HANiFDOSTLAR.NET

 

Kuran Müslümanı
 

(Şahıs odaklı din anlayışından Allah odaklı din anlayışına...)

Ana Sayfa Hanif Mumin  Iste Kuran Kurandaki Din  Kur'an Yolu  Meal Dinle Sohbet Odasi Hanifler E- Kitaplik Kütüb-i Sitte ?  ingilizce Site Kuran islami Aliaksoy Org  Hasanakcay Net Tebyin-ül Kur'an Önerdiğimiz Siteler Bize Ulasin

 

- Konulara Göre Fihrist

- Saçma Hadisler

- Hadislerin-Sünnetin İncelemesi

- Haniflikle İlgili Sorular Cevaplar

- Misakın Elçisi Kim?

- Kuranda Namaz/Salat

- Onaylayan Nebi

- Kuranda Namaz/Salat

- Enbiya 104

- Kuranda Yeminler

- Adem Hakkında Sorular

- Ganimetleri Resulün Eline Nasıl Vereceğiz?

- Allahın ındinde YIL ve DOLUNAYLAR

- Abese ve Tevella

- Hadisçilerce Tahrif Edilen Ayetler

- Mübarek Yer, Mübarek Vakit

- Arkadaş Peygamber

- Kuranın İndirilişinden Günümüze Gelişi

- Bir Türban Sorusu

- Kuran ve Bize Öğretilenlerin Farkı

- Namazın Kılınışı

- Hadislere Göre Namaz

- Kuranda Salat Namaz mıdır?

- Kuran Yetmez Diyen Uydurukçular

- Bizler Hanif Dostlarız

- Sahih Hadis mi İstersiniz?

- Hakkı Yılmaz'ın Tebyin Çalışması

- Kur'anı Anlamada Metodoloji

- Tarikatçıların Çarpıttığı Birkaç Ayet

- Nasıl Kur'an Okuyalım?

- Kur'anı Kerim Nedir?

- Kur'anda Oruç

- Allah'sız Bir Din ve Allah'sız Bir Kur'an İnancı

- Kuransız Bir İslam Anlayışı ve Müşrikleşme

- Meal Çalışmasına Davet

- Allah Şahit Olarak Kafi Değil mi?

- Doğru Hadisleri Ne Yapacağız?

- Kur'andaki Muhammed ve Peygamberlerin Misyonu

- Mahrem, Avret, Ziynet

- Nur Suresi Çeviri-Yorum

- Cilbab

- Resule İtaat Ne Demektir?

- Hadis Kalburcuları ve Kalburları

- Kur'anı Kerim'in İndiriliş Gayesi

- Kur'anda Amellere Karşı Cahili Yaklaşım

- İslamdışı İnanışlara Kur'andan Örnekler

- Biri Şu Haram Üretim Tesislerini Kapatsın

- Tasavvufta İslam Var mı?

- İslamda Delil Sorunu

- Kurban Kesmek

- İlahi Hitabın Serüveni

- Ecel Nedir?

- Şirk, İşrak, Müşrik, Müşareke, Müşterik

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Peygamberlere Karşı Rabbani Yaklaşımlar

- Salat-ı Tefriciye yada Zikri Çarpıtmaya Bir Örnek

- Mucize Nedir?

- Ayrılıkların Nedenleri

- Sıfır Hata veya Kur'an

- Haniflik Nedir?

- Rabıta İle Şeyhlere Tapanlar

- Hadis Zindanının Mezhepçi Mahkumları

- İslam Dininin Öğrenilmesinde Kaynak Sorunu

- Fasık ve Münafıkların Genel Tanımlaması

- Hadisler, Hıristiyanlık ve Selman Rüştü

- Kur'anı kerim'in İndiriliş Gayesi

- Müstekbirlere Karşı Cahili Yaklaşım

- Halis-Hanif İslam

- Kur'anda Şefaat

- Fuhuş Tellalı Tefsirciler

- Hayızlıyken Neden Namaz Kılınmasın?

- Cebrail, Vahiy, Melek

- Dindarlıkta Müşrikleşme Temayülü

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Yaratılış, Adem, Havva

- Kur'an Yerel mi, Evrensel mi?

- Reform Dinde mi, Dindarlıkta mı?

- Ne Mutlu Tağutu Olmayanlara

- Peygambere Saygı(?)

- Hadislere Kanıt Diye Gösterilen Ayetler

- Allah Nazara Karışmadı mı?

- Kur'anı Kerimle Amel Etmek Mümkün mü?

- Kur'anda İnkar Edenlerin Vasıfları

- Müminlerin Vasıfları

- Allah'ın Vasıfları

- Kur'anın Vasıfları

- Dine Karşı Cahili Yaklaşımlar

- Kur'an Merkezli Din

- İrin Küpü Patladı; Mevlana

- Hurafe ve Bidatlar

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Hz. İsa'nın Ölümü

- Allah'ın Mesajının Adı: Kelamullah

- Allah'ın Resule Uyarıları

- Kur'ana Göre Tenkit ve Eleştiri Nasıl Olmalı?

- Kur'anda Sevgi

- Sofuların Devlet Desteğiyle Desteklenmesi

- Hans Von Aiberg Aldatmacası

- Kabir Azabı Safsatası

- Kur'an Kıssalarının Önemi; Masal Değiller

- Kur'anda Toplumsal Sünnetler

- Tefsirde İsrailiyyat

- Kardeş Evliliği Olmadan Çoğalma

- Hans Von Aiberg Tutuklandı

- Kur'anda Tevbe Kavramı

- Yaşar Nuri Öztürk'ün Yorumuyla Namaz

- Karadelikler; Bir Büyük Yemin

- Mezhepçilerin Ümmi Açmazı

- Kabe Nedir? Mekkede midir, Kudüste mi?

- Kur'anda Ruh Kavramı

- Kur'anda Nefs Kavramı

- Amin Kavramı ve Putperestlik

- Diyanet İşleri Başkanlığının Sitemize Cevabına Cevaplar

- Resul ve Nebi -1

- Resul ve Nebi -2

- Sapık Bir Fırka: Hansçılar

- Cihad mı, Çapulculuk mu?

- Kur'an Deyip Namazı Yok Sayanlar

- Cennete Sadece Müslümanlar mı Girecek?

- Kur'anda El Kesme Cezası var mı?

- Nazar veya Göz Değmesi Var mı?

- Şehadet Getir, Münafık(?) Ol

- Kur'anda Eleştiri Metodu

- Hacc Mekkede mi, Bekkede mi?

- İslami Tebliğde Kur'an Metodu

- Saptırılan Kavram: Mekruh

- Kur'anda Cuma Namazı var mı?

- Of Be Kader, Allah mı Suçlu Yoksa Biz mi?

- Kader Açısından Cebir ve İhtiyar

- Baban Peygamber Olsa Ne Yazar

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Vahdet-i Vücud, Şirkin Alası

- Tasavvufi Bilginin Kaynağı Vahiy mi?

- İslam'da Resullük Son Bulmuştur

- Teveffi Kelimesi ve Arap Dili

- Tasavvuf Üzerine Düşünceler

- Nefis Mertebelerinin İç Yüzü

- Allah Rızası Anonim Şirketi; Tarikatlar

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -1

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -2

- Nakşi Şeyhi Allah'ın Avukatı mı?

- Kur'anda "ve+la" Öbeği

- Putlar ve Tapanlar

- Son Peygamberimizin Okuma Yazması

- Mesih ve çarpıtılan Bir Ayet

- Hac İzlenimleri

- "Üzerinde 19 var" da Son Nokta

- Secde Emri

- Kur'andaki Hac

- Aracıların Gaybı Bildiği İnancı

- Tarikatçı - Müşrik Karşılaştırması

- Gazali'nin Kadına Bakışı

- Kur'anda Kadına Verilen Önem

- Başörtüsü Allah'ın Emri Değil

- Başörtüsü Takmak Kur'anda Var mı?

- Kur'anda Kadın Dövmek Var mı?

- Cariye, Köle; Utanmaz Mealciler

- Kadına Yönelik Şiddet

- Sünnet Edilen Kızın Öyküsü

- Erkekçe ve Kadınca Meal Konusu, Nebe 33. Ayet

- Harem - Selamlık Kimin Emri?

- Zina, Evlilik ve Örtünme Adabı

- Cariyeleri Aç, Hür Kadınları Kapat (!)

- Çok Eşliliği Yasaklayan Ayetler

- Kur'ana Göre Evlilik Hukuku

- 2 Kadın = 1 Erkek, Uydurma mı?

- Danimarkalı mı Sapık, Buhari mi?

- Ebu Hanife, Cariyenin Avreti

- Nisa 25, Hür Kadın ve Fahişe İfadesi

- Maymunların Hadisi ve Recm Vahşeti

- Hz. Muhammed'in Tebliği

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Angarya Haline Getirilen İbadet

- Buhari'nin Hadislerini Buhari Yazmamıştır

- Hadis ve Sünnet Gerçeği

- Uydurma Hadisler, İslamın Kara Boyası

- Hadisler Dinin kaynağı Olamaz

- Uydurmaların Sınırı Yok; Şeytan Geyiği

- Beşeri Hükümler Neden Kutsal Oluyor?

- Hadis - Kur'an Çelişkisi

- Kur'anda/Dinde Olanlar ve Olmayanlar

- Cehennem'den Çıkış Yok

- Kur'anda Tağut

- Ebu Hureyre Gerçekte Kimdir?

- Hadis - Mantık Çelişkileri

- Kurban ve Kurban Bayramı Nereden Geliyor?

- Hadislere Göre Kur'an Eksiktir

- Bildiri: İslam Anlayışında Reform

- Arapça mı, Arap Saçı mı?

- Koca mı Üstün, Allah mı?

- Esbab-ı Nüzül Komedi Hadisleri

- İşte Geleneğin Dini

- Ulul Emir İle Kim Kastediliyor?

- Kul Hakkı

- Yezidi Bir Gelenek: Aşure Tatlısı

- Hz. İbrahim'den Asrımıza Dersler

- Taklitçiliğin Boyutları

- Seb-ul Mesani Nedir?

- Kelle Sayılarak Gerçek Bulmak

- Kıyamet - Mahşer Günü ve Sonrası

- Kur'anda Namaz Vakitleri

- Kur'anda Cuma Konusu

- Salih Olmak Yetmez

- Hudeybiye Anlaşması Uydurma mı?

- Kitap Yüklü Eşekler

- Kur'andaki Hac

- Hz. Nuh'un Oğlu Kimdi? İftira mı?

- Ruhun Ağırlığına Başka Bakış

- Hz. İbrahim Yalancı Değildi

- İncil'de Kadına Bakış

- Şirkin Büyüğü Küçüğü Olur mu?

- Kur'andaki Abdest ve Hijyen

- Din de Bir Araçtır

- Kur'an Okumanın Zararları

- Kur'anda Dua Ayetleri

- Kur'anda Tarih Kavramı ve Bilinci

- Şekilsel Secde Kur'anda Yok mu?

- Salat ve salatı İkame

- Kur'andaki Emr Kavramı Üzerine

- Dindar İnsanlar Şirk Koşar

- Alak Suresinin İlk Beş Ayeti

- Men Arefe'nin Çözümü

- Kur'andaki Av Yasağı

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Din Büyüklerini Tanrılaştırma

- Allah'a ve Muhammed'e Değil

- Kur'andaki Örnek Tevekkül

- Şekilsel Rüku Kur'anda Yok mu?

- Hz. İbrahim Kuşları Kesti mi?

- Ehli Sünnet Dininin Anayasası

- İnsan Allah'ın Halifesi mi?

- Kur'an Üzerinde Düşünmek

- Şirkin Kuyusuna Düşenlere Uyarılar

- Kur'an Ölülere Okunmak İçin mi İndirildi?

- Ayda Okunan Kur'an Masalı

- Hz. İbrahim, Safa ve Merve Masal mı?

- "Haç"er-ul Esved (!)

- Mevlana Sahte Bir Peygamber Değil mi?

- Tasavvufun Tanrısı İki Zıttır

- Kur'andaki Tasavvuf: Teveccüh

- Önce Batıl ve Hurafe İle Savaşalım

- Resuller Haram Kılamaz mı?

- Elçi Muhammed ile İnsan Muhammed'in Farkı

- Tarikatlarda Aracılar Rezaleti

- Nur Suresi 31. Ayet Nasıl Çarpıtılıyor?

- Sırat Kıldan İnce, Kılıçtan Keskin mi?

- Kur'anda Zalimler

- Bütün Mehdileri Çöpe Atıyoruz

- Kur'ana Göre Ramazan Ayı ve Haram Aylar

- Tasavvufçuların İlahı; Varlık ve Yokluk

- Tasavvufçuların Küçük Putları

- Sünnet Etmek yaratılışı Değiştirmedir

- Son Peygamberimizin Mektupları

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Mescid-i Aksa Nerede?

- Büyük Kandırmaca: Hadis

- Kur'an Neden Arapça Olarak İndirilmiştir?

- Kimin dini? Kimin Kitabı? Kimin Meali?

- Evliya Kelimesinin geçtiği Ayetler

- Şimdiye Kadar Yaşanan İslam

- Ayın Yarılması Diye Bir Mucize Yoktur

- Kabe Dikili Taş Değil mi?


Up | Down | Top | Bottom
 
Şu da emredildi: Yüzünü dine bir Hanif olarak çevir. Sakın müşriklerden olma.

Yunus Suresi 105

Ben bir Hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.

Enam Suresi 79

İbrahim ne bir Yahudi idi, ne de bir Hıristiyan. O sadece hanif bir müslümandı. O müşriklerden değildi.

Ali İmran Suresi 67

Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlıbaşına bir ümmetti; bir Hanif olarak Allah'ın önünde eğiliyordu. Müşriklerden değildi.

Nahl Suresi 123

De ki Allah doğrusunu söylemiştir / vaadinde sadıktır.Haydi artık Hanif olarak İbrahim'in Milleti'ne uyun! Müşriklerden değildi o.

Ali İmran Suresi 95

Allah'a ortak koşmadan, Hanifler olarak... Allah'a ortak koşan kişi, gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgar onu uzak bir yere fırlatıp atıyor gibidir.

Hacc Suresi 31


Up | Down | Top | Bottom

HABERLER

 

 








 

 

  Hanif Islam

 

Kur'an Çalışmaları
 Hanif Dostlar Ana Sayfa -> Kur'an Çalışmaları
Konu Konu: Zeyveli’den Alintilar Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazanlarda
Gönderi << Önceki Konu | Sonraki Konu >>
muhliskul
Ayrıldı
Ayrıldı
Simge

Katılma Tarihi: 26 nisan 2007
Yer: Australia
Gönderilenler: 854
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı muhliskul

AHZAB:72’NİN ANLAMI ÜZERİNE

Hikmet Zeyveli

 

Ahzâb Suresinin 72. âyetini, Türkçe Meâller, aşağıdaki gibi vermekteler:

Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir. (Hayreddin Karaman v.d.)

Evet, biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O cidden çok zalim, çok cahil bulunuyor. (Hamdi Yazır)

Doğrusu Biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmisler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir. (Diyanet)

Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar, ondan ürktüler. İnsan ise çok zalim ve çok cahil olduğu halde onu yüklendi.
(Yaşar Nuri Öztürk)

Biz sorumluluğu (sınanmayı) göklere, yere, dağlara sunmuştuk da onlar onu yüklenmekten çekinmişler ve kabul etmemişlerdi. Ancak onu insan yüklendi; o zalim ve cahil olmuştu. (Edip Yüksel)

Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, on(un sorumluluğun)dan korktular; onu insan yüklendi; (fakat onun ağır sorumluluğunu tam kavrayamadı) doğrusu o, çok zâlim, çok câhildir. (S. Ateş)

Konumuza girmemiz için bu kadar mealle yetiniyoruz. H. Basri Çantay, Ali Bulaç, Sabri Hizmetli, M. Hamidullah, Muhammed Esed v.d.’ni de vermiş olsaydık müşterek anlam değişmeyecekti:

Allah, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ediyor. Onlar bunu yüklenmekten çekiniyorlar, ondan korkuyorlar. Ancak insan bu emaneti yükleniyor. Çünkü o (yani insan) çok zalim, çok cahildir.

Böyle bir meâl insan aklını tırmalamıyor mu? Göklerin, yerin, dağların yüklenmekten kaçındıkları bir emaneti yüklenen insan, neden çok zalim ve çok cahil olmaktadır? Ayetin son cümlesinin parantez-içi açıklamaları hiç de tatmin edici değil.

Bu arayış içerisinde iken önce Cemaluddin Qasımî’nin “Mehâsinu’t-Te’vil” isimli tefsirinde[1], oradan referansla da meşhur müfessir Zemahşerî’nin “Keşşâf”ında[2] âyetin başı ile sonu arasında hikmetli münasebet kuran alternatif bir tefsire ulaşabildik.

Şimdi tefsiri vermeden önce, bu tefsirin doğrulttuğu şekilde âyetin meâlini vermeye çalışalım:

Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riayetsizlikten çekindiler, (ihanet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emanete) ihanet etti. Böylece insan, hem çok zalim, hem de çok cahil olduğunu ispatladı.   

Meâlimizde hemen dikkati çeken husus, daha önce verdiklerimizin tersine bir anlam ifade etmesi. Burada gökler, yer ve dağlar kendilerine tevdi edilen emâneti (bunun anlamı aşağıda gelecektir) yüklenmekten değil, ona ihanetten çekinmişler, ona riayet etmişlerdir. İnsan ise kendine tevdi edilen emânete ihanet ederek çok zalim ve çok câhil tavsifine müstahak olmuştur.

Şimdi sözü daha fazla uzatmadan Zemahşerî ve Qâsımî’ye bırakalım (Lisan tahlillerinin anlaşılması için cüz’î tasarruflarla ve özetleyerek veriyoruz):

***

Âyette geçen “emânet”ten maksat, varlığa/fıtrata tevdi edilen kanunlara (ve dolayısıyla Allah’a) “itaat” sorumluluğudur. Bu, edâsı vacib olan bir sorumluluktur.

Emânetin “arzı”ndan maksat, ihtiyar (seçme/tercih etme) kabiliyetindeki varlıklara, yani insanlara teklîfî (şer’î); bu kabiliyette olmayan diğer varlıklara ise tabi’î (tekvînî) sorumluluğun tevdi edilmesidir.

“Emanetin hamli (yüklenilmesi)”, onun gereğini yapmamak, boynunda taşımak, edâ etmemektir. Arab dilinde “Fulânun hâmilun li’l-emâneti ev muhtemilun lehâ: Filan, emâneti yüklenmiş veya (üzerinde) taşımakta” ifadesi ile emânete hiyanet edildiği, sahibine iade edilmediği, boynunda bir borç olarak kaldığı anlatılmak istenir. O halde emanete riayet etmek için, onu “haml-etmemek”, zimmetinde tutmamak gerekir. Yani “hamlinden içtinab etmek” ona riayet etmek, hak sahibine iade etmek demek olur. Yine Arab dilinde “Rekibethu’d-duyûnu: Borçlar ona bindi” ifadesi, borçlarını ödemeyen kimse için kullanılır. Buna benzer başka bir deyim de “Ebğid hakka ehîke!: Kardeşinin hakkına buğz et!” ifadesidir. Bu ifade ile kardeşinin hakkını gasp etmemesi, ona iade etmesi talep edilmiş olur. Çünkü Arabın kullanım mentalitesinde, eğer bir kimse kardeşine ait bir şeyi severse onu gasbeder; nefret ederse onu kardeşine iade eder.

Bu durumda, gökler, yer, dağlar v.b. seçim iradesi olmayan (ihtiyarsız) varlıklar, kendi tabiatlarına arz edilen Allah’ın kanun ve nizamına tam bir teslimiyetle riayet etmişlerdir. Yani o emânetin boyunlarında kalmasından içtinap etmişler, korkmuşlardır. Nitekim aynı varlıkların (göklerin ve yerin) Allahın “"İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin"” emrine karşı “Eteynâ tâ’i’în: İsteyerek geldik” şeklindeki teslimiyetleri sembolik bir dille ifade edilmiştir. (41/11).

İnsana gelince; o, Allah’a karşı teklîfî (teşri’î) sorumluluğa mahzar olmuş –bilinen– yegâne varlıktır. Fakat kendisine bahşedilen ihtiyar (tercih) kabiliyetini yanlış kullanabilmekte, itaat etmesi gerekirken isyan edebilmektedir. Yani yukarıdaki anlamda emaneti bir yük olarak (boynunda) taşımakta, Rabbine itaat şeklinde eda edememektedir. Bu haliyle, yani bu isyanı ile insan, haktan uzaklaşıp zâlim konumuna düşmekte ve fıtratındaki kanun ve sünnetin inkârı ile kopkoyu bir cehalet sergilemektedir.

Allah Zemahşerî’yi, Qâsımî’yi, hepimizi, hepinizi rahmetiyle kuşatsın.

 


[1] Mehâsinu-t-Te’vîl, Cemaluddin Qâsımî, C. 8, s. 126, Beyrut, 1997/1418.

[2] Tefsîru’l-Keşşâf, Cârullah Mahmud b. ‘Umer ez-Zemahşerî, C.3, s. 546-47, Beyrut, 1995/1415.

AKIL  VE  NAKİL  ÜZERİNE

HİKMET ZEYVELİ

 

             İLMİN YOLLARI

             Mustafa Sıbâî, İsra/36 ayetiyle, ilmin elde edilebilmesi için gerekli üç esasın zikredilmiş olduğunu hatırlatır.[1]

             Ayetin meâli şöyle:

             „Hakkında ilmin (hasıl) olmayan birşeyin peşinden gitme. Çünkü duyma(n), görme(n), ve muhakeme(n), -bunların hepsi- ondan sorumludur.“

             Mustafa Sıbâî’ye göre, ayyette, ilim’e ulaşmak için zikredilen üç esas şunlardır:

1- Sem’ (Duyma): Doğru haber (Haber-i Sâdık).

2- Basar (Görme): Sağlam tecrübe ve müşahede (Havass-ı Selîme).

3- Fuad (Akıl - muhakeme): Sağlıklı bir aklın muhakemesi (Akl-ı selîm)

             Gerçekte bu tespit, kelam alimlerince de kabul edilenin aynıdır.

             Şimdi bu üç esası teker teker inceliyelim:

 

             DOĞRU HABER

             Yalın ifadesiyle „haber“; tecrübe ve müşahade edilmemiş bir olayın, bir gerçeğin şifahî nakliyle meydana gelir. Haberin ilme veri (done) olabilimesi için mutlaka „doğru“ olması esastır.

             Verdiğimiz tanımda „tercrübe ve müşahade edilmemiş“ kaydını koymuş bulunuyoruz. Her zaman ve herkesçe tercübe ve müşahade edilebilecek olay ve gerçeklerin aktarılmasının bir gereği ve önemi yoktur. Örneğin; geçmişteki insanların tenasül yoluyla hayatlarını idame ettirdiklerini, yeme - içme ve hava teneffüsüyle yaşadıklarını, suyun aktığını, ateşin yaktığını.. birer haber olarak nakletmeğe hiç gerek duymayız. Çünkü bunlar, her toplumda bizzat gözlenen ve tercübe edilen gerçeklerdir. O halde, „haber“ niteliğiyle bir naklin önem kazanabilmesi için, onun herkesçe ve herzaman tercübe ve müşahade edilemeyen bir özelliğinin olması gerekir. Bu tercübe ve müşahade edilemeyen gerçek ve olayları iki kısma ayırabiliriz:

             a) Tüm insanların tercübe ve müşahadelerinin sınırları dışında kalan gerçekler ve olaylar: Kainatın yaratılış prosesi, dünyamınzın ve ilk insanın varedilmesi, varoluşun hikmeti ve gayesi, varlıkların veya insanlığın akıbeti, ölüm - ötesi gerçekler... Bütün bunlar, yaşamakta olan insan için tecrübe ve müşahadesi imkansız olan konulardır. Ve işte bütün bunlar, ancak Yaratıcımızın ilminde olan (gaybî) gerçeklerdir ve ancak O’nun, Peygamberlerine - vahiy yoluyla - bildirdiği kadarını bilebiliriz. -Gaybi konularda Yaratıcının bildirdiklerine tam bir teslimiyetle inanmak kadar (Bakara/3), O’ndan başka herhangibir beşerin bu konuları bilebileceğine inanmamak da (Neml/27, En’am/59) imanımızın gereğidir.

             Bu tür gereçekleri nakleden haberlerin „mütevatir vahiy“ olamsı gereği ortaya çıkmaktadır. „Mütavatir“ terimiyle, sıhhatinden hiç şüphe edilmeyecek şekilde kollektif bir nakille gelmiş olmasını kasdediyoruz. Ilahi vahiy iddiasındaki mesajlardan Kur’an’ın - yalnızca Kur’an’ın - bu vasfa mazhar olduğuna tahkiken ulaşmış bulunuyoruz.

             O halde Kur’an’ın dışındaki hiçbir kaynağın „gaybi“ haberleri bize bildirmeye kabiliyeti ve yetkisi yoktur.

             „Gaybın anahtarları O’nun katındadır. O’ndan başkası onları bilemez...“(En’an/59)

             „De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gabı bilemez..“ (Neml / 65)

             b) Muayyen bir zaman veya coğrafyada tecrübe ve müşahade edilmiş olmakla beraber her zaman ve her yerde tekrarı mümkün olmayan veya çok zor olan olay ve gerçekler: Genellikle tarihin konusunu teşkil eden bu olay ve gerçekler, sebep - saik - sonuç münasebetlerinin bilinmesiyle yeni tecrübe ve müşahadelere yardımcı olmaları açısından önemi büyüktür. Hz. Muhammed (a.s)’in risaletinin olayları, İstanbul’un fethi, Fransız ihtilali bu kabil gerçekler olup bizlere ancak „haber“lerle ulaşmaktadırlar. Bu heberler sahih ve mütavatir oldukları ölçüde ibret-âmizdirler.

             Birinic şıkta verilen gaybi haberlerin doğrudan kaynağı Yaratıcı olamakla beraber, peygamber vasıtasıyla ilk tebliğden sonraki nakli de artık ikinci şıkkın konusu olamaktadır. Yani, vahyin inzâli, tebliğ ve tatbiki de artık tarihen tecrübe edilmiş bir olaydır ve sonrakilere haber (nakil) lerle ulaşmak zorundadır. Dolayısıyla bu şıkka giren haberlerin „sadık“ olabilmesi için hem aslının geçek olması, hem de dürüst nakledilmiş olması gerekmektedir.

             Sonuç olarak „haber“ e, geçmiş tecrübe ve müşahadelerin sonraki nesillere iletim vasıtasıdır, diyebiliriz.

  

             TECRÜBE VE MÜŞAHEDE

             Toplum ve bireylerin doğrudan - doğruya algıdakları, gözledikleri, denedikleri olaylar ve gerçekler de ilme veri (done) teşkil etmektedir. Ancak bu deney ve gözlemlerin, sağlıklı duyular ve yeterli araçlar vasıtasıyla yapılmaları gereklidir.

             Tercübe ve müşahadenin doğru verileri temin edebilmesi için; bunları yapanların, sağlıklı duyu organlarına sahip ve psikolojik yönden kusursuz olmaları gerektiği gibi, deney araçlarının yeterli ve doğru seçilmesi, gözlem ve deneylerin yeterli sayıda ve temsil edici niteliklerde olmaları da gereklidir.

             Duyuların kusursuz olması, yine de, tabiattaki bürtün gerçekleri yeterli bir şekilde algılayabilecekleri anlamına alınmamalıdır. Çünkü her duyumuz, kendi alanın bütünüyle ihata edecek bir kapatisede yaratılmamıştır. Gözün görebildiği  ışık dalgaları, kulağın işitebildiği ses dalgaları bütün alana nazaran çok cüz’i kalmaktadırlar. Gözümüz kızılötesi, morötesi, Röntgen... ışınlarını göremediği gibi kulağımız da mesela supersonik sesleri duyamamktadır. Ayrıca piskolojik faktörler de deney ve gözlemlede hata yapma ihtimalini arttırırlar Hele kitle pliskolojisi içinde müşahede yanılgıları yaygın bilinen bir gerçektir.

            

             AKIL VE MUHAKEME

             Akıl ve muhakeme, ilk iki esasla (haber ve tecrübe/müşahade ile) aynı türden değildir. Haber ve tercübe/müşahade, akla veri (done) sunarken akıl, o verileri değerlendirerek (muhakeme ederek) bir sonuca varır. Yani akıl bir kabiliyettir, bir malzeme, bir veri değildir. Muhakeme de bu kabiliyetin fonksiyonudur.

             Akıl  salt bir kabiliyet olunca, onun, verisiz hiçbir muhakeme yapamayacağı ve hiçbir sonuç üretemeyeceği gerçeği ortaya çıkar. Tıpkı program yüklenmemiş bir bilgisayar gibi.

             Aklın doğuştan (fıtrî) bir kabiliyet olduğu, ancak akıl sahiplerinin mükellef olabileceği veya akıl olmayanın dininin de olamayacağı hep kabul edilen gerçeklerdendir.

             A’raf/172-173 ayetleriyle verilen (‘Qâlû – bela’ temsîli istiaresiyle -sembolik anlatımıyla); insanın, fıtraten Rabbini bulmaya ve tanımaya kabiliyetli yaratıldığı ve bundan dolayı da „tevhid“ e ulaşmasında hiçbir mazeretinin olmadığı ifade edilmektedir.[2]

 

             AKIL / NAKİL TERCİHİ

             Ötedenberi akıl  ve nakil (haberin) çelişebileceği iddia ve kabul edilmiş, böyle bir durumda hangisinin tercih edileceği tartılmıştır.

             Daha çok kelemcılarca benimsenen görüşe göre: „Akıl ile nakil tearuz ettikde akl evvel, nakl muevveldir.“ (Akıl ile nakil çelişirse akıl esas alınır, nakil akla göre te’vil edilir.)

             Bu ğörüş sahipleri, - Kendilerince - akla aykırı gördükleri nakilleri, ya delaletinde veya subutunda hata yapıldığını ileri sürerek te’vil veya reddetmişlerdir.

             Nakilciler (hadisçiler) ise aklın önceliğine karşı çıkmışlar, naklin rivayet yönünden „sahih“ görülmesi halinde, aklın artık söz sahibi olamayacağını savunmuşlardır. Bazılarına göre ise „zaîf bile olsa nakil (hadis), kıyasa (akla) tercih edilmelidir.

             Örnek olarak: „ölen bir kimsenin oruç borcu varsa velisi onun yerine oruç tutar.“ mealindeki hadisi verebiliriz[3]. Bu hadis, hadisçilerce rivayet yönü „sahih“ görüldüğünden -kıyas muhalefeti itiraf edilmesine rağmen savunulmuştur.[4]

 

             AKIL VE NAKİL ÇELİŞİR Mİ

             Yukarda verdiğimiz tanımlardan, naklin (haberin) ve tecrübe/müşahade’nin akla veriler sunduğunu; aklın ise, kendisine sunulan bu verileri değerlendirerek sonuçlar elde eden bir kabiliyet olduğunu; başka bir ifadeyle, aklın, ilk iki veri kaynağından farklılığını öğrenmiş bulunuyoruz.

             O halde akıl, kendisiyle aynı türde olmayan birşeyle nasıl çelişebilir? Sorumuza kuvvet kazandıracak bir benzetme yapalım: Eşya’nın gözle görülebilmesi için iki şeye ihtiyaç vardır;  a)Sağlıklı göz, b) Yeterli ışık. Göz olmaksızın ışığın, ışık olmaksızın gözün eşyayı görmemize yeterli olamayacağı âşikardır. Bir kimse „Eşyayı görmemide göz ile ışık çelişirse hangisini tercih edelim?“ diye bir soru ortaya atsa herhalde çok abes buluruz. Hemen „Gözle ışık nasıl çelişebilir ki? Bunlar hiçbir zaman çelişmeyeceği gibi herhangibirinin yokluğu da diğerini -görme konusunda- fonksiyonsuz bırakır. Bunlar birbirinin lâzımı - melzûmu (birdiğerini gerekli kılan) şeylerdir. Ancak göz bozuklukları veya ışık yetersizlikleri sözkonusu edilebilir ki bunların da çelişkisiyle ilgisi yoktur.“ gibi bir karşılık verebiliriz. Benzer şeyler „Akıl ile nakil hiçbir zaman çelişmezler. Bir çelişme sözkonusu ise,bu akıl ile nakil arasındadır ya da gene akla mukaddime olmuş tecrübe/müşahade veriler ile nakil arasındadır. Akıl başka bir veri ile mukayese etmeden yeni verilerin doğru veya yanlış olduklarına da hükmedemez. Öncül verilerin doğru veya yanlışlığı, varılan sonucun da doğru veya yanlış olasına sebep olur.“

             Şimdi, bu söylediklerimizi iki örneğe uygulayalım:

·                Ö r n e k : 1

             Allah’ın „sürekli yaratmakta ve yoketmekte olduğu“ şeklindeki dini inançla „Hiçbir şey yoktan var olmaz, var iken yok olmaz: ancak enerji bir halden diğer hale dönüşür“ şeklindeki ifade edilen, maddenin veya enerjinin sakımı kanunu biribriyle  çelişmektedir. Bu durumda akıl - nakil çatışması mı sözkonusudur? Bizce hayır. Çünkü anılan fizik kanunu, doğrudan - doğruya aklın ürünü değildir. Tabiatta yapıldığı iddia edilen çok sayıda gözlem ve deneylerin verilerini kendine baz alan aklın „tümevarım“ yoluyla elde ettiği bir sonuçtur. Yani „madem ki şu kadar deneyle madde/enerji’yi varedemedik ve yokedemedik; madem ki şu kadar gözlemle madde/enerji’nin varolduğuna ve yokolduğuna şahit olmadık, o halde hiçbir şey yoktan varolamaz...“ mantığı.

             Biz ise, yine aklımızla, bu genellemedeki büyük cür’eti ve hatayı görebiliyoruz:

             Bütün bir kainata (evrene) teşmil edilen böyle bir sonuç çıkarmamıza esas olacak gözlem ve deneylerin; bütün kainatı temsil etmeye yeterli bir alanda, yeterli sayılarda, yeterli deney ve gözlem araçlarıyla yapılması - aklen - gerekmez mi? Bütün bir kâinata nazaran işkal ettiğimiz, deney ve gözlemlerimize sahne olan alanın boyutu nedir? Kâinata nazaran bu sonsuz küçük alanda, sonsuz küçük sayıda ve sonsuz küçük imkanlarla yapılan deney ve gözlemlerin sonuçlarından yola çıkarak bütün bir kâinata teşmil edilecek bir kanun nasıl çıkarılabilmiştir?

             Günümüzün birçok bilim adamı bu kabil genellemelerin yanlış olacileceğini, istisnaların her zaman  bulunabileceğini artık kabul etmek zorunda kalmışlardır[5]:

             Örneğin „Termodinamiğin Ikinci Kanunu“ nun şumûlu hakkında tereddütler ileri sürülmektedir artık:

             „Termodinamik yalnızca istatistiki bir ifadedir ve istisnaları mümkündür.“[6]

             „Kainatta vuku bulan herşeyden haberimiz yok. Müşahade ettiğimiz değişimlerein tamamı entropinin arttığı istikamette maydana gelmektedir. Buna rağmen kâinatın herhangibir yerinde anormal şartlara bağlı bazı değişmeler olabilir ve şimdiye kadar hiç incelemediğimiz azalan entropi yönündeki olaylarla karşılaşılabilir.“[7]

             Varolma - yokolma konusunda da tereddütler gözlenmektedir.

             „Kainatın maddesi nereden gelmektedir? Eğer 0 = +1+(-1) ise, „0“ olan birşey  +1 ve -1 de olabilir. Belki sonsuz bir hiçlik denizinde artı ve eksi enerji yığınları eşit büyüklükte çiftler halinde devamlı olarak teşşekkül etmekte, evrime maruz kaldıktan sonra bir kere daha birleşerek kaybolmaktdırlar. Bizler hiçlikler arasında bir zaman aralığında, bu yığınlardan birisinin içindeyiz ve merakla bekliyoruz.“[8]

             Görüldüğü üzere, örneğimizde nakil ile bizzat akıl çelişmemektedir. Akıl, yetersiz bir öncülden hareket ederek nakle (vahye) aykırı yanlış bir hükme varmıştır.

             Yaratıcımız, yarattıkları hakkında yanlış bilgi vermekten münezzehtir.

             Ö r n e k : 2

             Yukarıda zikredilen „ Ölen bir kimsenin oruç borcu varsa velisi onun yerine oruç tutar.“ hadisiyle amel etmeyi reddeden müctehidlerin gerekçeleri de mücerred aklın kendisi değildir.

             İmam Ebu Hanife (r.a.) - âdeti vechiyle - hep Kur’anî verilerle mes’elelere bakmaktadır. Kur’an’da ise  „Hiçbir günahkar başkasının günah yükünü yüklenmez. İnsan için çalışmasından (amelinden) başka bir istihkakı yoktur.“ (Necm/39-40) buyurulmaktadır. Bedenî bir borçun  malî bir borca benzetilemeyeceği gene Kur’an’dan çıkarılabilecek bir sonuçtur.

             İmam Malik (r.a.)’ in ise, „sünnet yurdu“ olan Medine’deki uygulamayı esas alarak bu hadisle ameli reddettiği bilinmektedir.

             Ayrıca bu hadis hükmünü reddeden sahabe fetvaları da vardır.

Görüldüğü üzere gene nakle karşı duran, nakille çelişen mücerred akıl değil, akla mukaddime olan nakil ve gözlemlerdir.

 

AKILSIZ OLUR MU?

             Akıl; vahiy dahil herçeşit haberi, herçeşit tecrübe ve müşahade sonuçlarını değerlendiren yegâne kabiliyet olduğuna göre akılsız hiçbir doğruya ulaşılamaz.

             Akletmeden bir peygamberi bir şarlatandan ayırdetmemiz, akletmeden vahyi kavramamız, akletmeden iman etmemiz, akletmeden tevhide ulaşmamız mümkün değildir.

             Bu ifadelerimizle vahyi ikinci plana atarak küçümsüyor muyuz? Asla!  Akıl göze, vahyi de ışığa benzeten örneğimizi hatırlatsak akıl olmadan vahyin, vahiy olmadan da aklın - sorumlı insan için - hiçbir değer ifade etmeyeceğini zorunlu olarak kabul ederiz. Şunu da hatırlatalım ki, Allah’ın sözlü ayetleriyle  (vahiyle) muhatap olmayan akıl - Kur’an’ın tekrar tekrar hatırlattığı - tabiattaki (sözsüz) ayetlerden her zaman faydalanabilir. Yani faal akıl mutlaka ayetleri bulabilecek ve tevhide ulaşabilecek imkan ve kabiliyete sahiptir.      

             Aklı için sözkonus olabilacek bir zaaf varsa, onun faal edilmemesidir ve bu faaliyetsizlikten irade sahibi insan sorumludur. Kur’an’ı Kerim, aklı faal tutma yönünde teşvik ve uyarılarla doludur.  „Akletmez misiniz ?“ (14 yerde), „...ki akledesiniz.“ (8 yerde), „akleden bir toplum için...“ (9 yerde), „ eğer aklederseniz...“

„(Allah) pisliği (azabı/rezilliği) akllarını kullanmayanlara verir...“ (Yunus / 100 )

             „Derler ki: Eğer (vahye) kulak verniş veya akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin halkı arasında bulunmazdık.“ (Mülk /10)

             „....Onları birlik -beraberlik sanırsın, oysa kalbleri birbirinen ayrıdır. Bu, onların akletmeyen bir topluluk olmalarından ötürüdür.“ (Haşr /14)

             Allah’ın emrine uyarak aklımızı faal tutmamız kulluğumuzun gereğidir.


 


[1] Dr. Mustafa  es-Sıbai- Es - Sünne.. (1.B.) Kahire, 1961, s. 49

[2]  Fahreddin er -Razi / Mefatihu’l - Gayb, Tahran, tsz. cüz.15,s. 46-53

[3]   Buhari K: 30, B: 42: Muslim, K: 13 B: 27

[4]   M.N. el -Elbani - El - Hadis .. (3.B:) Kuvayt, 1400 H, s. 39-40; İbn Hacer  el - Asqalani Fethu’l - bari Beyrut tsz. c. 4. s. 194.

[5]  Bertrand Russel - Bilimden Beklediğimiz (Varlık Yy.), İst. 1969, s. 69-80

[6]  Dr. Henry M. Morris - Yaratılıþ Modeli, (M.E.B.Yy) Ank. 1985. s.46 (Kaynağıyla !. H. Rush’dan naklen)

[7]  Aynı eser, s. 47

[8]  Aynı eser s.36

. İSA’NIN AKIBETİ ÜZERİNE  (Yeni Görüşler)

 Hikmet Zeyveli

 

Son zamanlarda, Hristiyan âleminde, özellikle Almanya ilim adamları arasında rağbet bulan bir konu gündeme oturmuş görünmektedir:

Hz. İsa haçtan (çarmıhtan) indirilirken gerçekten ölmüş müydü, yoksa baygın mıydı?

“Dirilen İsa” inancı, tedavi görerek canlanan –aslında ölmemiş– bir İsa’nın yanlış algılanışı mıydı?

Odağında, genel olarak eldeki resmi İncillerin kaynak olarak yer aldığı araştırma sonuçları yukarıdaki iki soruyu olumlayacak şekilde sonuçlanmaktadır. Bu durumda tartışma “ölümden kurtulan İsa’nın sonraki hayatı’nın nerede ve ne zamana kadar devam ettiği” şeklinde devam etmektedir.

Bu tartışmaya İslam âleminden de katılanların varlığını müşahade etmekteyiz. Güney Afrika’da yaşayan ve Hristiyan kaynaklarını bir hristiyan papazından çok daha vukufla bilen Ahmed Deedat, yukarıdaki iki soruyu müsbet olarak cevaplayan yazıların sahibi olarak örnek verilebilir.

Bu konudaki tartışmaların özeti aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

1.      Hz İsa, haç üzerinde bırakıldığı kısa süre (3 veya 6 saat) zarfında bayılmış veya koma haline girmiş; fakat henüz ölmeden haçtan indirilmesi sağlanmış; sonra gizlice, sıkı bir tedavi kürü ile tekrar hayata döndürülmüş; Yahudilerin takibinden kurtarmak için tebdil-i kıyafet ettirilerek Kudus’ten uzaklaştırılmıştır.

2.      Bir süre Galile’de ve Şam’da faaliyet gösteren Hz. İsa, annesi ve bir havarisini de yanına alarak ve “İpek Yolu”nu takip ederek, daha önce de gittiği ve çocukluğunu geçirmiş olduğu Keşmir’e vasıl olmuştur. Burada yüz yaşına yakın bir ömür geçirerek peygamberlik yapmış ve orada, Srinagar’da vefat etmiştir.

Tabii bu iddialar; Müslüman toplumlar için “yeni/nev-zuhûr” veya “yabancı” oldukları ileri sürülerek peşinen reddedilebilir. Kur’ân’ın, bu yorumlara müsait olmadığı söylenebilir. Müslüman sünnî inancına göre, Hz. İsa’nın zaten çarmıha gerilmediği, yerine benzeri birinin infaz edildiği, O’nun ise semânın dördüncü katına canlı olarak alındığı iddia edilebilir.

Fakat –kanaatimize göre– Kur’ân’ın konu ile ilgili âyetleri üzerinde yapılacak dikkatli bir inceleme ile, bu sünnî “dogma”ların hiç de –sanıldığı gibi– ayetlerle desteklenmediği sonucuna varılacaktır.

Tarihinde altı asır (1231-1834) engizisyon uygulamış ve her inancını zorla dogma haline getirmiş bulunan  Hristiyan alemi için de;  uzun asırlar “taklid”i din kabul etmiş Müslüman alemi için de, yukarıdaki iddiaların peşinen “redde şâyan” kabul edilmesi normal görülebilir.

Ancak bize yakışan her ilmi iddia karşısında delillerini inceledikten sonra tavır almak olmalıdır.

 Alternatif Tefsir Örneklerinden: Hârût ve Mârût Meselesi (Bakara: 102)

 

Bakara Sûresinin 102. âyeti hakkında tefsir ve mealler, âyetin nüzûl arkaplanıyla alâkasız ve aynı zamanda akıl-almaz birçok rivayetler naklederek hikmetli olan Kur’ân âyetini hikmetsiz ve akıl-dışı bir şekilde aktarırlar. Ancak düşünenler ve arayanlar için doğru alternatif yorumlar bulmak da müyesser olmaktadır. Biz burada; doğru bir alternatif olarak görülebilecek bir yorumu özetleyerek aktariyoruz. Kaynağımız, Beşiruddin Mirza Mahmud Ahmed tarafından yazılmış bulunan “The Holy Qur’an-With English Translation and Commentary” adlı beş ciltlik eserdir. 1. cildin 156-160. sayfalarından özetliyoruz.  

Hikmet Zeyveli

 

1.    Kelimeler:

Tetlû: a) Okumak, b) İzlemek, uymak, takip etmek. Burada ikinci anlam kasdedilmiştir.

Şeyâtîn (Şeytanlar): Görülmeyen ve görünen alemin şerli varlikları (İns ve Cin’den). Burada “insanların şerlileri” kasdedilmiştir.

Sihr (Sihir): Her çeşit aldatmaca, komplo. İnsanların aklını, gözlerini aldatan gerçek-dışı olay veya olgular.

Melekeyn: İki melek. Burada mecâzen faziletli ve takvâ sahibi insanlar için kullanılmıştır.

Hârut: Bölen, parçalayan.

Mârût: Moral olarak çökerten.

 

2.    Tefsir:

Âyetin odak noktası Medine’deki Yahudiler (Benî İsrail)’dir. Sıyak-sibak (bağlam) içerisinde bu açıkça görülmektedir.

Medine’deki Yahudiler, Müslümanlara karşı birtakım taktik ve komplolar geliştirmektedirler. Medine dahilinde İslâm ve müslümanlar aleyhinde ısrarla sürdürdükleri komplolar Sîret kitaplarına bolca malzeme bırakmıştır.

Medine’li Yahudiler; dahilî müttefiklerin yanısıra, o günkü dünya konjonktüründe İran (Pers) İmparatorluğunu desteklemekte ve onlardan (İrandan); geçmişte “Babil esareti”nden kurtuluşlarına nasıl yardımcı oldularsa, şimdi de Medine’deki İslâm tehlikesinden kendilerini kurtarmaları ümidiyle, İranın bir eyaleti mesabesinde bulunan Yemenle temas halindedirler. Taberî’nin (ö. 311 H) naklettiğine göre: İran Şehinşâhı Kisrâ, Yemen valisi Bâzân’a, iki adamını görevlendirmesini ve Hicaz’daki adamı (Hz. Muhammed’i) derdest ederek kendisine göndermesini emreder. Bâzân, aldığı emri infaz için Hicaz’a iki “kahraman”ını gönderir. Fakat –rivayete göre– Hz. Peygamber bu kahramanlara Şehinşahlarının o gece oğlu tarafından öldürüldüğünü haber verir. Haberin doğruluğunu tahkik eden iki görevli, şaşkın ve eli boş Yemen’e geri dönerler. (Taberî, Tarih: C:2, s: 655-56, Kahire Basımı).

Taberî’nin naklettiği bu olayda, Medine’li Yahudilerin rollerinin olduğu anlaşılmaktadır.

Kur’ân, Yahudilerin İslâm ve Peygamberi aleyhine geliştirdikleri komplo ve taktikleri, kendi tarihlerindeki iki dönemin taktiklerine benzetmektedir:

1. Hz. Süleyman’ın yönetiminin son yıllarında, onun aleyhinde geliştirdikleri propoganda taktikleri: Tevrat’ın ifadelerinden de anlaşıldığı üzere, gizli örgütler halinde faaliyet gösteren bir muhalefetin propogandasına göre; Hz. Süleyman, ömrünün sonlarına doğru yabancı birçok kadınla (Tevrata göre 700 kıral kızı + 300 cariye) evlenerek ordu gibi bir “harem” kurmakla kalmamış; aynı zamanda bu kadınların taptıkları putlar adına mezbahlar yapmış ve o putlara kendisi de tapınarak kâfir olmuştur (Tevrat:1. Kırallar, 11/1-6). Adeta masonluğun çıkışını hazırlayan bu odaklar; ülkede kargaşaya sebep olmuşlar ve Hz. Süleyman’ın ölümünden hemen sonra İmparatorluğun İsrail (kuzeyde) ve Yehuda (güneyde) olmak üzere ikiye ayrılmasına ve zamanla, parçalanmış “Süleyman Mülkü”nün yıkılmasına ve İsrailoğulları’nın esaretlere dûçar olmalarına sebep olmuşlardır.

2. Babil Esareti döneminde geliştirdikleri taktikler ve oluşturdukları örgütler: Babil Kralı Buhtunnasr (Nebukadnezar) tarafından, Mukaddes başkentleri Kudüs ve Hz. Süleyman’ın bizzat inşa etmiş olduğu Beytu’l-Makdis (Kutsal Ev) tamamen yerle bir edilerek onbinlerin oluşturduğu kafileler halinde Babil’e sürgün edilen İsrailoğulları, Babil’de geçirdikleri 50 yıllık esaretlerinin son dönemlerinde, Babil’in aleyhinde Perslerle (İranlılarla) örgütlü işbirliği yapmışlardır. Bu örgütlü mücadelerinde kendilerinden ilham aldıklarını propoganda ettikleri iki İsrailli peygamberin de isimleri geçmektedir: Hârût ve Mârût. (Muhtemelen bunlar isim değil lakap idiler ve istismarci örgütlerce kullanılıyorlardı. Çünkü Hârût ve Mârût kelimeleri sırayla “bölüp-parçalamak”ve “moralmen yıkmak” anlamlarını da taşımaktalar. Tevrat’a göre, o dönemin iki peygamberi Haggay ve Zekharya idi.) Ancak bu iki peygamber (veya halkın hüsn-ü zanlarıyla bu “iki Melek”) dürüst bir mücadeleyi ön görüyorlar ve Allah yolundan sapılmamasını öğütlüyorlardı. Fakat masonik gizli örgütler, o “iki Melek”in ilham veya vahiy eseri öğretisini istismar ederek faaliyet gösteriyorlardı. Ayrıca gizli örgütlerine üye olarak sadece “erkek”leri kabul ederek karı-koca ayrımcılığını bile yapiyorlardı. Bu faaliyetlerinde Babil’in aleyhinde Perslerle yaptıkları sıkı işbirliği sonunda, Perslere Babil’in kapılarını açmışlar ve ülkenin Pers egemenliğine girmesini başarmışlardır. Bütün bu faaliyetlerinin mükâfatı olarak da, Pers Kıralı Kiruş (Cyrus), sadece onların Kudüs’e dönmelerine izin vermekle kalmamış, aynı zamanda Kudüs ve Beytu’l-Makdis’in yeniden inşasına da maddi yardımlarda bulunmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm; yukarıda özetlenen olayları kendi tarihî kültürleri olarak yakinen bilen Medine’li Yahudilere hitabında bu olayları hatırlatmakla şunları îma etmektedir:

Gerek Hz. Süleyman gibi bir peygamberin yönetimi aleyhinde geliştirilen, hedefi ve metodu batıl taktiklerle; gerekse, Babil esaretinden kurtulmak için geliştirilmiş hedefi meşru ve fakat metodu batıl komplolarla Medine’deki İslâmî hareket engellenemez. Ayrıca, ne iddia edildiği gibi Hz. Süleyman sapıtmıştır; ne de, birçok komplonuzun ilham kaynağı saydığınız Babil’deki “iki Melek” (Peygamber) sizin batıl mücadelenizin kaynağı olarak gösterilebilir. Ve siz İslâma karşı vermekte olduğunuz mücadeleden vazgeçmelisiniz!

Şimdi bu kadar “arkaplan” bilgisinden sonra sözü Kur’ân’a bırakalım:

 

********************* Bakara: 102 *********************

Onlar (Medineli Yahudiler), Süleyman’ın yönetimi aleyhinde (döneminin) şeytanların(ın) takip ettiklerini (takip ettikleri taktikleri, örnek alıp) izlemekteler. (Oysa) Süleyman kâfir olmamıştı; (onun aleyhinde çalışan) şeytanlar kâfir olmuşlardı. Onlar, insanlara (her türlü) gizli komplolar öğretiyorlardı.

Ve (yine Medinel’li Yahudiler) (bir de) Babil’deki (esaret döneminde) “iki Melek”e vahyedilene (tabi olduklarını iddia edenleri) de (izlemekteler). Oysa onlar (o “iki Melek”): “Biz (bu esaret hayatıyla) (Allah tarafından) sınanmaktayız. (Sakın) küfre sapmayın” demedikçe kimseye birşey öğretmiyorlardı. Onlar (Babil’deki komplocular) ise o ikisinden, karı-koca arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. (Mason cemiyetleri gibi kadınlara kapalı, ancak erkek üye kabul eden örgütler kuruyorlardı)

Onlar (Babil’deki Yahudiler veya onları izleyen Medine’li Yahudiler) Allah dilemedikçe hiç kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek ve fakat asla fayda vermeyecek şeyleri onlardan öğreniyorlardı. Böyle bir çıkar alış-verişinde bulunanın, âhirette bir nasibi olmadığını da gâyet iyi biliyorlardı. Vicdanlarını sattıkları şey ne kötüdür, keşke (bunu) bilselerdi!

 

Evet, bu bir alternatif tefsir, zorlayıcı değil. Fakat efsane ve hurafe ihtiva etmiyor! Bir de, nüzûl dönemi toplumunu ilgilendiren bir mesaj ihtiva ediyor...

Ayrıca özet yaptığımız da unutulmamalı...

Selâm ile

MU’CİZE ANLAYIŞI ÜZERİNE

 Hikmet Zeyveli

 

“Mu’cize”nin en yaygın tarifi “insanların, izahında acze düştüğü olaylar veya olgular” diye bilindiğine göre, izahında güçlük çekilen her olay veya olguya “mu’cize” demek kolaylaşır.

 Fakat olayların izahı; toplumların fikrî seviyelerine ve geçmişteki tecrübe ve gözlemlerinin zenginliğine göre çok farklılık arzeder. Geçmişinde hiçbir “deprem” tecrübesi yaşamamış bir toplum için, yaşayacağı “ilk deprem”, izahsızdır ve çok “özel”dir. Bunun gibi bir “med-cezir” hadisesi, bir “güneş tutulması” ya da çok az tekrarlanan veya her yerde görülemeyen bir tabiat olayı, ilk müşahidi toplumlar için özel ilahî müdahalelerdir ve izahsızdır. Ancak bu olaylar tekrar tekrar yaşandığı takdirde kanıksanmaya ve alelade görünmeye başlarlar. Günümüzde bir “yanardağ püskürmesi”nin ya da bir “deprem”in alelade (tabiî) birer olay olarak algılanmaları gibi…

Demek ki mu’cize anlayışı toplumdan-topluma değişebilir. Bugün bile, bir illüzyonistin, hilesine vakıf olamadığımız (yani izah edemediğimiz) bir gösterisi karşısında heyecanlanırız. Bir insanın testere ile ortadan ikiye kesilmesi ne kadar heyecan vericidir! Bereket versin ki, günümüzdeki illüzyonistler bu marifetlerinin hilesini de açıklama alçak-gönüllülüğünü göstererek izleyicilerini rahatlatmaktadırlar.

Bu örneğimizle, geçmişte “mucize” olarak algılanan olayların birer illüzyon olduğunu iddia etmiyoruz. Teknolojinin ve keşiflerin ulaştığı seviyeye rağmen, bugün bile “National Geographic” veya “Discovery” gibi kanallarda izlenen belgesellerdeki harika tabiat olayları karşısında hayranlık duymamak veya şaşırmamak elde değil.

Etrafımızdaki tabiatın hâlâ keşfedilmemiş harikalarla dolu olduğunu iddia edebiliriz. Hattâ keşfolunmayan harikaların, keşfolunanlara nazaran kemiyet olarak çok cüz’i kaldığını da iddia edebiliriz. Nitekim İngiliz Astrofizikçisi Sir James Jeans’e göre: “Bilinenlerin sayısı aritmetik bir dizi (1, 2, 3, 4,…) şeklinde artarken, bilinmeyenler kübik bir dizi (1, 8, 27, 64…) şeklinde artmaktadır ve her yeni keşif, arkasında karanlık bir meçhuller uçurumunu beraber getirmektedir”.

Bilindiği gibi Kur’ân’da “mu’cize” kelimesi geçmez. Onun yerine “âyet” kelimesi geçer. Allah’a işaret eden, O’na götüren belgeler anlamında “âyet”, hem Kur’ân’ın cümleleri için, hem de her çeşit tabiat olayı için kullanılır. Müşriklerin Peygamberlerden istedikleri “harikulade olaylar” anlamında talepleri de gene “âyet” kelimesiyle ifade edilmiştir.

Geçmiş toplumların ve özellikle peygamberlerle yaşamış toplumların hatıralarında neden daha çok “mu’cize menkibeleri”ne raslamaktayız?

Toplumlar da, bir insan bireyine benzer merhaleler geçirmiştir. İnsan bireyinin nasıl bir bebeklik, bir çocukluk, ve nihayet bir “rüşdüne erme” dönemi varsa; toplumların da, tarih sürecinde aynı merhaleleri yaşadıklarını düşünebiliriz. Rüştüne erişinceye kadar, insan bireyi nasıl ebeveynin vesayetine muhtaç ise; toplumlar da rüşdünü ispatlayıncaya kadar peygamberlerin vesayetine muhtaç olmuşlardır. Peygamberliğin son bulması, bu anlamda, insanlık toplumunun rüşdüne erdiğini ifade eder.

Çocukluk çağını yaşayan bir insan, nasıl daha çok görüntü ve seslerden (görsel ve işitsel olaylardan) etkileniyorsa, aynı merhaleyi yaşamakta olan peygamber ümmetleri de akli bir argümandan çok; gözünü, kulağını etkileyen bir olay talep ediyorlardı. Onlar için, akla hitap eden hikmetli bir sözden ziyade; bir kasırga, bir yıldırım, bir şimşek daha etkili idi. Peygamberden de, haklılığının bir kanıtı olarak –mesela– gökten başlarına taş yağdırmasını talep ediyorlardı.

Peygamberliğin son bulması, insanlığın rüşdüne erişinin ifadesi olduğundan; rüşdüne ermiş kabul edilen bir toplum içerisinde, bu merhaleye yakışmayan “âyet/mu’cize talepleri”, Son Mesaj’da hep seviyesiz bulunmuş ve karşılıksız bırakılmıştır. Buna karşılık “enfüs ve âfakta” her zaman var olan “tabiatımızdaki/tabiattaki âyetler”e sürekli dikkat çekilmiştir.

Şurasını da hatırlatalım ki; peygamberliğin son bulması ile insanlığın rüşdüne erişmiş olması vakıası, onun, gelişimini bitirmiş olduğu anlamına gelmez. İnsan bireyinin rüşdüne erdikden sonraki gelişimi gibi toplumların da –kıyamete kadar– gelişimi devam edecektir.

Peygamberlerle yaşamış toplumlardan bize kadar gelmiş hatıraların çoğu, artık tarihî olmaktan çok menkibevîdir. Özellikle Kitab-ı Mukaddes yoluyla gelen malzemeye, inananları bile artık “tarihî malzeme” gözü ile bakmamaktalar. Meselâ Montgomery Watt’a göre “Tevrat’taki şekliyle Âdem kıssası, insanlığın kardeşliğini simgeleyen bir efsaneden öteye geçemez.” Ernest Renan’ın, İncilleri kaynak alarak hayatını anlattığı İsa (s) ise, yeryüzünde yaşamış ve orada ölmüş samimi ve erdemli bir insanoğlundan başka bir şey değildir.

Görülen o ki, batılı ilim adamları, tarihî-dinî anlatımların menkibevî ve efsanevî unsurlarını bertaraf ederek, onlardan evrensel ahlâki değerler istinbat etmeye gayret sarfetmektedirler. Fakat bu çok zor bir teşebbüse benziyor. Çünkü onlar her kelimesi kutsanmış bir tarihi malzeme (Kitab-ı Mukaddes) ile karşı-karşıyadırlar.

Müslümanların ise “resmen” kutsanmış bir tarihleri yok. Bugüne kadar “siret” ve “tarih” kitaplarına kutsallık atfeden İslâm âlimine rastlanmamıştır. İslâmı doğru yorumlamak için bu büyük bir avantaj.

Fakat “hadis”ler sözkonu olunca bu avantaj tehlikeye düşmektedir. Lafızları itibarı ile Peygamber’e (s) aidiyetleri ve dolayısıyla fasih arap dilini temsil ettikleri konusunda haklı şüpheler tevlid eden bu malzemenin Kur’ân tefsirine tahakkümü her sahada hissedilmektedir. Bir örnek vermek gerekirse, çok yakın bir geçmişte bir TV kanalında, Hz İsa’nın Kur’ân’a göre ölmüş olabileceği kanaatine karşı, dindar müslüman kesimi temsil eden eski bir bakanın öfkeli cevabı şöyle olmuştu: “Kardeşim, bu konuda Kur’ân’a değil, ‘hadîs’e bakacaksın. Bizim inancımıza göre Hz. İsa ölmemiştir, semaya çekilmiştir. Kıyamete yakın inip bize peygamberlik yapacaktır!”. Buna karşılık programın lâik takdimcisinin “Öyle ise niçin hepimiz hristiyan olup İsa’nın yolunu benimsemiyoruz?” şeklindeki enteresan sorusu da geçiştirilmişti.

Görüldüğü üzere batılıların kutsanmış tarihine karşılık bizde de kutsanmış ve Kur’ân’a tahakküm ettirilmiş bir “tefsir/hadis” anlayışı hüküm sürmektedir. Siz, istediğiniz kadar Kur’ân’ın birçok âyetinin, özellikle Maide sûresinin son âyetlerinin Hz. İsa’nın öldüğüne açıkça işaret ettiğini hatırlatın. Bu konuda söz Kur’ân’ın olmaktan çıkmıştır.

Görüldüğü üzere sonuçta usûl meselesine gelinmektedir. Müşterek ve evrensel inanç esaslarının belirleyici kriterleri nelerdir? Bu konuda kaynakların öncelik sırası ve değeri nedir? İnanç ve amelde asgarî müşterekler (olmazsa-olmaz’lar) nelerdir? Tahkikle mi, yoksa taklidle mi yol alınacaktır?

Toplumumuzda –belki de bütün İslâm Âlemi’nde– bu öncelikli meseleler çözülmüş görünmüyor.

Durum böyle olunca, birisi cesaret gösterip:

·         Tevhidi doğru anlamalıyız. Allah’ın hakkını Allah’a, beşerin hakkını beşere vermek demek olan “tevhid” konusunda peygamberini istisna ederek ona beşer-üstü sıfatlar atfetmemeliyiz. Bu meyanda bütün şefaatın Allah’a ait olduğunu Kur’an kesin olarak ifade ederken, Peygamberi (s) bu işde Allah’a şerîk yapmamalıyız;

·         Allah’ın dinini hurafelerden temizlemeliyiz. Zira hurafeler, toplumları maddî-mânevî geri bırakır. Allah’ın “Kelâmı” ile “Varettikleri” arasında çelişki görmemeliyiz. Allah’in “sünneti” ile çelişen nakillerimizi te’vil etmeliyiz: Geçmişte Hz. İsa’nın ölüleri dirilttiği, kendisinin de ölmediği, hâlen dördüncü kat semâda yaşadığı; Hz. Süleyman’ın kuşlarla konuştuğu, rüzgâra binip gezdiği, “cin”leri işçi olarak çalıştırdığı; Ebrehe ordusunu “Ebabil” kuşlarının püskürttüğü; Son Peygamber’in (s), bir işareti ile ayı ikiye böldüğü, parmaklarından binlerce –hatta onbinlerce– kişiyi ve bineklerini doyuracak kadar sular akıttığı… şeklindeki yanlış tefsirleri doğrultmalıyız. Kur’ân kıssalarının ibretâmiz ve mev’ize özelliğini öne çıkarmalıyız. Mazrufu bırakıp zarfla oyalanmamalıyız…

dese, en “muhakkık” kesimlerin bile; usûl, te’vîl, tefsir… adına bir sürü argüman(!)la karşı çıkacakları görülecektir.

O mâhiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.

Allâh’ın kudretini sınırlamak elbette hiç kimsenin haddi değildir. Ancak bir takım zaaflarla uydurulan hayal ürünü olaylara “mu’cize” demek ve Yüce Yaratıcı’ya bu mevhûm olayları yaratma mecburiyeti getirmek de kimsenin haddi olmamalıdır.

Bu konuda müşriklerin paraleline düşmemeye ve Yaratıcımızın “enfüs ve âfakta” yarattığı gerçek âyetlerini keşfetmeye çalışmalıyız.

Malik Bin Nebi’nin aşağıya alıntıladığımız tespitleri aydınlatıcıdır:

Sadece “tarih” açısından bakacak olursak, Denis Papin’in “buharın elastiki gücü”nü keşfetmesi olayını “mutlak bir tesadüf eseri” olarak değerlendirmek gerekecektir. Çünkü bu buluş anında, buharın etkisi ile alçalıp yükselen bir çaydanlık kapağına bakıyordu. Ama Denis Papin’den önce de, ateşin bulunuşundan teknolojik çağa gelinceye kadar, kaç insan nesli, bu olayı –aynı pratik sonucu çıkarmaksızın– görüp geçmiştir.

Demek istiyoruz ki, Denis Papin veya Watt, entellektüel bir ortamda gözlem yapıyor ve düşünüyordu.

Gerçekten de , Descartes, “Metot Üzerine Konuşmalar” adlı eserinde bu öncü düşünce’yi (keşif ve icatlardan) iki yüzyıl önce belirtmiş bulunuyordu:

“Edindiğim fikirler, bana, hayata pek yararlı birtakım bilgilere ulaşmanın mümkün olduğunu; okullarda, teorik felsefe yerine pratiğinin konulabileceğini; böylece ateş, su, hava, yıldızlar, gökler ve bizi çevreleyen bütün varlıkların kuvvet ve etkisini daha iyi tanıyabileceğimizi ve onları, elverişli oldukları işlerde, aynı şekilde kullanabileceğimizi ve neticede tabiatın hakimi ve sahibi olabileceğimizi göstermiştir.”[1]

Tabiatta potansiyel enerjinin knetik enerjiye dönüşmesi sözkonusu olmasaydı hareketten ve hayattan bahsedilemezdi. Her potansiyel kabiliyet ancak kuvveden fi’le çıkarıldığı zaman bir değer ifade eder ve bir değer üretir.

İnsanlarda var olan potansiyel kabiliyetlerin köreltilmemesi; kuvveden fi’le çıkarılması için bir “entelektüel otram” a ihtiyaç var. Bu da taklid yolunun iptali ve gerçek mânâda tahkik yolunun açılması demektir.

Rabbimiz bizlere tahkik üzere, rızasına layık ilimler nasip etsin.


[1] İdeolojik Savaş Ajanları, Malik Bin Nebi, Fikir Yayınları, 2.Basım, İstanbul, 1977, s.42-43

 

 

“ŞEHÂDET” KAVRAMI ÜZERİNE

Hikmet Zeyveli

 Kurân’da geçen “şehâdet” kelimesi, günümüzde, “Allah yolunda katlolunanlar” anlamına mahkûm edilmiştir. Oysa iyi bir tahlille, bu kelimenin daha kapsamlı bir mânâya delalet ettiği ortaya çıkmaktadır.

Bu hususu, meşhur müfessir Fahru’d-dîn Râzî (v. 606 H)’nin tefsirinden iki alıntı yaparak işlemeğe çalışacağız.

Râzî, Nisâ sûresinin:

“Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse, işte onlar, Allâh’ın ni‘met verdiği peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar da ne güzel arkadaştır! (51)

 âyetinin tefsirinde şöyle der:

“Şehâdet” kelimesinin “kâfirler tarafından katledilmiş kişi”ye hasredilmesi caiz değildir. Bunun birkaç sebebi var:

1.      Bu âyet “şehâdet” mertebesinin dinde yüce bir mertebe olduğunu ifade ediyor. Halbuki (mücerred) bir insanın kâfirler tarafından öldürülmesi şeref arttırıcı bir durum olamaz. Çünkü böyle bir öldürülme, bir fâsık veya Allah katında değeri olmayan bir kimse için de sözkonusu olabilir.

2.      Mü’minler “Yâ Rabbi, bize şehadet nasib et!” diye dua ediyorlardı. Eğer “şehâdet” bir kâfirin kendisini katletmesi şeklinde anlaşılırsa, bunlar Allah’tan, kâfirlerin kendilerini öldürmelerini taleb etmiş olurlardı -ki bu câiz değildir. Zira, bir kâfirin kendisini öldürmesini talep etmek küfürdür. Allah’tan, “küfür” olacak bir şeyi talep etmek nasıl caiz görülebilir?

3.      Hz. Peygamber’in “Karın sancısından ölen de, suda boğulan da şehiddir” buyurmuş olduğu bilindiğine göre, “şehâdet”in sadece (düşman silahıyla) öldürülmekten ibaret olmadığı anlaşılır.

“Şehîd” ism-i faildir ve “şâhid” anlamına gelir. Bu anlamda “şehîd”, Allah’ın dininin doğruluğuna şehadet eden kimsedir: Bu bazan sözle, tebliğle; bazan da kılıçla, mızrakla olur. O halde “şuhedâ”, adaletle ayakta duranlardır (adaletle hükmedenlerdir). Bunlar, Allah Taalâ’nın Âl-i İmran: 18 âyetiyle işaret ettiği “El-qâimine bi’l-qist”olanlardır:

 Allâh, kendisinden başka tanrı olmadığına şâhiddir. Melekler ve ilim sâhipleri de adâletle şâhiddir (ki O’ndan başka tanrı yoktur).

Allah yolunda katlolunanlara da; Allah’ın dininin hak olduğuna, onun dışındaki her yolun batıl olduğuna tanıklık için canını feda ettiği cihetle “şehîd” denmiştir.”[1]

Râzî, “Allah yolunda katlolunanlar”i öven iki âyetten[2] biri olan:

Allâh yolunda öldürülenlere (katl kelimesiyle), “ölüler”(emvât kelimesiyle) demeyin; hayır, onlar diridirler, ama siz anlamıyorsunuz. (Bakara:154)

âyeti münasebetiyle de şunları söyler:

Müşrikler diyorlardı ki: “Muhammed’in ashabı, O’nun uğrunda kendilerini öldürüyorlar, kendilerini feda ederek bu dünyadan bir fayda temin edemeden hayatlarını boşu boşuna yitiriyorlar” (...) Allah Taalâ:

“Sizler de kâfirlerin dediği gibi “Onlar artık ‘emvât’ (yani “hiçler”), (bir daha) dirilmeyecekler ve dünyada katlandıkları bu fedakârlıklarının karşılığını görmeyecekler” demeyin. Biliniz ki onlar diridirler -yani dirilecekler; (dünyadaki
bu fedakârlıklarının) karşılığını görerek ni’metlere erişecekler.”

buyurmaktadır.

Râzî, burada “diridirler” (ahyâun) ifadesinin “dirilecekler” anlamında kullanıldığının, benzeri âyetlerden[3] kolayca çıkarılabileceğini ifade eder.  Ve bu yorumun El-Kâ’bî ve Ebu Muslim el-Isbehânî’nin tercihi olduğunu hatırlatır.

Aynı yorum tarzının, Ebu’l-Qâsım Abdurrahmân b. İshaq ez-Zeccâcî (v. 340 h.)’nin “İştiqâqu Esmâi’llâh” isimli eserinde de tercih edildiğini görüyoruz. Ez-Zeccâcî; esmâu’l-husnâ’dan “Eş-Şehîd” maddesini işlerken, aynı âyet (2:154) münasebetiyle şöyle yazar:

Müşrikler “Muhammed’in ashabı O’nun uğrunda bu savaşta[4] kendilerini öldürüyorlar; heba olup gidiyorlar. (Yazık!)” diyorlardı. Allah, böyle diyenlere, o öldürülenlerin gerçekte yok olmadıklarını, kendi hükmünde hayatta olduklarını ve gelecekte diriltilerek cennetinde ebedi kalacaklarını bildirmektedir.[5]

Biraz Tefekkür:

Râzî ve Zeccâcî’den yaptığımız nakillerden aşağıdaki hususları elde edebiliyoruz:

·  “Şehîd” sıfatı, sadece, “kâfirler tarafından katledilmiş kişi”lere hasredilemez. Allah yolunda hayatını vakfetmiş, hayatı ile dinine şahitlik (tanıklık) etmiş her mü’min-müslim kişi için kullanılabilir. Kur’ân’da mutlak olarak ifade edilen ve Râzî’nin yukarıda tartışma konusu ettiği Nisâ:51 âyetindeki “şuhed┠kelimesinin dışındaki bütün “şehîd” ve “şuhed┠kelimelerinde “şahid” mânâsına geldiği açıkça görülmektedir.

·  Allah’dan düşmanın silahıyla ölmesini dilemek caiz değildir. Ancak, genel anlamı içerisinde “şehîdlik” dilemek meşru ve caizdir.

·  Asli mânâsıyla peygamberlerin hepsine ve hayatları müslümanların hüsn-ü şehâdetine mazhar olmuş her müslümana (Hz. Ebu Bekr gibi) –normal bir ölümle de ölmüş olsalar- “şehîd” demek câizdir. Bu hükmümüzle, Allah yolunda katlolunmuş müslümanların “şehîd” olduklarını inkâr etmiş olmuyoruz. Elbette onlar, o uğurda hayatlarını noktalayan inananlar olarak daha üstün bir “şehîdlik” örneği vermişlerdir. Fakat en yüce şehîd elbette Hz. Peygamber’dir.

·  Şehidlerden bahsedildiği kabul edilen 2:154, 3:169 âyetlerinden hareketle, onların, kelimenin tam anlamıyla ölmemiş olduklarını, diri olup aramızda dolaştıklarını söylemek doğru değildir. Buradaki “dirilik” ancak mecaz, ya da “ba’s” olarak kabul edilebilir. Dikkat edilirse, her iki âyette de “şehîd” kelimesi geçmez. Âyetlerde “katlolunma” kabul edilmekte, ancak bu katlolunmanın, (ba’se inanmayanların sandıkları gibi) bir “yok” oluş veya “heb┠oluş şeklinde anlaşılmaması gereği vurgulanır. Bu nüansla “yuqtelu” ve “emvât” kelimeleri kullanılmıştır. Bunun idrâkinde olan eski tarihçiler de –hiçbir saygısızlık kaygısı duymadan- “(Hz.) Osman’ın Katledilmesi” şeklinde başlıklar atabilmişlerdir.

·  Bu anlamıyla başka ideolojilerin de “şehîd”lerinden sözetmek mümkündür. Ancak ideolojilerin “bâtıl” olduğu söylenebilir.

 

[1] Râzî, Tefsir, 4:51 âyetinin tefsirinde.

[2] 2:154, 3:169.

[3] 82:13’deki “le-fî na’îm ve le-fî cahîm”; 18:29’daki “ehâte”; 7:38’deki “fî’d-derki’l-esfeli” ve 22:56’daki “fî cennâtin” ifadelerinin hep gelecek zaman siğasıyla karşılandıklarını örnek olarak verir.

[4] Burada kasdedilen Bedir Savaşı’dır. Bu savaşta Ansar’dan bazı gençlerin ölmesi üzerine münafıklar yukarıdaki ifadelerle Medine’lileri tahrik ediyorlardı.

[5] A.g.e. s.133

Yukarı dön Göster muhliskul's Profil Diğer Mesajlarını Ara: muhliskul
 

Eğer Bu Konuya Cevap Yazmak İstiyorsanız İlk Önce giriş
Eğer Kayıtlı Bir Kullanıcı Değilseniz İlk Önce Kayıt Olmalısınız

  Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazıcı Sürümü Yazıcı Sürümü

Forum Atla
Sizin yetkiniz yok foruma yeni mesaj ekleme
Sizin yetkiniz yok forumdaki mesajlara cevap verme
Sizin yetkiniz yok forumda konu silme
Sizin yetkiniz yok forumda konu düzenleme
Sizin yetkiniz yok forumda anket açma
Sizin yetkiniz yok forumda ankete cevap yazma

Powered by Web Wiz Forums version 7.92
Copyright ©2001-2004 Web Wiz Guide
hanif islam

Real-Time Stats and Visitor Reports Sitemizin Gunluk, Haftalik, aylik Ziyaretci  Detaylari Real-Time Stats and Visitor Reports

     Sayfam.de  

blog stats