HANiFDOSTLAR.NET

 

Kuran Müslümanı
 

(Şahıs odaklı din anlayışından Allah odaklı din anlayışına...)

Ana Sayfa Hanif Mumin  Iste Kuran Kurandaki Din  Kur'an Yolu  Meal Dinle Sohbet Odasi Hanifler E- Kitaplik Kütüb-i Sitte ?  ingilizce Site Kuran islami Aliaksoy Org  Hasanakcay Net Tebyin-ül Kur'an Önerdiğimiz Siteler Bize Ulasin

 

- Konulara Göre Fihrist

- Saçma Hadisler

- Hadislerin-Sünnetin İncelemesi

- Haniflikle İlgili Sorular Cevaplar

- Misakın Elçisi Kim?

- Kuranda Namaz/Salat

- Onaylayan Nebi

- Kuranda Namaz/Salat

- Enbiya 104

- Kuranda Yeminler

- Adem Hakkında Sorular

- Ganimetleri Resulün Eline Nasıl Vereceğiz?

- Allahın ındinde YIL ve DOLUNAYLAR

- Abese ve Tevella

- Hadisçilerce Tahrif Edilen Ayetler

- Mübarek Yer, Mübarek Vakit

- Arkadaş Peygamber

- Kuranın İndirilişinden Günümüze Gelişi

- Bir Türban Sorusu

- Kuran ve Bize Öğretilenlerin Farkı

- Namazın Kılınışı

- Hadislere Göre Namaz

- Kuranda Salat Namaz mıdır?

- Kuran Yetmez Diyen Uydurukçular

- Bizler Hanif Dostlarız

- Sahih Hadis mi İstersiniz?

- Hakkı Yılmaz'ın Tebyin Çalışması

- Kur'anı Anlamada Metodoloji

- Tarikatçıların Çarpıttığı Birkaç Ayet

- Nasıl Kur'an Okuyalım?

- Kur'anı Kerim Nedir?

- Kur'anda Oruç

- Allah'sız Bir Din ve Allah'sız Bir Kur'an İnancı

- Kuransız Bir İslam Anlayışı ve Müşrikleşme

- Meal Çalışmasına Davet

- Allah Şahit Olarak Kafi Değil mi?

- Doğru Hadisleri Ne Yapacağız?

- Kur'andaki Muhammed ve Peygamberlerin Misyonu

- Mahrem, Avret, Ziynet

- Nur Suresi Çeviri-Yorum

- Cilbab

- Resule İtaat Ne Demektir?

- Hadis Kalburcuları ve Kalburları

- Kur'anı Kerim'in İndiriliş Gayesi

- Kur'anda Amellere Karşı Cahili Yaklaşım

- İslamdışı İnanışlara Kur'andan Örnekler

- Biri Şu Haram Üretim Tesislerini Kapatsın

- Tasavvufta İslam Var mı?

- İslamda Delil Sorunu

- Kurban Kesmek

- İlahi Hitabın Serüveni

- Ecel Nedir?

- Şirk, İşrak, Müşrik, Müşareke, Müşterik

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Peygamberlere Karşı Rabbani Yaklaşımlar

- Salat-ı Tefriciye yada Zikri Çarpıtmaya Bir Örnek

- Mucize Nedir?

- Ayrılıkların Nedenleri

- Sıfır Hata veya Kur'an

- Haniflik Nedir?

- Rabıta İle Şeyhlere Tapanlar

- Hadis Zindanının Mezhepçi Mahkumları

- İslam Dininin Öğrenilmesinde Kaynak Sorunu

- Fasık ve Münafıkların Genel Tanımlaması

- Hadisler, Hıristiyanlık ve Selman Rüştü

- Kur'anı kerim'in İndiriliş Gayesi

- Müstekbirlere Karşı Cahili Yaklaşım

- Halis-Hanif İslam

- Kur'anda Şefaat

- Fuhuş Tellalı Tefsirciler

- Hayızlıyken Neden Namaz Kılınmasın?

- Cebrail, Vahiy, Melek

- Dindarlıkta Müşrikleşme Temayülü

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Yaratılış, Adem, Havva

- Kur'an Yerel mi, Evrensel mi?

- Reform Dinde mi, Dindarlıkta mı?

- Ne Mutlu Tağutu Olmayanlara

- Peygambere Saygı(?)

- Hadislere Kanıt Diye Gösterilen Ayetler

- Allah Nazara Karışmadı mı?

- Kur'anı Kerimle Amel Etmek Mümkün mü?

- Kur'anda İnkar Edenlerin Vasıfları

- Müminlerin Vasıfları

- Allah'ın Vasıfları

- Kur'anın Vasıfları

- Dine Karşı Cahili Yaklaşımlar

- Kur'an Merkezli Din

- İrin Küpü Patladı; Mevlana

- Hurafe ve Bidatlar

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Hz. İsa'nın Ölümü

- Allah'ın Mesajının Adı: Kelamullah

- Allah'ın Resule Uyarıları

- Kur'ana Göre Tenkit ve Eleştiri Nasıl Olmalı?

- Kur'anda Sevgi

- Sofuların Devlet Desteğiyle Desteklenmesi

- Hans Von Aiberg Aldatmacası

- Kabir Azabı Safsatası

- Kur'an Kıssalarının Önemi; Masal Değiller

- Kur'anda Toplumsal Sünnetler

- Tefsirde İsrailiyyat

- Kardeş Evliliği Olmadan Çoğalma

- Hans Von Aiberg Tutuklandı

- Kur'anda Tevbe Kavramı

- Yaşar Nuri Öztürk'ün Yorumuyla Namaz

- Karadelikler; Bir Büyük Yemin

- Mezhepçilerin Ümmi Açmazı

- Kabe Nedir? Mekkede midir, Kudüste mi?

- Kur'anda Ruh Kavramı

- Kur'anda Nefs Kavramı

- Amin Kavramı ve Putperestlik

- Diyanet İşleri Başkanlığının Sitemize Cevabına Cevaplar

- Resul ve Nebi -1

- Resul ve Nebi -2

- Sapık Bir Fırka: Hansçılar

- Cihad mı, Çapulculuk mu?

- Kur'an Deyip Namazı Yok Sayanlar

- Cennete Sadece Müslümanlar mı Girecek?

- Kur'anda El Kesme Cezası var mı?

- Nazar veya Göz Değmesi Var mı?

- Şehadet Getir, Münafık(?) Ol

- Kur'anda Eleştiri Metodu

- Hacc Mekkede mi, Bekkede mi?

- İslami Tebliğde Kur'an Metodu

- Saptırılan Kavram: Mekruh

- Kur'anda Cuma Namazı var mı?

- Of Be Kader, Allah mı Suçlu Yoksa Biz mi?

- Kader Açısından Cebir ve İhtiyar

- Baban Peygamber Olsa Ne Yazar

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Vahdet-i Vücud, Şirkin Alası

- Tasavvufi Bilginin Kaynağı Vahiy mi?

- İslam'da Resullük Son Bulmuştur

- Teveffi Kelimesi ve Arap Dili

- Tasavvuf Üzerine Düşünceler

- Nefis Mertebelerinin İç Yüzü

- Allah Rızası Anonim Şirketi; Tarikatlar

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -1

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -2

- Nakşi Şeyhi Allah'ın Avukatı mı?

- Kur'anda "ve+la" Öbeği

- Putlar ve Tapanlar

- Son Peygamberimizin Okuma Yazması

- Mesih ve çarpıtılan Bir Ayet

- Hac İzlenimleri

- "Üzerinde 19 var" da Son Nokta

- Secde Emri

- Kur'andaki Hac

- Aracıların Gaybı Bildiği İnancı

- Tarikatçı - Müşrik Karşılaştırması

- Gazali'nin Kadına Bakışı

- Kur'anda Kadına Verilen Önem

- Başörtüsü Allah'ın Emri Değil

- Başörtüsü Takmak Kur'anda Var mı?

- Kur'anda Kadın Dövmek Var mı?

- Cariye, Köle; Utanmaz Mealciler

- Kadına Yönelik Şiddet

- Sünnet Edilen Kızın Öyküsü

- Erkekçe ve Kadınca Meal Konusu, Nebe 33. Ayet

- Harem - Selamlık Kimin Emri?

- Zina, Evlilik ve Örtünme Adabı

- Cariyeleri Aç, Hür Kadınları Kapat (!)

- Çok Eşliliği Yasaklayan Ayetler

- Kur'ana Göre Evlilik Hukuku

- 2 Kadın = 1 Erkek, Uydurma mı?

- Danimarkalı mı Sapık, Buhari mi?

- Ebu Hanife, Cariyenin Avreti

- Nisa 25, Hür Kadın ve Fahişe İfadesi

- Maymunların Hadisi ve Recm Vahşeti

- Hz. Muhammed'in Tebliği

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Angarya Haline Getirilen İbadet

- Buhari'nin Hadislerini Buhari Yazmamıştır

- Hadis ve Sünnet Gerçeği

- Uydurma Hadisler, İslamın Kara Boyası

- Hadisler Dinin kaynağı Olamaz

- Uydurmaların Sınırı Yok; Şeytan Geyiği

- Beşeri Hükümler Neden Kutsal Oluyor?

- Hadis - Kur'an Çelişkisi

- Kur'anda/Dinde Olanlar ve Olmayanlar

- Cehennem'den Çıkış Yok

- Kur'anda Tağut

- Ebu Hureyre Gerçekte Kimdir?

- Hadis - Mantık Çelişkileri

- Kurban ve Kurban Bayramı Nereden Geliyor?

- Hadislere Göre Kur'an Eksiktir

- Bildiri: İslam Anlayışında Reform

- Arapça mı, Arap Saçı mı?

- Koca mı Üstün, Allah mı?

- Esbab-ı Nüzül Komedi Hadisleri

- İşte Geleneğin Dini

- Ulul Emir İle Kim Kastediliyor?

- Kul Hakkı

- Yezidi Bir Gelenek: Aşure Tatlısı

- Hz. İbrahim'den Asrımıza Dersler

- Taklitçiliğin Boyutları

- Seb-ul Mesani Nedir?

- Kelle Sayılarak Gerçek Bulmak

- Kıyamet - Mahşer Günü ve Sonrası

- Kur'anda Namaz Vakitleri

- Kur'anda Cuma Konusu

- Salih Olmak Yetmez

- Hudeybiye Anlaşması Uydurma mı?

- Kitap Yüklü Eşekler

- Kur'andaki Hac

- Hz. Nuh'un Oğlu Kimdi? İftira mı?

- Ruhun Ağırlığına Başka Bakış

- Hz. İbrahim Yalancı Değildi

- İncil'de Kadına Bakış

- Şirkin Büyüğü Küçüğü Olur mu?

- Kur'andaki Abdest ve Hijyen

- Din de Bir Araçtır

- Kur'an Okumanın Zararları

- Kur'anda Dua Ayetleri

- Kur'anda Tarih Kavramı ve Bilinci

- Şekilsel Secde Kur'anda Yok mu?

- Salat ve salatı İkame

- Kur'andaki Emr Kavramı Üzerine

- Dindar İnsanlar Şirk Koşar

- Alak Suresinin İlk Beş Ayeti

- Men Arefe'nin Çözümü

- Kur'andaki Av Yasağı

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Din Büyüklerini Tanrılaştırma

- Allah'a ve Muhammed'e Değil

- Kur'andaki Örnek Tevekkül

- Şekilsel Rüku Kur'anda Yok mu?

- Hz. İbrahim Kuşları Kesti mi?

- Ehli Sünnet Dininin Anayasası

- İnsan Allah'ın Halifesi mi?

- Kur'an Üzerinde Düşünmek

- Şirkin Kuyusuna Düşenlere Uyarılar

- Kur'an Ölülere Okunmak İçin mi İndirildi?

- Ayda Okunan Kur'an Masalı

- Hz. İbrahim, Safa ve Merve Masal mı?

- "Haç"er-ul Esved (!)

- Mevlana Sahte Bir Peygamber Değil mi?

- Tasavvufun Tanrısı İki Zıttır

- Kur'andaki Tasavvuf: Teveccüh

- Önce Batıl ve Hurafe İle Savaşalım

- Resuller Haram Kılamaz mı?

- Elçi Muhammed ile İnsan Muhammed'in Farkı

- Tarikatlarda Aracılar Rezaleti

- Nur Suresi 31. Ayet Nasıl Çarpıtılıyor?

- Sırat Kıldan İnce, Kılıçtan Keskin mi?

- Kur'anda Zalimler

- Bütün Mehdileri Çöpe Atıyoruz

- Kur'ana Göre Ramazan Ayı ve Haram Aylar

- Tasavvufçuların İlahı; Varlık ve Yokluk

- Tasavvufçuların Küçük Putları

- Sünnet Etmek yaratılışı Değiştirmedir

- Son Peygamberimizin Mektupları

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Mescid-i Aksa Nerede?

- Büyük Kandırmaca: Hadis

- Kur'an Neden Arapça Olarak İndirilmiştir?

- Kimin dini? Kimin Kitabı? Kimin Meali?

- Evliya Kelimesinin geçtiği Ayetler

- Şimdiye Kadar Yaşanan İslam

- Ayın Yarılması Diye Bir Mucize Yoktur

- Kabe Dikili Taş Değil mi?


Up | Down | Top | Bottom
 
Şu da emredildi: Yüzünü dine bir Hanif olarak çevir. Sakın müşriklerden olma.

Yunus Suresi 105

Ben bir Hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.

Enam Suresi 79

İbrahim ne bir Yahudi idi, ne de bir Hıristiyan. O sadece hanif bir müslümandı. O müşriklerden değildi.

Ali İmran Suresi 67

Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlıbaşına bir ümmetti; bir Hanif olarak Allah'ın önünde eğiliyordu. Müşriklerden değildi.

Nahl Suresi 123

De ki Allah doğrusunu söylemiştir / vaadinde sadıktır.Haydi artık Hanif olarak İbrahim'in Milleti'ne uyun! Müşriklerden değildi o.

Ali İmran Suresi 95

Allah'a ortak koşmadan, Hanifler olarak... Allah'a ortak koşan kişi, gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgar onu uzak bir yere fırlatıp atıyor gibidir.

Hacc Suresi 31


Up | Down | Top | Bottom

HABERLER

 

 








 

 

  Hanif Islam

 

Alıntılar, Makaleler
 Hanif Dostlar Ana Sayfa -> Alıntılar, Makaleler
Konu Konu: Mucize Nedir? Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazanlarda
Gönderi << Önceki Konu | Sonraki Konu >>
savasen
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 24 eylul 2005
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 331
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı savasen

Yazan: R. İhsan ELİAÇIK
 
 
Şu halde mucize olağandışılık demek değildir. Bilakis mucize “Aciz bırakan” demek olup olağan olduğu halde görkem veya ihtişamı karşısında aciz kalışı ifade eder.

Daha önce defalarca okumuş olmama rağmen, en son meal-tefsir çalışmam sırasında Kuran'ı "tertil" ile yani düşüne düşüne tekrar baştan sona okuma fırsatı buldum.

Bir taraftantan da kendimce tespit ettiğim bazı konuların "özel olarak" izini sürdüm. Bunlardan birisi de "mucize" konusudur.

Önce sürdüğüm izden edindiğim izlenimi birkaç madde (öncül) olarak aktarayım, sonra bunlar ışığında konuyu açmaya çalışacağım.

* Kuran'ın hiçbir yerinde "mucize" kelimesi geçmiyor. Bunun yerine ısrarla "ayet" kelimesi kullanılıyor.

* Kafamızı kaldırınca gördümüz her şeye, evet her şeye "ayet" diyor. "Olmakta olan, oluş halinde olan" (kevn) her şeye de "yaratma, yaratılış" (halq) diyor.

* Bütün peygamberlerin toplumlarına getirdiği şeyin ısrarla "söze, açıklama yapmaya, beyan etmeye dayalı apaçık deliller" (ayâtun beyyinât) olduğunu söylüyor.

* Peygamberlerin toplumlarına yaptığı "uyanış çağrısı/uyarı"yı (inzâr) ısrarla üç şey etrafında topluyor; ölüm (mevt), afet (azap) ve yeniden diriltilip ayağa kalkış (kıyamet)…

***

Şimdi, bu öncüller ışığında konuyu açalım.

Öncelikle mucizenin bir Kuran "kavramı" olmadığını görüyoruz. Bunun yerine ısrarla "ayet" kavramı kullanılıyor. Öyle ki inkarcıların bildiğimiz anlamda mucize talepleri ifade edilirken bile "ayet" kelimesi tercih edilliyor;

"Fakat bu Kur'an, kendilerine bilgi verilenlerin içlerine işleyen, söze dayalı apaçık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi ancak zalimler inkâr eder. Buna rağmen hala "Ona Rabbinden güce dayalı olağanüstü mucizeler (ayât) indirilmeli değil miydi" diyorlar. Söyle onlara: "O güce dayalı olağanüstü mucizeler (ayât) Allah'ın kudretindedir. Ben sadece açıkça uyanışa çağırıyorum. (29/49-50)

Yani: Benim işim size 1- Mevt (ölüm) 2- Afet 3- Kıyamet gerçeğini haber vermekten, bunlardan birisi gelip çatmadan önce aklınızı başınıza toplamaya çağırmaktan ibarettir. Aksi halde tövbe etmeye bile vaktiniz kalmayabilir. Çünkü bunlar geldi mi ansızın gelir. Bunun için size "söze dayalı apaçık deliller" (ayâtun beyyinât) ile uyarılarda bulunuyorum. Benden, boyumu aşan şeyler istemeyin ve beklemeyin…

Kuran'da ayet, insanoğlunun bizzat kendisinde ve kafasını kaldırdığında çevresinde gördüğü "her şey" olarak kullanılmaktadır. Buna "enfusî ve afâki deliller" diyoruz; el, göz, kulak, kalp, doğum, ölüm, yemek, içmek, su, et, süt, ekmek, zeytin, hurma, ağaç, elma, armut, yer, gök, güneş, yıldızlar, bulutlar, şimşek, gökgürültüsü, yağmur, ekin, bitki, sinek, böcek, toprak, dağlar, taşlar vs. vs…

Bunların hepsi birer "ayet"tir; yani olmakta olandır, oluştur (kevn, halq). Allah, tarihin tüm yelpazesinde, tabiatın her yerinde, zamanın her anında, mekanın her zerresindedir. Her şey "O'nun ile" olmaktadır. İşte bütün bu oluşlar birer "mucize"dir. Çünkü hepsi de normalmiş gibi görünmesine rağmen insanı acz içinde bırakmaktadır. İnsanoğluna bu oluş ve akışa katılma ve kısmi çapta etkileme iradesi verilmiştir. Öyle ya, haydi güneşi durduralım, gündüzü kısaltalım, geceyi uzatalım, bir böcek yaratalım bakalım?

Demek ki mucize arada bir görülen "olağandışılık" değil, her daim "olmakta olan" ve olmakta olmasıyla da insanı aciz bırakan şey demek oluyor.

***

Kuran'da adı "Maide" (Sofra) olan bir sure var. Sureye isim olan bu kelime ile aslında bunların mesajı veriliyor. Yani insanların "olağandışılıklar" talebine, "olmakta olanın" yani gözümüzün önünde olup bitenin bizzat kendisinin zaten olağanüstülük demek olduğu ile cevap…

"Havarîler "Ey Meryem oğlu İsa, Rabbinden bize gökten bir sofra indirmesini isteyebilir misin?" diye sormuşlardı da " Eğer inanmış iseniz Allah'ın öfkesini çekmekten sakının" diye cevaplamıştı. Onlar "Biz istiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz tatmin olsun da senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona tanıklık yapanlardan olalım" demişlerdi. Bunun üzerine Meryem oğlu İsa "Allahım! Ey bizim yegane Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir. Bizim için, bütün zamanlar boyunca bir ziyafet ve kudretinden bir işaret olsun. Bizleri rızıklandır. Sen rızık verenlerin en hayırlısısın" demişti. Allah da "BEN ONU SİZE İNDİRİP DURMAKTAYIM. Artık bundan sonra içinizden kim kâfirlik ederse ona dünyada hiç kimseye vermeyeceğim bir azap ile karşılık veririm." demişti." (5/112-115).

MAİDE: Sözlükte "Sallanmak, sağa sola doğru eğilmek, başı dönmek" demektir. Sofra, üzerinde yemek yenen masa (mâide), kayma (meyd), meydan, saha, alan (meydân), atış alanı (meydanu'r-rimâye), hodri meydan (meydânu't-tahaddî), iş alanı, çalışma sahası (meydanu'l-amel) kelimeleri bu köktendir…

Görüldüğü gibi yemeği ortaya çıkardığı, orta yere koyduğu için de sofraya "maide" denmektedir.

Ayette geçen "Gökten gelen sofra" deyimi "olağandışı mucizeler" anlayışına hayli yatkın dini muhayyilemizde gökten özel olarak tepsi içinde inen bir sofra olarak algılanmıştır. Halbuki Allah'tan böyle bir istekte bulunması talebine karşılık cevap ortadadır. Yukarıdaki pasajda böylesi bir talebe Hz. İsa "Eğer inanmışsanız O'nun öfkesini çekecek işler yapmaktan sakının (takvalı olun)" demekte (5/112), bundan ne anlamamız gerektiğinin dersini verircesine de "Bizim için, bütün zamanlar boyunca bir ziyafet ve kudretinden bir işaret" (5/114) istemektedir. Allah da "Ben onu indirip durmaktayım; hiç kuşkusuz" diye cevap vermektedir. (5/115).

Bizim için "bütün zamanlar boyunca" (evvelinâ ve âhirinâ) bir ziyafet ve "kudretinden bir işaret" olan şey nedir acaba?

Ayette geçen münezziluhâ (onu indiriyorum/ indirip durmaktayım) ifadesinin fiili -tef'il babı olduğu için- bir taraftan bir şeyi çokça yapıp durmada diğer yandan da fiilin kök manasını mef'ule isnat etmekte kullanılır. Bu durumda mana: "Siz gökten sofra indirilmesini istiyorsunuz. Oysa Allah zaten sürekli olarak o sofrayı indirip durmakta… Yeryüzünden biten bitkiler, akan sular, ağaçlar, meyveler, tarlalardan çıkardığınız ürünler, değirmenlerde öğüttünüz unlar hepsi ne ile oluyor sanıyorsunuz? Gökten inen su olmasa, ekip biçtiğiniz toprak, ısındığınız ateş, soluduğunuz hava olmasa, bunlarla ürünler yetişmese ne ile doyacaksınız? Bütün bu rızıklar, Allah'ın tabiat sofrasında zaten sizin için üretilip duruluyor. Tabiatı sizin için sofra kılan, sizi onunla besleyip yaşatan zaten Allah değil midir? İşte bu bütün zamanlar boyunca Allah'tan size inen bir ziyafettir, kudretinin nişanesidir. Şimdi bunu görmeyip hangi mantıkla gökten tepsi içinde sofra indirilmesini bekliyorsunuz?" şeklinde olur.

Burada "fiilin kök manasını mefule isnat etmek" denilen şey "gökten sofra indirmek" deyiminin "yerden ürün bitirmek" deyimine döndürülmüş olması durumudur. Zira Kuran'ın "iş ve oluş" (emr, kevn) tasavvuruna göre yerden biten her ürün demek gökten inen her rızık demektir. Örneğin siz tarlada buğday hasat ederseniz Allah "Size buğday verdik" der. Siz çocuk yaparsınız Allah "Size çocuk bağışladık" der…

Şu halde maide demek, ortada, meydanda, açık tabiatta olan nimetlerin insanoğluna ziyafet olarak (rızık) sunulup durulması ve bunun Allah'ın sofrası manasına gelmesi demektir. Öyle görünüyor ki ayette kastedilen sofra budur. "Bütün zamanlar boyunca indirilip durulan kudretinden bir işaret" bundan başkası olabilir mi?


***
İnsanlar söze dayalı apaçak delilleri (ayâtun beyyinat) yetersiz bularak neden ısrarla olağandışı mucizeler istemekte ve olmayınca da peygamberleri reddetmektedirler? Acaba Kuran bu tür taleplere ne cavap vermektedir?

"Kendilerine doğru yolu gösteren rehber geldiğinde insanların imana yanaşmamasının nedeni "Allah bir insanı mı peygamber gönderdi?" demelerinden başka bir şey değildir. Söyle onlara: "Eğer yeryüzünde yürüyen melekler iskân etmiş olsaydı, elbette onlara peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik." (17/94-95).
Dikkat edilirse ayet tüm insanlar hakkında genel bir ilke koyuyor; İnsanların imana yanaşmamalarının nedeni 'Bizim gibi bir beşerden peygamber mi olurmuş' demeleridir… Bu ilke geçmişe dönük bütün zamanlar ve mekanlar için geçerlidir. Çünkü genelleme yapılıyor.

Demek ki insanlar kendileri gibi yiyip içen, çarşılarda dolaşan bir insanı/beşeri peygamberliğe layık görmemekte ve ondan "olağandışılıklar" beklemektedirler; "Peygamber dediğin okuyup üfürür, bir el çırpmasıyla dağları oynatır, Uhut dağını altın yapar, yerden hazineler fışkırtır, gökten sofra indirir. Bizim gibi birisi bu, böyle peygamber mi olur?" anlayışı, insanların zihninde eski dünya dinlerinden kalma bir alışkanlıktır.

Çünkü o dinlerin din adamları, kahinleri, mecnunları (cinlerle konuşan medyumları) bunu yapmaktaydılar. Yani bir takım sihir, büyü, tılsım oyunlarıyla gizemli bir havaya bürünmekte ve bunun kendilerine Tanrı tarafından verildiğini iddia etmekteydiler. Karşılarında "ümmi" yani bu din bezirganı sınıfından olmayan, halkın/umumun içinden gelen birinin peygamberlik iddiasını duyunca bunu "meslek dışı!" bularak dışladılar. "Alelade birisi bu, hani nerede mucize, kehanet, sır, tılsım, büyü?" dediler…

Hala da öyledir…

Geçmişte yaşamış insanlar böyle yaptığı gibi, bugünde ve gelecekte de böyle yapmaya devam edeceklerdir. Çünkü mucize, kehanet, sır, tılsım, büyü dini olan "tapınak dinleri" ile, söz, akıl ve vicdan dini olan "gerçek hayat dini" tarih boyunca hep birbirine karıştırılmıştır. Hatta birinciler ikincisini hep bastırmış, istila etmiştir.

Hala da öyledir…

Oysa Kuran bu tür bir din anlayışını reddetmekte ve mücize ve kehanet talebinin geçmişte de, ümmi peygamber zamanında da reddedildiğini, Allah'ın yönteminin bu olmadığını söylemektedir;

"Bizi mucizelerle peygamber göndermekten alıkoyan şey, onu yorumlayanların yalanlamasıdır. Semud kavmine o dişi deveyi verdik. Ama onlar bunu hiç kâle almadılar. Biz ayetleri ancak uyarıp korkutmak için göndeririz." (17/59).

Yani: Bizi mucize göndermekten alıkoyan şey, mucize gelse bile onu tevil edenlerin/yorumlayanların (evvelun) yine de onu yalanlayacak, inkar edecek olmalarıdır. Böylesi kişilere mucize bile fayda vermeyecektir. Kaldı ki kalplerinde kendi istekleri ile iman olmadıkça imanmak zorunda kalacakları bir mücize karşısında mecburen inanıyor görünmelerinin de bir faydası yoktur. Bu nedenle onların güce dayalı delil (sultanun mubin) taleplerine karşılık söze dayalı delil (ayâtun beyyinât) ile karşılık veriyoruz. Ki "söze" kim inanıyor kim inanmıyor ortaya çıksın. Kaldı ki onların istediği mucize türünden güce dayalı delilleri izhar edecek gücümüzde var. Fakat kendi özgür iradesi ile "inanan" ile "inanmayan" ortaya çıksın istiyoruz. Bu da ancak "söz" ile olacağından insanlığı eşit şartlarda imtihan ediyoruz. İmtihanın sorularını herkese eşit şekilde soruyoruz. Kimseye kopya vermiyoruz, iltimas geçmiyoruz. İmtihanın gereği neyse onu yapıyoruz. Böylece her ümmete (topluluğa, halka, çağa, uygarlığa) peygamber göndermişizdir (16/36), keza her peygambere de söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) vermişizdir (14/9)…

Kimi müfessirler bu ayetin açıklamasında, Hz. Muhammed'e (s.a.v) mucize olarak sadece Kuran'ın, önceki peygamberlere ise bir takım olağandışı mucizelerin verildiği kanaatindedirler. Bu görüş tutarsız ve çelişkili görünüyor. Çünkü bütün peygamberlere verilen aynıydı. Hiç birisine de (insanları imana getirmek için) söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinat) dışında bir şey verilmemişti. Öncekilere verilmişti ama sonrakine verilmedi diye peygamberler arasında ayrım yapılamaz. (la nuferruqu beyne ahadin min rusulih). Öyle görünüyor ki bu görüş Kuran'ın "genel ilke" olarak ortaya koyduğu naklî delillere ve "insanlığın eşit şekilde imtihan edilmesi, soruların herkese aynı sorulması" şeklindeki aklî delile ters düşmektedir. Sözkonusu genel ilkeyi şu tür ayetlerden çıkarıyoruz:

"Sizden önce kimler geldi kimler geçti haberiniz var mı? Nuh, Ad ve Semud halkları ve onlardan sonrakiler… Bunların durumunu ancak Allah bilir. Onlara peygamberleri söze dayalı apaçık delillerle (beyyinât) gelmişti. Kuşku ve tereddüt içinde "Bunlara inanamayız, yo hayır, olacak şey değil" demişlerdi. Peygamberleri demişti ki: "Hiç gökleri ve yeri yaratan Allah'tan şüphe edilir mi? O sizi günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor ve belirli bir süreye kadar mühlet veriyor." Ama onlar "Siz de bizim gibi bir insansınız, bizi babalarımızın taptıklarından döndürmek istiyorsunuz. Madem öyle bize apaçık mucize getirin!" demişlerdi. Peygamberleri onlara "Doğru, biz de ancak sizin gibi bir beşeriz, fakat Allah kullarının yönelişine göre karşılığını verir. Allah'ta bir karşılığı olmadıkça size mucize getirmek bizim haddimiz değildir. Müminler Allah'a dayanıp güvenmelidir" demişlerdi. (Ve devamla) "Allah'a niçin güvenip dayanmayalım ki? O bizlere yürüyeceğimiz yolları gösterdi. Yaptığınız eziyetlere göğüs gereceğiz; dayananlar sadece Allah'a güvenip dayanmalıdır…" (14/9-12).

Görüldüğü gibi bu ayetler "bütün" peygamberler için geçerli "genel ilke" koymaktadır. Ayette çoğul kipiyle ve genelleyerek "Nuh, Ad, Semud ve onlardan sonrakilere peygamberleri (rusul) söze dayalı apaçık deliller (beyyinât) ile gelmişlerdi…Onlar da madem öyle bize mucize getirin demişlerdi" denmektedir. Bu bütün peygamberlerin halklarının karşısına aynı Hz. Muhammed (s.a.v) gibi "söz ile açıklama yapmaya dayalı delil" (beyyinat) ile çıktıklarını ve mucize talepleri karşısında aynı Hz. Muhammed (s.a.v) gibi cevap verdiklerini gösterir.

Peygamberlerin ve halkların zaman zaman karşılaştıkları bir takım alışılmadık, insanların olağandışı, doğaüstü dedikleri olaylara gelince şu hadis belki bir fikir verebilir;

"Güneş ve ay Allah'ın ayetlerinden iki ayettir. Bunlar ne bir kimsenin ölümü ne de yaşaması için tutulurlar. Ancak Allah Azze ve Celle bunlar ile kullarını uyarır. Güneş ve ayın tutulduğunu görürseniz, Allah'ın zikrine, dua ve istiğfara koşun. Sonra şöyle buyurdu; Allah'a yemin ederim ki sizin hiç biriniz kölesi ve cariyesinin zina etmesinden Allah'tan daha kıskanç değildir. Ey Ümmeti Muhammed! Vallahi siz, benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız" (İbn Kesir).

Hz. Peygamber'in bu sözü çocuğunun ölümünün bir güneş tutulması gününe denk gelmesi üzerine yayılan söylentiler üzerine söylediği unutulmamalıdır.

***

Yine görüyoruz ki Musa'ya verilen "dokuz ayetin" hepsi de söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) olan bir takım "kelime ve sözler"dir. Şu hadis de bunu apaçık tefsir ediyor;

"Bir Yahudi arkadaşına Bizi şu peygambere götür de "apaçık dokuz ayet" hakkında soralım dedi. Bunun üzerine biz hep beraber Hz. Peygamber (s.a.v) 'in yanına gittik. O ikisi soruyu sordular. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: "Bu dokuz ayet; 1- Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamanız 2- Hırsızlık etmemeniz 3- Zina yapmamanız 4- Adam öldürmemeniz 5- Sihir yapmamanız 6- Faiz yememeniz 7- Evli kadına zina iftirasında bulunmamanız 8- Savaşta kaçmamanız 9-Cumartesi yasağına riayet etmenizdir". dedi. Bunun üzerine o iki Yahudi ayağa kalktı ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in ellerini ayaklarını öperek şöyle dediler; "Şahadet ederiz ki sen peygambersin. Eğer kavmimiz tarafından öldürülmekten korkmasıydık, hiç şüphesiz sana tabi olurduk." (Razi, Kurtubi, İbn Kesir).

Öte yandan Musa'nın asayı yılana çevirmesi, elini bembeyaz olmuş halde göğsünden çıkarması, denizin yarılması, kayadan su fışkırması, Hz. Salih'in dişi devesi, Hz. İsa'nının ölüleri diriltmesi, körleri iyi etmesi, Hz. Yunus'un balığın karnına girmesi, Yusuf'un gömleğinin babası Yakup'un kör olan gözlerini iyi etmesi, Ashab-ı Kehf'in üç yüz yıl uyuması, Hz. İbrahim'in ateşten kurtarılması vb. Kuran'da anlatılan olayların hemen tamamı İsrailiyat etkisinde yorumlanmaktadır. Müslüman aklın bu noktada özgün yorumlar üretemediğini, işin kolayına kaçarak zaten haham düzmeceleriyle dolu Tevrat'a bakıp tefsir yaptığını görüyoruz. Kuran tefsirini düzmece Tevrat/Talmud tasallutundan kurtarmak gerekmektedir.

Bu tür kıssalarda anlatılan olaylara haham muhayyilesinde resmedildiği anlamda "mucize" denemez. Kuran'a göre bunların hepsi "ayet"tir. Kimisinde yanlış anlama, kimisinde İsrailiyat etkisi, kimisinde Kuran'ın "varlığın diliyle konuşan" edebi hitabet dilini anlayamama, kimisinde dönemin tanrı, din ve devlet telakkilerinden bihaber olma söz konusudur

Demek ki Kuran kıssalarını bir mücize dini olan Yahudiliğin ve bir kehanet dini olan Hrıstıyanlığın etkisinden kurtararak, bir "söz, akıl ve vicdan" dini olan İslam'ın berrak ve apaçık mesajı doğrultusunda yeniden ele almak gerekmektedir. Bunun için kapsamlı çalışmalar yapılmasına şiddetle ihtiyaç vardır.

Görebildiğim kadarıyla şu ana kadar bu konuda iki tefsir metodu izlendi; klasik müfessirlerin "Bu mucizedir, Allah'ın kudretinden şüphen mi var?" anlayışı ve "Bu bir efsane ve mitolojidir, Kuran bunu mesaj vermek için kullanmıştır" anlayışı…

Ya mucize ya da aslında olmamıştır mantığı…

Kanaatimce her ikisi de yanlıştır.

Benim izlediğim metodun bu ikisi de olmadığını görmek için ne söylediğime iyi bakılmalıdır. Örneğin Hz. Yunus'un balığın karnına girmesi olayı ne mücizedir ne de efsane/mitolojidir.

Bunu anlamak için Kuran tefsirine getirdiğimiz bir yenilik olan ve şu ana kadar hiç yapılmamış bambaşka bir ufuktan haberdar olmak gerekmektedir. Dönemin kendi etkin tarihi, tanrı, devlet, imparatorluk ve din telakkisi, teolojisi, jeopolitiği, simgeleri, armaları, arkeolojik kazıları, kil tapletleri, yazma nüshaları vs. üzerine araştırma yapmadan hemen açıp Tevrat'tan nakiller yapmak tefsir değildir.

O zaman, örneğin Musa'nın asayı yılana çevirmesinin, Ashab-ı Kehf'in üç yüz yıl uyumasının, Yunus'un balığın karnına girmesinin, Süleyman'ın kuşlarla, karıncalarla veya hüdhüdle konuşmasının tam da yerine oturtuğu görülecektir. (Bu tür Kuran kıssalarına dair yorumları "Yaşayan Kur'an: Türkçe Meal-Tefsir" adlı çalışmamızda ayrıntılı bir şekilde bulacaksanız).

***

Şu halde mucize olağandışılık demek değildir. Bilakis mucize "Aciz bırakan" demek olup olağan olduğu halde görkem veya ihtişamı karşısında aciz kalışı ifade eder. Meselâ güneşin doğuşu ve batışı olağandır; her gün aynı yerden son derece dakik bir şekilde doğar ve aynı yerden dakik bir şekilde batar ve fakat bu insanı aciz bırakan bir şeydir. Yani ayet olağan/sıradan şeyler, mucize de olağanüstü/sıra dışı şeyler demek değildir. Tabiatta bir normal olan bir de mucize olan diye bir ayrım yapılamaz. Normal olan tabiatın işi mucize olan Allah'ın işi diye görülemez. Bilakis her ikisi de Allah'ın davranışı ve karakteridir. Allah'ın davranışı ve karakterinde ise çelişki yoktur.

Eğer tabiatta künhüne vakıf olamadığımız, aklımızın almadığı işler oluyorsa bu, aslında normal olan bir şeye güç yetiremediğimiz, bizim aklımızın ermediği, karşısında aciz kaldığımız anlamına gelir. Çünkü Allah ile tabiat, deniz ile balıkların iç içe geçmiş olması gibi her an her yerde birliktedir (bir değil). Balıklar, denizin içinde alışılmadık bir olağanüstülük görünce buna mucize deyip şaşabilirler. Fakat deniz tabiatının gereğini yapıyordur ve onun için olay gayet normaldir.

Şu halde Allah her an bir iş ve oluştadır. Söz konusu bu iş ve oluşlar (şe'n, emr, kevn, halq) noktası konulmuş, bitmiş de değildir. Demek ki mucize diye bilinen "ayet", noktası çoktan konmuş mekanik bir işleyişin kanunlarına dışarıdan müdahale edip işleyişi tersine çevirmek değil, bilakis noktası konulmamış, sürmekte, olmakta, oluşmakta olan bir yaratma sürecinin yeniden yaratılış pozisyonlarıdır.

Öyle ki bu yaratmalar her defasında birbirinin içinden yarılıp çıkarak (felaq) boyuna inkişaf eder. Tıpkı her defasında güneşin karanlıkları yararak, tohumun toprağı yararak, civcivin yumurtayı yararak, bebeğin rahmi yararak oluşa (kevn) katılması gibi. Allah bunun için "Yarılarak ortaya çıkanın Rabbi" (Rabbu'l-felaq) dır. Böylece yokluk karanlıklarının denizinden her defasında "ol" (kun) emriyle yeni bir iş ve oluş (şe'n, emr, kevn, halq) çıkarak varlığa bürünür.

Aslında bu Allah'tan gelen, Allah ile birlikte süren ve Allah'a giden kozmik bir yolculuktur. İşte "ayet" bu yolculukta gördüklerimiz veya görmediklerimiz, alışık olduklarımız veya olmadıklarımız, karşısında aciz kaldığımız veya normal bulduğumuz, son derece sıradan gelen veya bizi şaşkına çeviren ve fakat hepsi de "tek bir bütün" olan ilâhî davranış ve karakter ile ilişki kurmamızı sağlayan bir tür "dil, işaret, gösterge" olmaktadır…

***

Unutulmamalı ki Hz. Peygamber'in çocuğunun öldüğü gün meydana gelen güneş tutulması bugünkü güneş tutulmasının aynısıdır. O günkü ay bugünkü ayın aynısıdır. O günkü yıldızlar bugünkü yıldızların aynısıdır.

Mucize güneşin tutulması değil, güneşin bizzat kendisidir.

Mucize ayın yarılması değil, ayın bizzat kendisidir.

Mucize yıldızlardan fal bakmak değil, yıldızların bizzat kendisidir.

Neden başımızı kaldırıp her gün doğan güneşe, her gece görünen mehtaba, her mahtablı geceyi süsleyen yıldızlara bakmıyoruz?

Mucize gösterilip duruluyor, görmüyor muyuz?

"Ne var ki bunlarda, hiçbir şey göremiyoruz, her şey gayet normal. Olağandışılık yok mu olağandışılık?" mı diyorsunuz?

Eğer derinden bakabilsek, sadece bakmayıp görebilsek, Hz. Peygamber'in dediği gibi vallahi az güler çok ağlardık.

Mucize, kehanet, sır, gizem, tütsü, tılsım mı arıyorsunuz?

"Karşılarında okunup duran, sevgi ve merhamet kaynağı kitabı sana indirmemiz yetmedi mi?" (29/51)

Sevgi ve merhamet kitabı yetmedi mi?

Söz, akıl ve vicdan dini yetmedi mi?

İman, aşk ve cihad çok mu zor geldi?

 


__________________
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir.
Birbirini anlamayan...
Can Yücel
Yukarı dön Göster savasen's Profil Diğer Mesajlarını Ara: savasen
 
adalet
Uzman Uye
Uzman Uye
Simge

Katılma Tarihi: 02 ekim 2006
Gönderilenler: 1195
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı adalet

 Alıntı:

 

  "Ayette geçen münezziluhâ (onu indiriyorum/ indirip durmaktayım) ifadesinin fiili -tef'il babı olduğu için- bir taraftan bir şeyi çokça yapıp durmada diğer yandan da fiilin kök manasını mef'ule isnat etmekte kullanılır. Bu durumda mana: "Siz gökten sofra indirilmesini istiyorsunuz. Oysa Allah zaten sürekli olarak o sofrayı indirip durmakta… Yeryüzünden biten bitkiler, akan sular, ağaçlar, meyveler, tarlalardan çıkardığınız ürünler, değirmenlerde öğüttünüz unlar hepsi ne ile oluyor sanıyorsunuz? Gökten inen su olmasa, ekip biçtiğiniz toprak, ısındığınız ateş, soluduğunuz hava olmasa, bunlarla ürünler yetişmese ne ile doyacaksınız? Bütün bu rızıklar, Allah'ın tabiat sofrasında zaten sizin için üretilip duruluyor. Tabiatı sizin için sofra kılan, sizi onunla besleyip yaşatan zaten Allah değil midir? İşte bu bütün zamanlar boyunca Allah'tan size inen bir ziyafettir, kudretinin nişanesidir. Şimdi bunu görmeyip hangi mantıkla gökten tepsi içinde sofra indirilmesini bekliyorsunuz?" şeklinde olur.

 

Mucize güneşin tutulması değil, güneşin bizzat kendisidir.

Mucize ayın yarılması değil, ayın bizzat kendisidir.

Mucize yıldızlardan fal bakmak değil, yıldızların bizzat kendisidir.

Neden başımızı kaldırıp her gün doğan güneşe, her gece görünen mehtaba, her mahtablı geceyi süsleyen yıldızlara bakmıyoruz?

Mucize gösterilip duruluyor, görmüyor muyuz?

"Ne var ki bunlarda, hiçbir şey göremiyoruz, her şey gayet normal. Olağandışılık yok mu olağandışılık?" mı diyorsunuz?

Eğer derinden bakabilsek, sadece bakmayıp görebilsek, Hz. Peygamber'in dediği gibi vallahi az güler çok ağlardık.



__________________
"Bir kavme olan kininiz sizi adaletten ayırmasın.."
Yukarı dön Göster adalet's Profil Diğer Mesajlarını Ara: adalet
 
safbilgi
Yasaklı
Yasaklı
Simge

Katılma Tarihi: 25 agustos 2006
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 841
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı safbilgi

Savasen yazdı:

Unutulmamalı ki Hz. Peygamber'in çocuğunun öldüğü gün meydana gelen güneş tutulması bugünkü güneş tutulmasının aynısıdır. O günkü ay bugünkü ayın aynısıdır. O günkü yıldızlar bugünkü yıldızların aynısıdır.

Mucize güneşin tutulması değil, güneşin bizzat kendisidir.

Mucize ayın yarılması değil, ayın bizzat kendisidir.

Mucize yıldızlardan fal bakmak değil, yıldızların bizzat kendisidir.

Neden başımızı kaldırıp her gün doğan güneşe, her gece görünen mehtaba, her mahtablı geceyi süsleyen yıldızlara bakmıyoruz?

Mucize gösterilip duruluyor, görmüyor muyuz?

"Ne var ki bunlarda, hiçbir şey göremiyoruz, her şey gayet normal. Olağandışılık yok mu olağandışılık?" mı diyorsunuz?

Eğer derinden bakabilsek, sadece bakmayıp görebilsek, Hz. Peygamber'in dediği gibi vallahi az güler çok ağlardık.

Mucize, kehanet, sır, gizem, tütsü, tılsım mı arıyorsunuz?

"Karşılarında okunup duran, sevgi ve merhamet kaynağı kitabı sana indirmemiz yetmedi mi?" (29/51)

Sevgi ve merhamet kitabı yetmedi mi?

Söz, akıl ve vicdan dini yetmedi mi?

İman, aşk ve cihad çok mu zor geldi

SAVASEN SON ZAMANLARDA SITEYE TASINAN EN GUZEL MAKALERDEN BIRI KUTLARIM.İSLAM CAMIASI MUCIZE ARAMAKTAN BEKLEMEKTEN KERAMETÇİ PESINDE KOŞMAKTAN BU HALE GELDI,SAPLA SAMANI AYIRMAK İÇİN ŞU SITEDE VERDIĞİMİZ UĞRAŞIYI BU KERAMET GÖSTEREN HANGI HANİF EVLIYA YADA ŞEYH VERDI SORARIM?

Yukarı dön Göster safbilgi's Profil Diğer Mesajlarını Ara: safbilgi
 
Alperen
Admin Group
Admin Group
Simge

Katılma Tarihi: 09 nisan 2005
Gönderilenler: 2974
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı Alperen

Hz. Muhammed’in Mucizesi YOKTUR !!!

__________________
Yunus 105. Şu da emredildi: "Yüzünü dine bir hanîf olarak çevir. Sakın müşriklerden olma!"
Yukarı dön Göster Alperen's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Alperen
 
savasen
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 24 eylul 2005
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 331
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı savasen

MU’CİZE ANLAYIŞI ÜZERİNE

 Hikmet Zeyveli

 

“Mu’cize”nin en yaygın tarifi “insanların, izahında acze düştüğü olaylar veya olgular” diye bilindiğine göre, izahında güçlük çekilen her olay veya olguya “mu’cize” demek kolaylaşır.

 Fakat olayların izahı; toplumların fikrî seviyelerine ve geçmişteki tecrübe ve gözlemlerinin zenginliğine göre çok farklılık arzeder. Geçmişinde hiçbir “deprem” tecrübesi yaşamamış bir toplum için, yaşayacağı “ilk deprem”, izahsızdır ve çok “özel”dir. Bunun gibi bir “med-cezir” hadisesi, bir “güneş tutulması” ya da çok az tekrarlanan veya her yerde görülemeyen bir tabiat olayı, ilk müşahidi toplumlar için özel ilahî müdahalelerdir ve izahsızdır. Ancak bu olaylar tekrar tekrar yaşandığı takdirde kanıksanmaya ve alelade görünmeye başlarlar. Günümüzde bir “yanardağ püskürmesi”nin ya da bir “deprem”in alelade (tabiî) birer olay olarak algılanmaları gibi…

Demek ki mu’cize anlayışı toplumdan-topluma değişebilir. Bugün bile, bir illüzyonistin, hilesine vakıf olamadığımız (yani izah edemediğimiz) bir gösterisi karşısında heyecanlanırız. Bir insanın testere ile ortadan ikiye kesilmesi ne kadar heyecan vericidir! Bereket versin ki, günümüzdeki illüzyonistler bu marifetlerinin hilesini de açıklama alçak-gönüllülüğünü göstererek izleyicilerini rahatlatmaktadırlar.

Bu örneğimizle, geçmişte “mucize” olarak algılanan olayların birer illüzyon olduğunu iddia etmiyoruz. Teknolojinin ve keşiflerin ulaştığı seviyeye rağmen, bugün bile “National Geographic” veya “Discovery” gibi kanallarda izlenen belgesellerdeki harika tabiat olayları karşısında hayranlık duymamak veya şaşırmamak elde değil.

Etrafımızdaki tabiatın hâlâ keşfedilmemiş harikalarla dolu olduğunu iddia edebiliriz. Hattâ keşfolunmayan harikaların, keşfolunanlara nazaran kemiyet olarak çok cüz’i kaldığını da iddia edebiliriz. Nitekim İngiliz Astrofizikçisi Sir James Jeans’e göre: “Bilinenlerin sayısı aritmetik bir dizi (1, 2, 3, 4,…) şeklinde artarken, bilinmeyenler kübik bir dizi (1, 8, 27, 64…) şeklinde artmaktadır ve her yeni keşif, arkasında karanlık bir meçhuller uçurumunu beraber getirmektedir”.

Bilindiği gibi Kur’ân’da “mu’cize” kelimesi geçmez. Onun yerine “âyet” kelimesi geçer. Allah’a işaret eden, O’na götüren belgeler anlamında “âyet”, hem Kur’ân’ın cümleleri için, hem de her çeşit tabiat olayı için kullanılır. Müşriklerin Peygamberlerden istedikleri “harikulade olaylar” anlamında talepleri de gene “âyet” kelimesiyle ifade edilmiştir.

Geçmiş toplumların ve özellikle peygamberlerle yaşamış toplumların hatıralarında neden daha çok “mu’cize menkibeleri”ne raslamaktayız?

Toplumlar da, bir insan bireyine benzer merhaleler geçirmiştir. İnsan bireyinin nasıl bir bebeklik, bir çocukluk, ve nihayet bir “rüşdüne erme” dönemi varsa; toplumların da, tarih sürecinde aynı merhaleleri yaşadıklarını düşünebiliriz. Rüştüne erişinceye kadar, insan bireyi nasıl ebeveynin vesayetine muhtaç ise; toplumlar da rüşdünü ispatlayıncaya kadar peygamberlerin vesayetine muhtaç olmuşlardır. Peygamberliğin son bulması, bu anlamda, insanlık toplumunun rüşdüne erdiğini ifade eder.

Çocukluk çağını yaşayan bir insan, nasıl daha çok görüntü ve seslerden (görsel ve işitsel olaylardan) etkileniyorsa, aynı merhaleyi yaşamakta olan peygamber ümmetleri de akli bir argümandan çok; gözünü, kulağını etkileyen bir olay talep ediyorlardı. Onlar için, akla hitap eden hikmetli bir sözden ziyade; bir kasırga, bir yıldırım, bir şimşek daha etkili idi. Peygamberden de, haklılığının bir kanıtı olarak –mesela– gökten başlarına taş yağdırmasını talep ediyorlardı.

Peygamberliğin son bulması, insanlığın rüşdüne erişinin ifadesi olduğundan; rüşdüne ermiş kabul edilen bir toplum içerisinde, bu merhaleye yakışmayan “âyet/mu’cize talepleri”, Son Mesaj’da hep seviyesiz bulunmuş ve karşılıksız bırakılmıştır. Buna karşılık “enfüs ve âfakta” her zaman var olan “tabiatımızdaki/tabiattaki âyetler”e sürekli dikkat çekilmiştir.

Şurasını da hatırlatalım ki; peygamberliğin son bulması ile insanlığın rüşdüne erişmiş olması vakıası, onun, gelişimini bitirmiş olduğu anlamına gelmez. İnsan bireyinin rüşdüne erdikden sonraki gelişimi gibi toplumların da –kıyamete kadar– gelişimi devam edecektir.

Peygamberlerle yaşamış toplumlardan bize kadar gelmiş hatıraların çoğu, artık tarihî olmaktan çok menkibevîdir. Özellikle Kitab-ı Mukaddes yoluyla gelen malzemeye, inananları bile artık “tarihî malzeme” gözü ile bakmamaktalar. Meselâ Montgomery Watt’a göre “Tevrat’taki şekliyle Âdem kıssası, insanlığın kardeşliğini simgeleyen bir efsaneden öteye geçemez.” Ernest Renan’ın, İncilleri kaynak alarak hayatını anlattığı İsa (s) ise, yeryüzünde yaşamış ve orada ölmüş samimi ve erdemli bir insanoğlundan başka bir şey değildir.

Görülen o ki, batılı ilim adamları, tarihî-dinî anlatımların menkibevî ve efsanevî unsurlarını bertaraf ederek, onlardan evrensel ahlâki değerler istinbat etmeye gayret sarfetmektedirler. Fakat bu çok zor bir teşebbüse benziyor. Çünkü onlar her kelimesi kutsanmış bir tarihi malzeme (Kitab-ı Mukaddes) ile karşı-karşıyadırlar.

Müslümanların ise “resmen” kutsanmış bir tarihleri yok. Bugüne kadar “siret” ve “tarih” kitaplarına kutsallık atfeden İslâm âlimine rastlanmamıştır. İslâmı doğru yorumlamak için bu büyük bir avantaj.

Fakat “hadis”ler sözkonu olunca bu avantaj tehlikeye düşmektedir. Lafızları itibarı ile Peygamber’e (s) aidiyetleri ve dolayısıyla fasih arap dilini temsil ettikleri konusunda haklı şüpheler tevlid eden bu malzemenin Kur’ân tefsirine tahakkümü her sahada hissedilmektedir. Bir örnek vermek gerekirse, çok yakın bir geçmişte bir TV kanalında, Hz İsa’nın Kur’ân’a göre ölmüş olabileceği kanaatine karşı, dindar müslüman kesimi temsil eden eski bir bakanın öfkeli cevabı şöyle olmuştu: “Kardeşim, bu konuda Kur’ân’a değil, ‘hadîs’e bakacaksın. Bizim inancımıza göre Hz. İsa ölmemiştir, semaya çekilmiştir. Kıyamete yakın inip bize peygamberlik yapacaktır!”. Buna karşılık programın lâik takdimcisinin “Öyle ise niçin hepimiz hristiyan olup İsa’nın yolunu benimsemiyoruz?” şeklindeki enteresan sorusu da geçiştirilmişti.

Görüldüğü üzere batılıların kutsanmış tarihine karşılık bizde de kutsanmış ve Kur’ân’a tahakküm ettirilmiş bir “tefsir/hadis” anlayışı hüküm sürmektedir. Siz, istediğiniz kadar Kur’ân’ın birçok âyetinin, özellikle Maide sûresinin son âyetlerinin Hz. İsa’nın öldüğüne açıkça işaret ettiğini hatırlatın. Bu konuda söz Kur’ân’ın olmaktan çıkmıştır.

Görüldüğü üzere sonuçta usûl meselesine gelinmektedir. Müşterek ve evrensel inanç esaslarının belirleyici kriterleri nelerdir? Bu konuda kaynakların öncelik sırası ve değeri nedir? İnanç ve amelde asgarî müşterekler (olmazsa-olmaz’lar) nelerdir? Tahkikle mi, yoksa taklidle mi yol alınacaktır?

Toplumumuzda –belki de bütün İslâm Âlemi’nde– bu öncelikli meseleler çözülmüş görünmüyor.

Durum böyle olunca, birisi cesaret gösterip:

·         Tevhidi doğru anlamalıyız. Allah’ın hakkını Allah’a, beşerin hakkını beşere vermek demek olan “tevhid” konusunda peygamberini istisna ederek ona beşer-üstü sıfatlar atfetmemeliyiz. Bu meyanda bütün şefaatın Allah’a ait olduğunu Kur’an kesin olarak ifade ederken, Peygamberi (s) bu işde Allah’a şerîk yapmamalıyız;

·         Allah’ın dinini hurafelerden temizlemeliyiz. Zira hurafeler, toplumları maddî-mânevî geri bırakır. Allah’ın “Kelâmı” ile “Varettikleri” arasında çelişki görmemeliyiz. Allah’in “sünneti” ile çelişen nakillerimizi te’vil etmeliyiz: Geçmişte Hz. İsa’nın ölüleri dirilttiği, kendisinin de ölmediği, hâlen dördüncü kat semâda yaşadığı; Hz. Süleyman’ın kuşlarla konuştuğu, rüzgâra binip gezdiği, “cin”leri işçi olarak çalıştırdığı; Ebrehe ordusunu “Ebabil” kuşlarının püskürttüğü; Son Peygamber’in (s), bir işareti ile ayı ikiye böldüğü, parmaklarından binlerce –hatta onbinlerce– kişiyi ve bineklerini doyuracak kadar sular akıttığı… şeklindeki yanlış tefsirleri doğrultmalıyız. Kur’ân kıssalarının ibretâmiz ve mev’ize özelliğini öne çıkarmalıyız. Mazrufu bırakıp zarfla oyalanmamalıyız…

dese, en “muhakkık” kesimlerin bile; usûl, te’vîl, tefsir… adına bir sürü argüman(!)la karşı çıkacakları görülecektir.

O mâhiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.

Allâh’ın kudretini sınırlamak elbette hiç kimsenin haddi değildir. Ancak bir takım zaaflarla uydurulan hayal ürünü olaylara “mu’cize” demek ve Yüce Yaratıcı’ya bu mevhûm olayları yaratma mecburiyeti getirmek de kimsenin haddi olmamalıdır.

Bu konuda müşriklerin paraleline düşmemeye ve Yaratıcımızın “enfüs ve âfakta” yarattığı gerçek âyetlerini keşfetmeye çalışmalıyız.

Malik Bin Nebi’nin aşağıya alıntıladığımız tespitleri aydınlatıcıdır:

Sadece “tarih” açısından bakacak olursak, Denis Papin’in “buharın elastiki gücü”nü keşfetmesi olayını “mutlak bir tesadüf eseri” olarak değerlendirmek gerekecektir. Çünkü bu buluş anında, buharın etkisi ile alçalıp yükselen bir çaydanlık kapağına bakıyordu. Ama Denis Papin’den önce de, ateşin bulunuşundan teknolojik çağa gelinceye kadar, kaç insan nesli, bu olayı –aynı pratik sonucu çıkarmaksızın– görüp geçmiştir.

Demek istiyoruz ki, Denis Papin veya Watt, entellektüel bir ortamda gözlem yapıyor ve düşünüyordu.

Gerçekten de , Descartes, “Metot Üzerine Konuşmalar” adlı eserinde bu öncü düşünce’yi (keşif ve icatlardan) iki yüzyıl önce belirtmiş bulunuyordu:

“Edindiğim fikirler, bana, hayata pek yararlı birtakım bilgilere ulaşmanın mümkün olduğunu; okullarda, teorik felsefe yerine pratiğinin konulabileceğini; böylece ateş, su, hava, yıldızlar, gökler ve bizi çevreleyen bütün varlıkların kuvvet ve etkisini daha iyi tanıyabileceğimizi ve onları, elverişli oldukları işlerde, aynı şekilde kullanabileceğimizi ve neticede tabiatın hakimi ve sahibi olabileceğimizi göstermiştir.”[1]

Tabiatta potansiyel enerjinin knetik enerjiye dönüşmesi sözkonusu olmasaydı hareketten ve hayattan bahsedilemezdi. Her potansiyel kabiliyet ancak kuvveden fi’le çıkarıldığı zaman bir değer ifade eder ve bir değer üretir.

İnsanlarda var olan potansiyel kabiliyetlerin köreltilmemesi; kuvveden fi’le çıkarılması için bir “entelektüel otram” a ihtiyaç var. Bu da taklid yolunun iptali ve gerçek mânâda tahkik yolunun açılması demektir.

Rabbimiz bizlere tahkik üzere, rızasına layık ilimler nasip etsin.


[1] İdeolojik Savaş Ajanları, Malik Bin Nebi, Fikir Yayınları, 2.Basım, İstanbul, 1977, s.42-43

 



__________________
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir.
Birbirini anlamayan...
Can Yücel
Yukarı dön Göster savasen's Profil Diğer Mesajlarını Ara: savasen
 
kartveli
Uzman Uye
Uzman Uye
Simge

Katılma Tarihi: 18 ekim 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 107
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı kartveli

[

* Kuran'ın hiçbir yerinde "mucize" kelimesi geçmiyor. Bunun yerine ısrarla "ayet" kelimesi kullanılıyor.

doğru ama ayet ne demek kanıt/belge/delil değil mi?yani bu manada elçiliğin kanıtıdır bu da aciz bırakıcı bir şey olmalıdır

Demek ki insanlar kendileri gibi yiyip içen, çarşılarda dolaşan bir insanı/beşeri peygamberliğe layık görmemekte ve ondan "olağandışılıklar" beklemektedirler; "Peygamber dediğin okuyup üfürür, bir el çırpmasıyla dağları oynatır, Uhut dağını altın yapar, yerden hazineler fışkırtır, gökten sofra indirir. Bizim gibi birisi bu, böyle peygamber mi olur?" anlayışı, insanların zihninde eski dünya dinlerinden kalma bir alışkanlıktır.

doğru ama bu makul bir istek değil midir sizce ben kalkıp şimdi size Allahın elçisi olduğunu söylesem benden de kanıt istemez misiniz istersiniz işte Allahın da bu talebi yerine getirmesi tezat değildir

Oysa Kuran bu tür bir din anlayışını reddetmekte ve mücize ve kehanet talebinin geçmişte de, ümmi peygamber zamanında da reddedildiğini, Allah'ın yönteminin bu olmadığını söylemektedir;

"Bizi mucizelerle peygamber göndermekten alıkoyan şey, onu yorumlayanların yalanlamasıdır. Semud kavmine o dişi deveyi verdik. Ama onlar bunu hiç kâle almadılar. Biz ayetleri ancak uyarıp korkutmak için göndeririz." (17/59).

ama verdiğiniz ayet bu görüşünüzü desteklememektedir bakın geçmiş de semuda bu dediğinizi verdik de ne oldu mahiyetindedir

 Bu nedenle onların güce dayalı delil (sultanun mubin) taleplerine karşılık söze dayalı delil (ayâtun beyyinât) ile karşılık veriyoruz. Ki "söze" kim inanıyor kim inanmıyor ortaya çıksın. Kaldı ki onların istediği mucize türünden güce dayalı delilleri izhar edecek gücümüzde var. Fakat kendi özgür iradesi ile "inanan" ile "inanmayan" ortaya çıksın istiyoruz. Bu da ancak "söz" ile olacağından insanlığı eşit şartlarda imtihan ediyoruz. İmtihanın sorularını herkese eşit şekilde soruyoruz. Kimseye kopya vermiyoruz, iltimas geçmiyoruz. İmtihanın gereği neyse onu yapıyoruz. Böylece her ümmete (topluluğa, halka, çağa, uygarlığa) peygamber göndermişizdir (16/36), keza her peygambere de söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) vermişizdir (14/9)…

peki söylermisiniz bu söze dayalı dediğiniz deliller de birer muzice değilmidir bir benzeri daha yapılamayacak olan o kusursuz beyitler de insanları büyüleyici ve insanüstü bir niteliğe sahip oluşuyla  aciz bırakıcı  değillermidir?asanın yılana dönmesiyle arasında insan için ne fark vardır?

Kimi müfessirler bu ayetin açıklamasında, Hz. Muhammed'e (s.a.v) mucize olarak sadece Kuran'ın, önceki peygamberlere ise bir takım olağandışı mucizelerin verildiği kanaatindedirler. Bu görüş tutarsız ve çelişkili görünüyor. Çünkü bütün peygamberlere verilen aynıydı. Hiç birisine de (insanları imana getirmek için) söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinat) dışında bir şey verilmemişti. Öncekilere verilmişti ama sonrakine verilmedi diye peygamberler arasında ayrım yapılamaz. (la nuferruqu beyne ahadin min rusulih). Öyle görünüyor ki bu görüş Kuran'ın "genel ilke" olarak ortaya koyduğu naklî delillere ve "insanlığın eşit şekilde imtihan edilmesi, soruların herkese aynı sorulması" şeklindeki aklî delile ters düşmektedir.
hayır bilakis bunun gayet mantıklı bir izahı vardır ki bu da muhammedden sonra hiç bir peygamberin gönderilmeyecek olması ve bu manada ona verilecek ayetin/mucizenin de ebedi olması gerektiğindedir

Yine görüyoruz ki Musa'ya verilen "dokuz ayetin" hepsi de söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) olan bir takım "kelime ve sözler"dir. Şu hadis de bunu apaçık tefsir ediyor;

"Bir Yahudi arkadaşına Bizi şu peygambere götür de "apaçık dokuz ayet" hakkında soralım dedi. Bunun üzerine biz hep beraber Hz. Peygamber (s.a.v) 'in yanına gittik. O ikisi soruyu sordular. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: "Bu dokuz ayet; 1- Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamanız 2- Hırsızlık etmemeniz 3- Zina yapmamanız 4- Adam öldürmemeniz 5- Sihir yapmamanız 6- Faiz yememeniz 7- Evli kadına zina iftirasında bulunmamanız 8- Savaşta kaçmamanız 9-Cumartesi yasağına riayet etmenizdir". dedi. Bunun üzerine o iki Yahudi ayağa kalktı ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in ellerini ayaklarını öperek şöyle dediler; "Şahadet ederiz ki sen peygambersin. Eğer kavmimiz tarafından öldürülmekten korkmasıydık, hiç şüphesiz sana tabi olurduk." (Razi, Kurtubi, İbn Kesir).

bu delili kime sunduğunuzu bilmiyorum benim zanlarla işim olmaz!

Öte yandan Musa'nın asayı yılana çevirmesi, elini bembeyaz olmuş halde göğsünden çıkarması, denizin yarılması, kayadan su fışkırması, Hz. Salih'in dişi devesi, Hz. İsa'nının ölüleri diriltmesi, körleri iyi etmesi, Hz. Yunus'un balığın karnına girmesi, Yusuf'un gömleğinin babası Yakup'un kör olan gözlerini iyi etmesi, Ashab-ı Kehf'in üç yüz yıl uyuması, Hz. İbrahim'in ateşten kurtarılması vb. Kuran'da anlatılan olayların hemen tamamı İsrailiyat etkisinde yorumlanmaktadır. Müslüman aklın bu noktada özgün yorumlar üretemediğini, işin kolayına kaçarak zaten haham düzmeceleriyle dolu Tevrat'a bakıp tefsir yaptığını görüyoruz. Kuran tefsirini düzmece Tevrat/Talmud tasallutundan kurtarmak gerekmektedir.

oh tevil eden yorumla dur bakalım sonra da bu kitaba iman et diyeceksin öyle mi peki neyine iman edecekler senin tevillerine mi başkasınınkilere mi?

Bu tür kıssalarda anlatılan olaylara haham muhayyilesinde resmedildiği anlamda "mucize" denemez. Kuran'a göre bunların hepsi "ayet"tir. Kimisinde yanlış anlama, kimisinde İsrailiyat etkisi, kimisinde Kuran'ın "varlığın diliyle konuşan" edebi hitabet dilini anlayamama, kimisinde dönemin tanrı, din ve devlet telakkilerinden bihaber olma söz konusudur

işte yine bir 'yahudidense kaçının' mantığı

Görebildiğim kadarıyla şu ana kadar bu konuda iki tefsir metodu izlendi; klasik müfessirlerin "Bu mucizedir, Allah'ın kudretinden şüphen mi var?" anlayışı ve "Bu bir efsane ve mitolojidir, Kuran bunu mesaj vermek için kullanmıştır" anlayışı…

Ya mucize ya da aslında olmamıştır mantığı…

hayır al sana üçüncü bir görüş daha :tıpkı bundan yüz yıl önce havadan şu rekleri sesleri toplayan bir cep telefonunun gerçekliği gibi nevtonun ve galillenin kanunlarını aşan kurallarla olmuştur şu an bize göre bir asa yılana dönemez ama ya yüz yıl sonra da bunu diyecekmiyiz?

Bunu anlamak için Kuran tefsirine getirdiğimiz bir yenilik olan ve şu ana kadar hiç yapılmamış bambaşka bir ufuktan haberdar olmak gerekmektedir. Dönemin kendi etkin tarihi, tanrı, devlet, imparatorluk ve din telakkisi, teolojisi, jeopolitiği, simgeleri, armaları, arkeolojik kazıları, kil tapletleri, yazma nüshaları vs. üzerine araştırma yapmadan hemen açıp Tevrat'tan nakiller yapmak tefsir değildir.

kardeş bu kitap çöldeki araplara inmişti onlar sence teolojiyi jeopoliteyi biliyorlarmıydıo halde Allah onlara anlayamayacakları bir dilde mi seslenmişti?

Şu halde mucize olağandışılık demek değildir. Bilakis mucize "Aciz bırakan" demek olup olağan olduğu halde görkem veya ihtişamı karşısında aciz kalışı ifade eder. Meselâ güneşin doğuşu ve batışı olağandır; her gün aynı yerden son derece dakik bir şekilde doğar ve aynı yerden dakik bir şekilde batar ve fakat bu insanı aciz bırakan bir şeydir. Yani ayet olağan/sıradan şeyler, mucize de olağanüstü/sıra dışı şeyler demek değildir. Tabiatta bir normal olan bir de mucize olan diye bir ayrım yapılamaz. Normal olan tabiatın işi mucize olan Allah'ın işi diye görülemez. Bilakis her ikisi de Allah'ın davranışı ve karakteridir. Allah'ın davranışı ve karakterinde ise çelişki yoktur.

doğru sorun bu normalitenin algılanış şekliyle alakalıdır güneşi görmemiş bir insan güneş muzice gelirse asanın yılana dönmesini anlayabilen bir insan için de bu olağan gelecektir mesele aciz kalmak ve getirilen şeyin Allah katından olduğunun delillenmesi sorunudur azmış bir topluma o esnada bir doğal felaketin gelmesi de olağan üstü değil midir? hiç kopmayan bir fırtına tam o esnada kopuyor bu olağan mıdır?

 İşte "ayet" bu yolculukta gördüklerimiz veya görmediklerimiz, alışık olduklarımız veya olmadıklarımız, karşısında aciz kaldığımız veya normal bulduğumuz, son derece sıradan gelen veya bizi şaşkına çeviren ve fakat hepsi de "tek bir bütün" olan ilâhî davranış ve karakter ile ilişki kurmamızı sağlayan bir tür "dil, işaret, gösterge" olmaktadır…

evet kesinlikle doğru ama unutmayaım ki adetullah ya da sünnetullah dediğimiz şey asla newtonun kanunlarıyla sınırlı değildir aksi takdirde yoktan varden Allah ya da peygamberleriyle iletişim kuran Allahta haşa adetine teers davranmıştır hayır sünnetuAllah demek Allahın yapageldikleri demektir yani elçiler göndermesi azab etmesi yada ödül vermesidir tabiat kanunu falan değildir

Neden başımızı kaldırıp her gün doğan güneşe, her gece görünen mehtaba, her mahtablı geceyi süsleyen yıldızlara bakmıyoruz?

Mucize gösterilip duruluyor, görmüyor muyuz?

mucize diye bir sözcük yok diyorsunuz hala kullanıyorsunuz!


 
[/QUOTE]
Yukarı dön Göster kartveli's Profil Diğer Mesajlarını Ara: kartveli
 
ebu muharrem
Katilimci Uye
Katilimci Uye


Katılma Tarihi: 11 ocak 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 77
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı ebu muharrem

Olağanüstülüğü savunan arkadaşlar şunu mu demek istiyorlar;Hz Musa'nın  asasını denizi yarabilen,yılana dönüşebilen yere vurunca su çıkaran bir sopa şeklinde varsayıp başka fikirlere kendimizi kapatalım mı?üzerine tefekkür etmeyelim mi?Hz Musanın kesilen sığırla çesedi diriltmesini hiç düşünmeyelim mi?Peki Hz Musanın Allah ile konuşmasınıda ağız ağıza bir konuşma şeklindemi anlayalım.Hiç üzerinde düşünmeyelim mi?

 Hz İbrahimin kuşları parçalayıp dirilişini istemesini, gerçektende kuşları parçalayıp birleşmesinden ne anlayacağız.Hakeza ateşin Hz ibrahimi yakmaması bize nasıl izah edilebilir?Ki Hz ibrahim ki onun milletinden olmamız istenirken?ateş yakmadı deyip üzerinde tefekkür etmeyelim mi?

  Hz Zennun balık sahibi Hz Yunusu gerçektende bilinen yunus balığının karnında olduğunu mu varsayıp başka bir şey düşünmeyelim mi?

 Hz nuhun gemisini bilenen gemi şeklinde mi düşünelim,bunu mu demek istiyorsunuz?Üzerinde hiç düşünmeyelimmi?

Hz Salihin devesini dediğiniz mana dışında bir manası olamaz mı?

Hz Süleymanın kuşlarla ve karıncayla konuşmasını gerçek manada kuş ve karınca kabul edip üzerinde hiç tefekkür etmeyelim mi?Bize bunlar öğüt vermesin mi?Hz Süleymana tabi cinleri mitolojik varlıklar olarak kabul edelim de başka birşey düşünmeyelim mi?

Hz isanın beşikte konuşmasını 0-3 yaş olarak mı alalım başka bir şey olamaz mı?Kapatalımmı ufkumuzu?Ölüleri diriltmesini bedenen ölüler için kullanıldığından gerçekten emin misiniz?

Daha niceleri sayılabilir.Toplumların helakı mucizelerin kabul edilmediğinden  olmuştur tezi hiç sorgulan dı mı?

 Mucizeleştirmek,olağanüstücülük  kuranın anlaşılması yönünde ciddi bir engeldir.Tefekkürün kendini sınırlandırmasıdır.Öğüdün önünü kendi kendine kapatılmasıdır.

Yukarı dön Göster ebu muharrem's Profil Diğer Mesajlarını Ara: ebu muharrem
 
aliaksoy
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 05 subat 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 989
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı aliaksoy

Selam;

Aşağıdaki linkte de çok sakıncalı bulduğum bu görüşü tartıştık.

İlgili Konu:

MUCİZE NEDİR ?


__________________
"(Onu size indirdik ki) <Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi, biz ise onların okumasından habersizdik (o Kitâpları okuyamıyor, dillerini anlayamıyorduk)> demeyesiniz."(En'am,156)
Yukarı dön Göster aliaksoy's Profil Diğer Mesajlarını Ara: aliaksoy Ziyaret aliaksoy's Ana Sayfa
 
kartveli
Uzman Uye
Uzman Uye
Simge

Katılma Tarihi: 18 ekim 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 107
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı kartveli

ben kapatalım demiyorum ancak olabilir demek ayrı bu böyledir demek ayrı şey yüce Rabbimizin aliimran suresinin yedinci ayeti bana ışık olmaktadır yani hepsi de Rabbimdendir hepsine de iman ediyorum ancak tevişl-evvel yani önceleyip yorumu öne geçirmektir ve bu budur demektir örneğin samirinin aldığı  bırakılmış ziynetlerin cahili fikirler ve cebrailin bastığı toprağında kutsallık olup yaptığı buzağıdan kastın müşrik bir ideoloji olduğunu düşlünebiliriz velakin kalkıp böğüren buzağı diye bir şey yok bu sadece mecazdır demek ayrıdır ben buna karşıyım

ayrıca Allahın değişmeyeceğini söylediği sünnetullahın da newton kanunları olmadığını bunun Allahın kullarına karşı olan yöntemiyle alakalı olduğunu söylmekteyim

size sormak istediğim bir soru var
bildiğiniz üzere kur'anın kilit ayetlerinden biri olan ali imran suresinin 7.ayetinde:
<<onun tevilini(kesin anlamını)ancak Allah bilir ve/ayrıca(?) ilimde derinleşmiş olanlarsa "biz ona inandık hepsi de Rabbimizdendir" derler>>
bölümünü ihsan eliaçık yaşar nuri öztürk ve edip yüksel gibi kimseler farklı çevirip
<<illa Allah ve rasihune fil ilmi >>kısmındaki 'vav'ı bir bağlaç addederek şöyle aktarmışlardır:
"onun tevilini ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilir"
halbu ki bana göre bu mantıksız bir çeviridir
çünkü 'vav'  eğer bir ayrıç değil de bağlaçsa bu takdirde peşinden gelen
"biz ona inandık hepsi de Rabbimizdendir derler" bölümünün de her ikisine izafe edilmesi gerekir
ki bu durumda Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar  beraber "hepsi de Rabbimizdendir" demiş olurlar ki
bu da haşa Allahın kendi kendisine Rabb demesi sonucunu ortaya çıkarır
ben arapçanın a'sından bile anlamadığım için konuya maalesef çıplak mantığımla yaklaştım
umarım siz bilginizle tahlil edip bu konuda bizi aydınlatırsınız
nitekim bu ayeti kullanan bir kısım insanlar müteşabih ayetlerin kesin olarak bilineceğini söylemekte
ve "bunun anlamı budur başkası değil" diyerek musanın asası da dahil bir çok mucizeyi de inkar edebilmektedirler

Yukarı dön Göster kartveli's Profil Diğer Mesajlarını Ara: kartveli
 
ebu muharrem
Katilimci Uye
Katilimci Uye


Katılma Tarihi: 11 ocak 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 77
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı ebu muharrem

Aliimran 7 de kullanılan vav ve bağlacı şeklindedir.Tıpkı 'Allaha itaat edin ve peygamberine itaat edin'şeklindeki gibi.Bunun anlamı kanaatimce şudur;Allaha itaat edin Allahın gönderdiği peygamberine itaat edin şeklindedir.Konumuzdaki vav da aynı işlevdedir.Allah bilir ve Allahın yolunda giden alimlerde bilir.Mütaşabihat uzun bir konudur.

 Şunu belirteyim,kuran bir ayete göre hepsi mütaşabihtir.bir ayete göre yarısı muhkem yarısı mütaşabihtir.Bir ayete göre hepsi muhkemdir.Türkiyedeki çoğu müslümana göre muhkem görülen namaz,hac,zekat bile mütaşabih durumundadır.Müteşabihat konusu ayrıca tartışılmalıdır.

Konumuza gelince've "bunun anlamı budur başkası değil" diyerek musanın asası da dahil bir çok mucizeyi de inkar edebilmektedirler' diyerek musanın asasını anlamı budur şeklinde siz söylüyorsunuz.Sakıncalı taraf budur.

Yukarı dön Göster ebu muharrem's Profil Diğer Mesajlarını Ara: ebu muharrem
 

Sayfa Sonraki >>
  Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazıcı Sürümü Yazıcı Sürümü

Forum Atla
Sizin yetkiniz yok foruma yeni mesaj ekleme
Sizin yetkiniz yok forumdaki mesajlara cevap verme
Sizin yetkiniz yok forumda konu silme
Sizin yetkiniz yok forumda konu düzenleme
Sizin yetkiniz yok forumda anket açma
Sizin yetkiniz yok forumda ankete cevap yazma

Powered by Web Wiz Forums version 7.92
Copyright ©2001-2004 Web Wiz Guide
hanif islam

Real-Time Stats and Visitor Reports Sitemizin Gunluk, Haftalik, aylik Ziyaretci  Detaylari Real-Time Stats and Visitor Reports

     Sayfam.de  

blog stats