ekrem Efendimiz Medine'ye gelmiş ve onaltı ay "Beyt-i Makdis" tarafına namaz kılmış idi. Daha sonra namazda Kâ'be'ye dönmesi emredildi. Bu Kıble'nin çevrilmesi olayı, Bedir Gazası'ndan iki ay önce Recep ayı içinde öğleyin güneşin zevalinden sonra meydana geldi. Resulullah, Beni Seleme mescidinde ashabı ile birlikte öğle namazını kılarken âyet geldi. Kılmakta olduğu öğle namazının ilk iki rek'atini Mescid-i Aksa, son iki rek'atini Mescid-i Haram tarafına kıldığı, hatta Peygamberimizin yer değiştirip Kıblenin değiştiğini bildirmesiyle erkeklerle kadınların da yer değiştirip birbirlerinin yerini aldıkları ve bundan dolayı o mescide "Mescidü'l-Kıbleteyn" adı verildiği dahi zikredilmiştir. Derhal etrafa haberler gitmiş, Kuba mescidinde dahi halka namazda iken biri gelmiş "Resulullah Kâ'be'ye çevrildi!.." diye bağırmış olduğu da rivayetler arasındadır.

Harem bölgesi
Sözlükte “yasak bölge” anlamına gelen “Harem bölgesi” Mekke ve çevresine verilen bir isimdir. Mekke ve çevresine bu ismin verilmesi, zararlılar dışındaki hayvanlarının öldürülmesinin ve bitkilerinin koparılmasının yasak olması sebebiyledir. Harem bölgesinin sınırlarını ilk defa Cibrîl’in rehberliğiyle Hz. İbrâhim (sas) belirlemiş, sınırları gösteren işaretler daha sonra Hz. Peygamber (sas) tarafından yenilenmiştir. Bu sınırların Kâ’be’ye en yakını, Mekke’ye 8 km. mesafede Medine istikametinde “Ten’îm”; en uzak olanları ise Tâif yönünde “Ci’râne” ve Cidde istikametinde Hudeybiye yakınlarında “Aşâir”dir. Diğerleri; Irak yolu üzerinde “Seniyyetülcebel”, Yemen yolu üzerinde “Edâtü Libn” ve Arafat sınırında “Batn-ı Nemîre”dir. Kur’ân-ı Kerîm’de Kâ’be’ye “el-beytü’l-harâm” (Mâide 5/2) onu çevreleyen mescide “el-mescidü’l-harâm” (İsrâ 17/1) denildiği gibi, bu mescidin içinde bulunduğu Mekke şehri de “harem” (Kasas 28/57, Ankebût 29/67) yani “saygıya lâyık” sözüyle vasıflandırılmıştır.

Yukarı dön Göster polaris01's Profil Diğer Mesajlarını Ara: polaris01
 
dost1
Admin Group
Admin Group


Katılma Tarihi: 28 haziran 2006
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 538
Gönderen: 27 mart 2007 Saat 04:01 | Kayıtlı IP Alıntı dost1

Selamün Aleyküm! Değerli polaris01 Kardeşim!

polaris01 Yazdı:
Dikkat edilirse Mescid-i Kıblateyn camiinde kılınan bir namazda kıblenin yönünü değiştirmek yani yüzünü doğruca Mescid-i Haram’ın şartına çevir demek eğer Mescid-i Aksa ciranede bulunan küçük bir mescit olduğu iddia ediliyorsa mümkün değildir.Çünkü namaz Ciranedeki mescit yönünde kılınmaktadır. Cirane de Haram sınırları içinde olduğundan herhangi bir yön değişikliği söz konusu değildir. Peygamberimize ve cemaate saf değiştirmesine neden olan Mescid-i Aksa’ yı Cirane bölgesi dışında başka bir yerde aramak gerektiğine inanıyorum. Şahsi kanaatim kuran’ın işaret ettiği Yahudilerle müşterek kullanılan kıble olması asabiyle ve namaz esnasında peygamberimize ve cemaate saf değiştirtecek kadar farklı bir açıda olan (Yaklaşık 160 derece) Küdüs yönünde bulunması muhtemel bir Mescid-i Aksa olduğu yönündedir.

Namaz , Medine’de Cirane bölgesindeki mescid yönünde değil;

Namaz, Medine’de Kudus’deki  Beytil Makdise yönünde kılınmıştır.

Namaz,aşağıdaki ayetlerin vahyedilmesi ile de Mescidil Haram yönüne doğru kılınmıştır.

 

 

Bakara;144:Kad nera tekallübe vechike fis semai fe lenüvelliyenneke kibleten terdaha, fevelli vecheke şatral mescidil haram, ve haysü ma küntüm fevellu vücuheküm şatrah, ve innellezine utül kitabe le ya'lemune ennehül hakku mir rabbihim, vemallahü bi ğafilin amma ya'melun

 

Biz senin, yüzünün ha bire göğe doğru çevrildiğini elbette görüyoruz. Hoşlanacağın bir kıbleye seni elbette döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Nerede olsanız yüzünüzü Mescid-i Haram yönüne döndürün. Kendilerine kitap verilenler, onun, Rablerinden bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapıp ettiklerinden habersiz değildir.

 

Bakara;149:Ve min haysü haracte fevelli vecheke şatral mescidil haram, ve innehu lel hakku mir rabbik, ve mallahü bi ğafilin amma ta'melun

Nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram'a döndür. Bu, elbette Rabb'inden gelen gerçektir. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.

 

Bakara;150:Ve min haysü haracte fevelli vecheke şatral mescidil haram, ve haysü ma küntüm fe vellu vücuheküm şatrahu li ella yekune linnasi aleyküm hucceh, ilellezine zalemu minhüm fe la tahşevhüm vahşevni ve li ütimme ni'meti aleyküm ve lealleküm tehtedun

Nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram'a çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü ona doğru çevirin ki, insanların elinde sizin aleyhinize bir delil bulunmasın. Onların zulme sapanları müstesna. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Yüzünüzü Mescid-i Haram'a dönün ki, üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım. Ve bu sayede güzeli ve iyiyi bulmanız da umulmaktadır.

 

İsra suresinde söz konusu olan mescidil aksa ise Cirane bölgesindeki mesciddir.

 

İsra;1:”Sübhanellezi esra bi abdihi leylem minel mescidil harami ilel mescidil aksallezi barakna havlehu li nüriyehu min ayatina innehu hüves semiul besiyr”

 

Bütün varlıkların tespihi o kudretdir ki, ayetlerimizden bazılarını kendisine gösterelim/kendisini ayetlerimizden bir parça olarak gösterelim diye kulunu, gecenin birinde Mescit-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya yürütmüştür. Hiç kuşkusuz, O'dur Semî' ve Basîr.

 

Kusursuzluk sadece Allah’a mahsusdur.

En doğrusunu bilen Allah’tır.

Sevgi,saygı ve muhabbetle.

Allah’a emanet olunuz.

 

Yukarı dön Göster dost1's Profil Diğer Mesajlarını Ara: dost1
 
polaris01
Newbie
Newbie


Katılma Tarihi: 15 mart 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 2
Gönderen: 01 nisan 2007 Saat 04:20 | Kayıtlı IP Alıntı polaris01

dost1 Yazdı:

İsra suresinde söz konusu olan mescidil aksa ise Cirane bölgesindeki mesciddir.

İsra;1:”Sübhanellezi esra bi abdihi leylem minel mescidil harami ilel mescidil aksallezi barakna havlehu li nüriyehu min ayatina innehu hüves semiul besiyr”

Bütün varlıkların tespihi o kudretdir ki, ayetlerimizden bazılarını kendisine gösterelim/kendisini ayetlerimizden bir parça olarak gösterelim diye kulunu, gecenin birinde Mescit-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya yürütmüştür. Hiç kuşkusuz, O'dur Semî' ve Basîr.

Selamünaleyküm Sevgili dost1 kardeşim.

Öncelikle ilginize teşekkür etmek isterim. İsra süresine konu olan mescid-i aksa'nın cirane bölgesindeki küçük mescid olduğu yönündeki ısrarları anlamakta güçlük çekiyorum. Çünkü Mescid-i Haram bir noktanın adı değil; bir bölgeye verilen isimdir. Bu bölgenin sınırlarını da daha önceki yazımda vermiştim. Dikkat edilirse ciranedeki mescid de bu sınırlar içindedir. İsra süresinin ilk ayeti Peygamberimizi Mescid-i Haram bölgesinden çevresi bereketlendirilmiş olan başka bir bölge olan Mescid-i Aksa'ya götürüldüğünden bahsetmektedir. Bu söz konusu olan Mescid-i Aksa da Mescid-i Haram sınırları içinde ciranede bulunan mescid olmadığı ayetten açıkça anlaşılmaktadır. Ayette aynı bölge içerisinde örneğin batıdan doğuya bir yürüyüşten bahsetmiyor. Bilakis iki farklı bölge isminden bahsediyor. Bu bölgelerden biri Mescid-i Haram diğeri de çevresi bereketlendirilmiş başka bir bölge olan Mescid-i Aksa'dır.

Konunun aydınlanmasına yardımcı olacağını düşündüğüm isra süresi ilk ayetinin tefsirini Sayın Bayraktar Bayraklı Hocamın müsadeleriyle aşağıya ekliyorum. Muhakkak bir ortak noktada anlaşabileceğimiz ümidiyle saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

Hikmet Coşkun

Alıntı Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı

Rahman Ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla:

 Gece Yürüyüşü:

 1. Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını göste­relim diye kulunu Mescid-i Haram'dan, çevresini mü­barek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya yürüten Allah, nok­san sıfatlardan uzaktır. O, işitendir, görendir.

İslam âlimlerini oldukça meşgul eden, farklı görüşler beyan eden gruplara ayıran bu âyette geçen İsrâ, yani "gece yürüyüşü" meselesinin genelde oluşumu üzerinde durulmuş, onun insanlığa neler getirdiği ko­nulan ise gölgede kalmıştır. Bu gece yolculuğu diyebileceğimiz gece yürüyüşünün hep nasıllığı üzerinde duruldu, ama niçini, yani amacı üze­rinde pek durulmadı. Şimdi âyetin analizini yaparak, İsrâ ve Mi'râc'ın ne olduğu ve niçin gerçekleştirildiğini açıklayacağız.

1."Noksan sıfatlardan uzak olan"

"Sübhân" kelimesinin kök fiili, "suda yüzmek, bir işten boşalmak; geçimini temin etmek için öteye-beriye koşmak, çabalamak; uyumak, sakin olmak, dinlenmek, yeri kazmak, uzak gitmek; sözü çok söylemek; at koşarken ayaklarını uzatması; yıldızın gökyüzünde hareket etmesi" anlamına gelen ~l~. sebehadır. Bu fiilin  sebbeha kalıbı "Sübhânellâh demek, Yüce Allah'ı tenzih etmek, noksan sıfatlardan uzak tutmak" ma­nasını ifade etmektedir. öUa- Sübhân da masdar olmakla beraber "ten­zih yani Allah'ı noksan sıfatlardan uzak tutmanın alemi" olmuştur. Bu kelime, "tenzih etmek" için kullanılan bir kelimedir. Allah ismi ile kul­lanılınca, yani Sübhânellâh, "Allah'ı tenzih ederim", yani "noksan sıfatlardan uzak tutarım" anlamına gelmektedir.

Sübhân kelimesini, Yüce Allah Kendi Kendine kullanmakta ve Kendisinin noksan sıfatlardan uzak olduğunu söylemektedir. Biz de bu kelimeyi söylerken O'nunla beraber teşbih yapmış oluyoruz.

Diğer taraftan Sübhân kelimesine aynı zamanda: "Bütün varlıkla­rın teşbih ettiği, bütün akılların, ruhların kendisine doğru yüzüp aktığı Allah" manası da verilebilir. Her şey Allah'a doğru aktığı, hareket ettiği, yüzdüğü için Allah Sübhân"dır. Varlıklar ancak noksan sıfatlardan uzak olan bir varlığa doğru akarlar, hareket ederler, benliklerinden sıyrılıp O'na yönelirler.

Ne demek "Allah'ı noksan sıfatlardan uzak tutmak?" Bu sorunun cevabını İhlâs sûresinin 3 ve 4. âyetleriyle verebiliriz: "O, doğurmamış ve doğmamıştır. O'nun hiçbir dengi yoktur." İşte bu âyetleri okurken Allah'ı teşbih ediyoruz, "sübhânellâh" demiş oluyoruz. Yüce Allah bu şekilde noksan sıfatlardan uzak tutulmaktadır.

Bu açıklamanın ardından şu soruyu sorabiliriz: Yüce Allah, İsrâ sûresine Sübhân kelimesi ile, Kendini teşbih etmekle, noksan sıfatlardan uzak tutmakla niye başlamıştır? Sorunun cevabını âyetin devamından çıkarabiliriz. Kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya yürütmesi, O'nun noksan sıfatlardan uzak olmasını gerektirir. Bu özelli­ğe sahip olmayan bir varlık bu gece yolculuğunu gerçekleştiremez. İsrâ olgusu, çok yönlü ve sırlarla dolu olan bir uygulama olduğu için, Yüce Allah yaptığı işe göre sıfatını âyetin başına koymuş oldu.

Yukarıda vermiş olduğumuz ikinci manadan hareket edersek, me­seleyi biraz daha yakınen kavramış olabiliriz. Madem ki sübhân, bütün varlıkların, insan aklının Kendisine doğru hareket ettiği, noksan sıfatlar­dan uzak olan bir varlığı ifade ediyor, işte o gece Allah Hz. Muhammed kulunu Kendisine doğru yürütmüş ve kendisine doğru çıkarttığı için sübhân sıfatını almıştır. Yüce Allah'ın sübhân, yani noksan sıfatlardan uzak olma özelliği göz önüne getirilmeden isrâ olayı çözülemez ve anlaşılamaz.

2. "Bir gece kulunu Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya yürüttü." İsrâ "gece yürüyüşü" olduğuna göre, bir kere daha niye "bir gece" ifadesine yer vermiştir?

Her iki gece kavramı bir araya gelince pekiştirme olmaktadır. Hem fiil hem de zaman zarfı gece ile alakalı olduğundan, İsrâ olgusunun gece vakti olduğu vurgulanmış olmaktadır.

Mescid-i Haram, Kutsal Mescid, "canlı bir varlığın öldürüleme-diği, öldürmenin yasak olduğu Mescid" anlamına gelmektedir. Ka'be'nin etrafında sınırları belli olan mekân'a "Mescid-i Haram" den­mektedir. Ka'be de bunun içindedir. Mescid-i Haram, özellikle onun içinde yer alan Ka'be'nin bulunduğu yer ibadet yeridir. Ancak orası sa­dece bir ibadet yeri değil, aynı zamanda bir okul, yani bir üniversitedir.

Bakara 125'te açıkladığımız gibi Beyt, yani Ka'be, Beytullâh de­nen üniversitenin işlevi belirlenmiştir. mesâbeten linnâsdır. Yani buraya "insanların toplandığı yer manası" verilebilir, sâbe fiili, "geri dönmek, bayılanın kendine gelmesi, rüşde ermek, karşı­lığını vermek, ödemek" demektir. Sâbe fiilinden türeyen sevb "elbise, kıyafet, örtü, kisve, bir kılığa sokmak, maske" manasına gelmektedir.

Âyette geçen hfc mesabe de, "bir kimsenin döndüğü yer, toplantı yeri, sığınılacak, barınılacak, buluşulacak yer" demektir.

Beytullâh, geniş anlamı ile Mescid-i Haram, insanlık kültürünün doğduğu yer ve o kültürün odak noktasında bulunması nedeniyle merke­zî bir önem kazanmaktadır. Madem ki sâbe fiili "bayılan kimsenin ken­disine gelmesi" anlamına gelmektedir, o manadan hareket ederek diyebiliriz ki Ka'be, "insanları kendine getiren, iç muhasebesi yaptıran; anla­yış, bilinç ve ahlâkî bakımdan kendilerine çekidüzen vermelerini temin eden bir eğitim ve ibadet yeri"dir. İnsanlığın din ve kültür merkezi olan bu üniversite de insanlar kendilerini bulmakta ve kendilerine dönmekte­dirler.

Sâbe kelimesi, "aklını başına devşirmek" anlamına da gelmekte­dir. Ka'be'deki alametler ve haccın faydaları, insanları olgunlaştırmakta ve aklın yolunu izlemenin önemini öğretmektedir. Onun içindir ki Hac-cm getirişi ile ilgili olan Bakara 197. âyet akılla bitmektedir.

Diğer taraftan mesabe, Yüce Allah'ın ödülünü kazandıracak olan, sevabın, güzelin, doğrunun, iyinin amellerinin üretildiği yerdir. Demek ki Beytullâh, başka bir adı ile Mescid-i Haram bir üniversite niteliğinde iyiyi, güzeli, doğruyu üreten bir okul olmaktadır.

Sâbe kelimesinden türeyen ve elbise manasına gelen sevb de me­sabenin başka bir türevi durumundadır. Elbise insanın avret yerlerini örter, soğuk ve sıcaktan korur. Mescid-i Haram yani özel anlamı ile Beytullâh denen üniversitede üretilen bilgi, iyi, doğru ve güzel gibi de­ğerler de insanın iç aleminin şeytana açık olan çıplaklığını örter, şeyta­nın etkisine karşı inşam korur. Bu bakımdan da Ka'be bir üniversitedir.

Haram kelimesinin bir anlamı "kutsal", diğeri de "hiçbir canlının öldürülmediği, öldürülmesinin yasak olduğu güvenli yef'dir. Bakara 125'te iLÜ emnâ "güvenli" kelimesi de bunun anlamı olmaktadır.

Bakara 125'te önce mesabe, sonra emnâ kelimesinin olması ma­nidardır. Mesabe, "iyinin, doğrunun, bilginin üretildiği yer, üniversite" olduğuna göre, önce bu değerler üretilecek sonra da güvenli olacaktır. Mesabe, yani bilginin olmadığı yerde güvenlik olmaz. Câhillerin toplu­munda güvenlik aramak hayalden öteye geçemez.

Beytullâh, başka bir adı ile Mescid-i Haram üniversitesinin temel­leri Hz. Âdem zamanında atıldı, daha sonra Nûh tufanı ile izleri silinip gitmişti; ardından da Yüce Allah Hz. İbrahim'e Beytullâh'ın yerini gös­terdi, neresi olduğunu belirledi (Hacc 22/26) ve Hz. İbrahim'e onu yeni­den inşa etmesini söyledi. Demek ki Beytullâh ve geniş anlamı ile Mescid-i Haram, insanlığın ilk ma'bedi (Âl-i İmrân 3/96), aynı zamanda ilk üniversitesidir. İlk peygamber Hz. Âdem orada yaşadığı gibi son peygamber Hz. Muhammed de orada yaşadı.

3.   İşte  gece  yürüyüşü  dediğimiz  İsrâ olgusu,  insanlığın  ilk ma'bedi, ilk üniversitesi olan Mescid-i Haram (Beytullâh)dan başladı, yani bereket ve hidâyet kaynağı olan (Âl-i İmrân 3/96) Mescid-i Haram denen üniversiteden başladı.

Yolculuk, Mescid-i Aksa denen, çevresi mübarek kılınan, yani kutsal olan üniversiteye doğru olmuştur. O dönemde Mescid-i Aksa Ya­hudi ve Hıristiyanlar için önemli bir ma'bed idi. Yüce Allah İsrâ l'de "çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa" demektedir. Sadece Mescid'in kendisi mübarek değil, çevresi de mübarek idi. Bu açıdan bakınca bu ma'bedin, yani üniversitenin Mescid-i Haram'a benzeyen yönü olduğunu görür ve anlarız. Mescid-i Aksa da Yahudi ve Hıristiyan­lığın eğitim merkezi ve üniversiteleri idi. Demek ki Mescid-i Aksa, in­sanlığın ikinci üniversitesi olma özelliğini taşıyordu. "Bir ma'bed ve üniversiteden başka bir ma'bed ve üniversiteye gidiş"e İsrâ denmektedir. Burada şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu olgu niçin gerçekleştirilmiş­tir?

4. "Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye." Âyetin bu kısmındaki gösterme fiilinin başında yer alan lâm harfi, amacı, yani gece yolculuğunun niçinini belirlemektedir. "Gösterme" eylemi, aslında öğretmek anlamına gelmektedir. Bir şeye gözlem yaptırı-lıyorsa, o şey gösteriliyorsa öğretiliyor demektir. Demek ki bu yolculuk, öğretim amaçlı yapılmıştır.

Yüce Allah, âyetlerinden bir kısmını Hz. Peygamber'e öğretmek, göstermek için bu olguyu gerçekleştirmiştir. Buradaki âyetlerden kasıt ne olabilir? Bu sorunun cevabını verebilmek için En'âm 75'teki Hz. İb­rahim'in olgusuna gitmemiz gerekiyor: "Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbra­him'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteri yorduk." Hz. İbrahim'e gös­terilen, yani öğretilenlerle Hz. Muhammed'e gösterilenler arasında bir benzerlik olsa gerek. Melekût ile âyât kelimesinin mana itibari ile yaklaşan tarafları vardır. Melekût kelimesinin "kâinatın işleyiş ve idare edi­liş kanunları" anlamına geldiğini düşünürsek, âyât da "kanunlar, alamet­ler, semboller" manasına gelmektedir.

Âyât kelimesine, "mesajlar, kâinatın idare ediliş kanunları" manası verilebilir. Bir bakıma "göklerin ve yerin hükümranlığının kanunları" da denebilir. O zaman Hz. Muhammed'in öğretimi ile Hz. İbrahim'in öğre­timi arasında bir benzerlik kurulabilir.

5. "O gerçekten işitendir, görendir."

Âyetin başında sübhân olduğu için, sonunda da işitme ve görme sıfatları gündeme getirilmektedir. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, İsrâ olgusuna bu özelliği ile başladı; ardından işitme ve görme sıfatlarıyla bu olguyu tamamladı. Çünkü âyetin içinde yer alan "göster­me" anlamına gelen fiil, ancak görmesinde eksiklik olmayan biri tarafın­dan gerçekleştirilebilir. Görme ve işitme sıfatlarının cüz'îsini Yüce Al­lah, kulu Hz. Muhammed'e verdiğinden onu öğretime tâbi tutmuştur.

Genelde tefsirde İsrâ olgusu ile beraber Mi'râc olgusu da anlatılır. Ama Yüce Allah bu âyette Mi'râc olayına değinmediği için biz de de­ğinmeyi uygun bulmuyoruz. Günümüzün bilimine göre bir açıklama getirecek olursak şunu söyleyebiliriz: Hz. Peygamber'imizin İsrâ olgu­sunda, onun önünden zaman ve mekan kaldırılmıştır. Bir bakıma onun bedeni ışınlanmış ve bu ışınlanma anında mekan mefhumu ortadan kalkmıştır. Onun için İsrâ'nın bedeni mi ruhî mi olduğu tartışmasına girmek lüzumsuz bir uğraşıdır. Nasılından ziyade niçini üzerinde dur­mak daha faydalı olacaktır. Hz. Peygamber'e neler öğretildi, insanlığa hangi mesajlar gönderildi, insanlığın yücelmesinde onun yeri nedir? gibi sorulara cevap verilmelidir.

Şimdi şu soruyu sorabiliriz: İsrâ olgusunun insanlığa getirdiği fay­dalar, değerler nelerdir? Bunları maddeler halinde şöyle tesbit edebiliriz:

a) Yüce Allah mesajlardan bir kısmını Hz. Peygamber'e öğretmek için özel bir öğretim ortamı hazırlamıştır.

b)  Mescid-i Haram denen üniversite ile Yahudi ve Hıristiyanların üniversitesi olan Mescid-i Aksâ'nın birleştirilmesi, Hz. Peygamber'in onlara yakınlaşması, yaklaştınlması için gerçekleştirilmiştir. Bu olay, Yahudi ve Hıristiyanları İslam'a davet için önemli bir yaklaşım niteliğini taşımaktadır.

Kitap ehlinin öğretileri ile İslam arasında müşterek noktanın bu­lunması için gerçekleştirilen bir yaklaşım olan İsrâ, ayrılıkları, farklılık­ları değil de kitap ehli ile olan müşterek noktaları öne çıkarmak için ya­pılan bir öğretim ve birleştirme faaliyetidir.

Dedeleri Hz. İbrahim ile torunlarından olan Hz. Süleyman'ın inşa ettiği Ma'bed ve üniversitelerin birleştirilmesi, Allah'ın bitişmesini em­rettiği şeylerin bitişmesini temin etmektir (Ra'd 13/21). Demek ki isrâ, beyin, gönül ve nefis ülkelerinin bitişmesi gibi, Ma'bed ve üniversitele­rin bitişmesini gerçekleştirmek amacını taşımaktadır.

c)  Kur'ân, daha önceki tüm peygamberlerin evrensel mesajları ile yerel bazı mesajlarını alıp yer verdiği ve onları birleştirdiği gibi, İsrâda alınan, öğretilen, verilen mesajlarda da bir müştereklik vardır.

Bu demektir ki İsrâ denen öğretim faaliyeti, Kur'ân'in hem ma'bed hem değerler hem ibadetler hem de tevhid inancı bakımından Kitap ehli ile Müslümanların sahip olduğu asgarî müştereki tesis etme amacını güdüyordu.

d)  İsrâ olgusunun gece olması, Müslümanların insanlığı ihya ede­bilmeleri,   geliştirebilmeleri   için   gece   de  çalışmalarını   ilke   haline getirmektedir.

Gündüz herkes çalışıyor, ama geceyi değerlendirenler, medeniyet­te öne geçeceklerdir. Gece çalışanlar İsrâ olgusunu kendi hayatlarına tatbik ediyorlar demektir. Maddeyi enerjiye, enerjiyi maddeye çeviren­ler, uzun mesafeleri kısaltacaklardır. Kafasını yorup teknoloji üretenlere, uzak mesafeleri kısaltacak şekilde Allah yardım edip onları yürütecektir. Çalışanı Allah yürütür (Rahman 55/33). Bu bilgiyi teknolojiye çevirme iledir ki insanlar göklerin ve yerin katlarını aşıp gideceklerdir.

Hz. Süleyman'ın yanındaki ilim adamının göz açıp kapayıncaya kadar Belkıs'ın tahtını getirmesi (Nemi 27/40) olgusu, mu'cizesi bilim haline dönüşecektir. Kur'ân'da bu iki olgunun, yani İsrâ ve Belkıs'ın tahtının anında getirilmesi insanların önüne çok ciddi ödevler koymakta­dır. Aksi takdirde onlar tarihi bir olgu olarak kalır, sonraki nesillere bir kıssa olmaktan öte bir şey getirmez. Ama onlar bilimsel araştırma yapan üniversitelerin önüne program koymakta, hedef göstermektedir.[3]

 

Yukarı dön Göster polaris01's Profil Diğer Mesajlarını Ara: polaris01
 
RAD_
Yasaklı
Yasaklı
Simge

Katılma Tarihi: 19 haziran 2007
Yer: Finland
Gönderilenler: 55
Gönderen: 20 haziran 2007 Saat 21:38 | Kayıtlı IP Alıntı RAD_

Selam size..

İsra 1.ayette gecen ifadenin mirac (cahilyenin anlattığı gibi) la alakası yoktur..ayette ifade edilen aksa-uzak demek..

bu ayetten sonra musa ile iligi bir bölüm başlıyor..

Geleneğin dediği gibi öle mirac olayı 1 ayette kesitrilip atılcak bi olay olamaz..zaten 58 59 da da Allah peyagmebere göğe çık çıkabilirsen gibi bi ifade kullanıyor..kafirlerin böle bi ithamı var sanırım.

şunu söyleyebiliriz ki;

birinci ayette peygamberlerin gece yürüyüşüleri yani hicrete gece başlamarı konu ediliyor.

musa a.s da kavmini gece yürüttü..lut a.s da.

peygamber de gece yürüdü..

Ayette vurgu buna yapılıyor..mescidi haram-mekke

mescidi aksa (uzak mescid ) etrafı bereketli olması medinenin islam olması islamı kabul etmesi ve hicretin başlamasıdır..

zaten devamında musa ile devam etmesi ayetin buna vurgu yaptığını gösteriyor...7.ayeteki mescidin de kudus olma ihtimalide şu olabilir..

firavunun toprakları mescidil haram-secde edilmesi haram olan topraklardan uzak mescide gitmek..kavminin vaad edilmiş toprakları...

garip olan şu ki..musa kavmi ile kızıl denizi geçiyor..ama kızıl deniz doğuda kalıyor..ilerki taraf arabistan yarım adası..

kudus ise mısırın batısında kuzey batıda kalıyor ..nasıl oluyorda ordan geçip geriye dönüyorlar..bu ayrı bi konu..

dağıtmadan şunu söylyeyim..

isra 1.ayet peygamberin hicretine vurgu yapıyor...ve diğer pegamberlrinde kavimlerini gece yürütmesine..

surenin diğer ayetlerinde ise bu olayın bir rüya olduğu söyleniyor..

kanaatimce mirac olayı ne ruhen nede bedenen olmadı..çünkü bunu mucize olarak alırsak çelişir..

şunu diyebilirler..Allah dilese yapamaz mı kuluna bunu?

Allah dilerse herkes müslümanda olur? neden dilemiyor..

ben Allahın sünnetine aykırı hareket edeceğini sanmıyorum..

mecdil haram-mekke --haram işlenmeyen yer de olabilir secde edilmesi haram topraklarda olabilir..

mescidi aksa --uzak mescid demekse ..medine de olabilir. kuduste..ama görünürde etrafı bereketli kılınan yer medine..

doğrusunu Allah bilir..

selametle kardeşler...

RAD



__________________
Furkan Suresi Ayet 30...
Yukarı dön Göster RAD_'s Profil Diğer Mesajlarını Ara: RAD_
 

Sayfa Sonraki >>
  Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazıcı Sürümü Yazıcı Sürümü

Forum Atla
Sizin yetkiniz yok foruma yeni mesaj ekleme
Sizin yetkiniz yok forumdaki mesajlara cevap verme
Sizin yetkiniz yok forumda konu silme
Sizin yetkiniz yok forumda konu düzenleme
Sizin yetkiniz yok forumda anket açma
Sizin yetkiniz yok forumda ankete cevap yazma

Powered by Web Wiz Forums version 7.92
Copyright ©2001-2004 Web Wiz Guide
hanif islam

Real-Time Stats and Visitor Reports Sitemizin Gunluk, Haftalik, aylik Ziyaretci  Detaylari  Real-Time Stats and Visitor Reports

       

blog stats