HANiFDOSTLAR.NET

 

Kuran Müslümanı
 

(Şahıs odaklı din anlayışından Allah odaklı din anlayışına...)

Ana Sayfa Hanif Mumin  Iste Kuran Kurandaki Din  Kur'an Yolu  Meal Dinle Sohbet Odasi Hanifler E- Kitaplik Kütüb-i Sitte ?  ingilizce Site Kuran islami Aliaksoy Org  Hasanakcay Net Tebyin-ül Kur'an Önerdiğimiz Siteler Bize Ulasin

 

- Konulara Göre Fihrist

- Saçma Hadisler

- Hadislerin-Sünnetin İncelemesi

- Haniflikle İlgili Sorular Cevaplar

- Misakın Elçisi Kim?

- Kuranda Namaz/Salat

- Onaylayan Nebi

- Kuranda Namaz/Salat

- Enbiya 104

- Kuranda Yeminler

- Adem Hakkında Sorular

- Ganimetleri Resulün Eline Nasıl Vereceğiz?

- Allahın ındinde YIL ve DOLUNAYLAR

- Abese ve Tevella

- Hadisçilerce Tahrif Edilen Ayetler

- Mübarek Yer, Mübarek Vakit

- Arkadaş Peygamber

- Kuranın İndirilişinden Günümüze Gelişi

- Bir Türban Sorusu

- Kuran ve Bize Öğretilenlerin Farkı

- Namazın Kılınışı

- Hadislere Göre Namaz

- Kuranda Salat Namaz mıdır?

- Kuran Yetmez Diyen Uydurukçular

- Bizler Hanif Dostlarız

- Sahih Hadis mi İstersiniz?

- Hakkı Yılmaz'ın Tebyin Çalışması

- Kur'anı Anlamada Metodoloji

- Tarikatçıların Çarpıttığı Birkaç Ayet

- Nasıl Kur'an Okuyalım?

- Kur'anı Kerim Nedir?

- Kur'anda Oruç

- Allah'sız Bir Din ve Allah'sız Bir Kur'an İnancı

- Kuransız Bir İslam Anlayışı ve Müşrikleşme

- Meal Çalışmasına Davet

- Allah Şahit Olarak Kafi Değil mi?

- Doğru Hadisleri Ne Yapacağız?

- Kur'andaki Muhammed ve Peygamberlerin Misyonu

- Mahrem, Avret, Ziynet

- Nur Suresi Çeviri-Yorum

- Cilbab

- Resule İtaat Ne Demektir?

- Hadis Kalburcuları ve Kalburları

- Kur'anı Kerim'in İndiriliş Gayesi

- Kur'anda Amellere Karşı Cahili Yaklaşım

- İslamdışı İnanışlara Kur'andan Örnekler

- Biri Şu Haram Üretim Tesislerini Kapatsın

- Tasavvufta İslam Var mı?

- İslamda Delil Sorunu

- Kurban Kesmek

- İlahi Hitabın Serüveni

- Ecel Nedir?

- Şirk, İşrak, Müşrik, Müşareke, Müşterik

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Peygamberlere Karşı Rabbani Yaklaşımlar

- Salat-ı Tefriciye yada Zikri Çarpıtmaya Bir Örnek

- Mucize Nedir?

- Ayrılıkların Nedenleri

- Sıfır Hata veya Kur'an

- Haniflik Nedir?

- Rabıta İle Şeyhlere Tapanlar

- Hadis Zindanının Mezhepçi Mahkumları

- İslam Dininin Öğrenilmesinde Kaynak Sorunu

- Fasık ve Münafıkların Genel Tanımlaması

- Hadisler, Hıristiyanlık ve Selman Rüştü

- Kur'anı kerim'in İndiriliş Gayesi

- Müstekbirlere Karşı Cahili Yaklaşım

- Halis-Hanif İslam

- Kur'anda Şefaat

- Fuhuş Tellalı Tefsirciler

- Hayızlıyken Neden Namaz Kılınmasın?

- Cebrail, Vahiy, Melek

- Dindarlıkta Müşrikleşme Temayülü

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Yaratılış, Adem, Havva

- Kur'an Yerel mi, Evrensel mi?

- Reform Dinde mi, Dindarlıkta mı?

- Ne Mutlu Tağutu Olmayanlara

- Peygambere Saygı(?)

- Hadislere Kanıt Diye Gösterilen Ayetler

- Allah Nazara Karışmadı mı?

- Kur'anı Kerimle Amel Etmek Mümkün mü?

- Kur'anda İnkar Edenlerin Vasıfları

- Müminlerin Vasıfları

- Allah'ın Vasıfları

- Kur'anın Vasıfları

- Dine Karşı Cahili Yaklaşımlar

- Kur'an Merkezli Din

- İrin Küpü Patladı; Mevlana

- Hurafe ve Bidatlar

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Hz. İsa'nın Ölümü

- Allah'ın Mesajının Adı: Kelamullah

- Allah'ın Resule Uyarıları

- Kur'ana Göre Tenkit ve Eleştiri Nasıl Olmalı?

- Kur'anda Sevgi

- Sofuların Devlet Desteğiyle Desteklenmesi

- Hans Von Aiberg Aldatmacası

- Kabir Azabı Safsatası

- Kur'an Kıssalarının Önemi; Masal Değiller

- Kur'anda Toplumsal Sünnetler

- Tefsirde İsrailiyyat

- Kardeş Evliliği Olmadan Çoğalma

- Hans Von Aiberg Tutuklandı

- Kur'anda Tevbe Kavramı

- Yaşar Nuri Öztürk'ün Yorumuyla Namaz

- Karadelikler; Bir Büyük Yemin

- Mezhepçilerin Ümmi Açmazı

- Kabe Nedir? Mekkede midir, Kudüste mi?

- Kur'anda Ruh Kavramı

- Kur'anda Nefs Kavramı

- Amin Kavramı ve Putperestlik

- Diyanet İşleri Başkanlığının Sitemize Cevabına Cevaplar

- Resul ve Nebi -1

- Resul ve Nebi -2

- Sapık Bir Fırka: Hansçılar

- Cihad mı, Çapulculuk mu?

- Kur'an Deyip Namazı Yok Sayanlar

- Cennete Sadece Müslümanlar mı Girecek?

- Kur'anda El Kesme Cezası var mı?

- Nazar veya Göz Değmesi Var mı?

- Şehadet Getir, Münafık(?) Ol

- Kur'anda Eleştiri Metodu

- Hacc Mekkede mi, Bekkede mi?

- İslami Tebliğde Kur'an Metodu

- Saptırılan Kavram: Mekruh

- Kur'anda Cuma Namazı var mı?

- Of Be Kader, Allah mı Suçlu Yoksa Biz mi?

- Kader Açısından Cebir ve İhtiyar

- Baban Peygamber Olsa Ne Yazar

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Vahdet-i Vücud, Şirkin Alası

- Tasavvufi Bilginin Kaynağı Vahiy mi?

- İslam'da Resullük Son Bulmuştur

- Teveffi Kelimesi ve Arap Dili

- Tasavvuf Üzerine Düşünceler

- Nefis Mertebelerinin İç Yüzü

- Allah Rızası Anonim Şirketi; Tarikatlar

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -1

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -2

- Nakşi Şeyhi Allah'ın Avukatı mı?

- Kur'anda "ve+la" Öbeği

- Putlar ve Tapanlar

- Son Peygamberimizin Okuma Yazması

- Mesih ve çarpıtılan Bir Ayet

- Hac İzlenimleri

- "Üzerinde 19 var" da Son Nokta

- Secde Emri

- Kur'andaki Hac

- Aracıların Gaybı Bildiği İnancı

- Tarikatçı - Müşrik Karşılaştırması

- Gazali'nin Kadına Bakışı

- Kur'anda Kadına Verilen Önem

- Başörtüsü Allah'ın Emri Değil

- Başörtüsü Takmak Kur'anda Var mı?

- Kur'anda Kadın Dövmek Var mı?

- Cariye, Köle; Utanmaz Mealciler

- Kadına Yönelik Şiddet

- Sünnet Edilen Kızın Öyküsü

- Erkekçe ve Kadınca Meal Konusu, Nebe 33. Ayet

- Harem - Selamlık Kimin Emri?

- Zina, Evlilik ve Örtünme Adabı

- Cariyeleri Aç, Hür Kadınları Kapat (!)

- Çok Eşliliği Yasaklayan Ayetler

- Kur'ana Göre Evlilik Hukuku

- 2 Kadın = 1 Erkek, Uydurma mı?

- Danimarkalı mı Sapık, Buhari mi?

- Ebu Hanife, Cariyenin Avreti

- Nisa 25, Hür Kadın ve Fahişe İfadesi

- Maymunların Hadisi ve Recm Vahşeti

- Hz. Muhammed'in Tebliği

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Angarya Haline Getirilen İbadet

- Buhari'nin Hadislerini Buhari Yazmamıştır

- Hadis ve Sünnet Gerçeği

- Uydurma Hadisler, İslamın Kara Boyası

- Hadisler Dinin kaynağı Olamaz

- Uydurmaların Sınırı Yok; Şeytan Geyiği

- Beşeri Hükümler Neden Kutsal Oluyor?

- Hadis - Kur'an Çelişkisi

- Kur'anda/Dinde Olanlar ve Olmayanlar

- Cehennem'den Çıkış Yok

- Kur'anda Tağut

- Ebu Hureyre Gerçekte Kimdir?

- Hadis - Mantık Çelişkileri

- Kurban ve Kurban Bayramı Nereden Geliyor?

- Hadislere Göre Kur'an Eksiktir

- Bildiri: İslam Anlayışında Reform

- Arapça mı, Arap Saçı mı?

- Koca mı Üstün, Allah mı?

- Esbab-ı Nüzül Komedi Hadisleri

- İşte Geleneğin Dini

- Ulul Emir İle Kim Kastediliyor?

- Kul Hakkı

- Yezidi Bir Gelenek: Aşure Tatlısı

- Hz. İbrahim'den Asrımıza Dersler

- Taklitçiliğin Boyutları

- Seb-ul Mesani Nedir?

- Kelle Sayılarak Gerçek Bulmak

- Kıyamet - Mahşer Günü ve Sonrası

- Kur'anda Namaz Vakitleri

- Kur'anda Cuma Konusu

- Salih Olmak Yetmez

- Hudeybiye Anlaşması Uydurma mı?

- Kitap Yüklü Eşekler

- Kur'andaki Hac

- Hz. Nuh'un Oğlu Kimdi? İftira mı?

- Ruhun Ağırlığına Başka Bakış

- Hz. İbrahim Yalancı Değildi

- İncil'de Kadına Bakış

- Şirkin Büyüğü Küçüğü Olur mu?

- Kur'andaki Abdest ve Hijyen

- Din de Bir Araçtır

- Kur'an Okumanın Zararları

- Kur'anda Dua Ayetleri

- Kur'anda Tarih Kavramı ve Bilinci

- Şekilsel Secde Kur'anda Yok mu?

- Salat ve salatı İkame

- Kur'andaki Emr Kavramı Üzerine

- Dindar İnsanlar Şirk Koşar

- Alak Suresinin İlk Beş Ayeti

- Men Arefe'nin Çözümü

- Kur'andaki Av Yasağı

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Din Büyüklerini Tanrılaştırma

- Allah'a ve Muhammed'e Değil

- Kur'andaki Örnek Tevekkül

- Şekilsel Rüku Kur'anda Yok mu?

- Hz. İbrahim Kuşları Kesti mi?

- Ehli Sünnet Dininin Anayasası

- İnsan Allah'ın Halifesi mi?

- Kur'an Üzerinde Düşünmek

- Şirkin Kuyusuna Düşenlere Uyarılar

- Kur'an Ölülere Okunmak İçin mi İndirildi?

- Ayda Okunan Kur'an Masalı

- Hz. İbrahim, Safa ve Merve Masal mı?

- "Haç"er-ul Esved (!)

- Mevlana Sahte Bir Peygamber Değil mi?

- Tasavvufun Tanrısı İki Zıttır

- Kur'andaki Tasavvuf: Teveccüh

- Önce Batıl ve Hurafe İle Savaşalım

- Resuller Haram Kılamaz mı?

- Elçi Muhammed ile İnsan Muhammed'in Farkı

- Tarikatlarda Aracılar Rezaleti

- Nur Suresi 31. Ayet Nasıl Çarpıtılıyor?

- Sırat Kıldan İnce, Kılıçtan Keskin mi?

- Kur'anda Zalimler

- Bütün Mehdileri Çöpe Atıyoruz

- Kur'ana Göre Ramazan Ayı ve Haram Aylar

- Tasavvufçuların İlahı; Varlık ve Yokluk

- Tasavvufçuların Küçük Putları

- Sünnet Etmek yaratılışı Değiştirmedir

- Son Peygamberimizin Mektupları

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Mescid-i Aksa Nerede?

- Büyük Kandırmaca: Hadis

- Kur'an Neden Arapça Olarak İndirilmiştir?

- Kimin dini? Kimin Kitabı? Kimin Meali?

- Evliya Kelimesinin geçtiği Ayetler

- Şimdiye Kadar Yaşanan İslam

- Ayın Yarılması Diye Bir Mucize Yoktur

- Kabe Dikili Taş Değil mi?


Up | Down | Top | Bottom
 
Şu da emredildi: Yüzünü dine bir Hanif olarak çevir. Sakın müşriklerden olma.

Yunus Suresi 105

Ben bir Hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.

Enam Suresi 79

İbrahim ne bir Yahudi idi, ne de bir Hıristiyan. O sadece hanif bir müslümandı. O müşriklerden değildi.

Ali İmran Suresi 67

Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlıbaşına bir ümmetti; bir Hanif olarak Allah'ın önünde eğiliyordu. Müşriklerden değildi.

Nahl Suresi 123

De ki Allah doğrusunu söylemiştir / vaadinde sadıktır.Haydi artık Hanif olarak İbrahim'in Milleti'ne uyun! Müşriklerden değildi o.

Ali İmran Suresi 95

Allah'a ortak koşmadan, Hanifler olarak... Allah'a ortak koşan kişi, gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgar onu uzak bir yere fırlatıp atıyor gibidir.

Hacc Suresi 31


Up | Down | Top | Bottom

HABERLER

 

 








 

 

  Hanif Islam

 

Genel Tartışma
 Hanif Dostlar Ana Sayfa -> Genel Tartışma
Konu Konu: ilmihal dindarlığı... Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazanlarda
Gönderi << Önceki Konu | Sonraki Konu >>
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

İlmihâl Dindarlığının İmkânı Üzerine- M. Hayri KIRBAŞOĞLU

_Klasik fıkıh literatürünün bir bölümünü oluşturan taharet, namaz, oruç ve hac gibi konuların, başına akaid konularının da eklenmesiyle, bağımsız eserler hâlinde ortaya çıkışının tarihi bizde 15. yüzyıla kadar geri götürülmektedir.(1) Halk arasında 'Namaz Hocası' veya 'İlmihal' olarak bilinen bu tür eserler, sözlü kültür yanında, halkımızın temel dini bilgilerinin başlıca kaynağını teşkil etmektedir. Bu bakımdan ülkemiz insanının din konusundaki bilgilerinin büyük ölçüde namaz hocaları veya ilmihaller tarafından şekillendirildiğini söylemek mümkündür. Bu kadar etkili olmalarına rağmen, bu tür eserlerin bilimsel değeri üzerinde yeterince durulduğu söylenemez. Bunların sunduğu bilgilerin ne derece sağlıklı ve yeterli olduğu meselesi bir yana, bu bilgilerin ne tür bir dindarlığa yol açtığı üzerinde ise, neredeyse hiç durulmamıştır. Halbuki milyonlarca insanın dine dair bilgilenme sürecinde muhtemelen okuyup okuyacağı yegane kaynak konumundaki bu tür eserlerin, devamlı surette gözden geçirilmesi ve toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde gerekli değişikliklerin yapılması, ihmale gelmeyecek kadar önemi haiz bir meseledir. Konunun böylesine kapsamlı bir biçimde ele alınmasının çok yönlü bir incelemeyi gerektireceği aşikardır. Dolayısıyla, bu sınırlı incelemede cevabı aranması gereken en önemli soru, kanaatimizce, ilmihallerin bir dindarlık tasavvuruna sahip olup olmadığı, sahip ise, bunun ne tür bir dindarlık tasavvuru olduğudur. Aşağıda işte bu sorunun cevabı aranacaktır.(2)

_İlmihallerin konumuz açısından dikkat çeken ortak özelliklerine işaret ederek incelememize başlayabiliriz. Bu özelliklerin başında "İslam'ın şartı beştir" anlayışının belirleyiciliği gelmektedir. Zira ilmihallerin neredeyse tamamı, "İslam'ın şartı beştir" anlayışını merkeze almış durumdadır. Bu i1mihaller, iman, namaz, oruç, hac ve zekattan oluşan İslam'ın beş şartı (?) dışında bazı konulara da yer vermiş olsalar da, bunların, ilmihallerin temel ilgi alanını oluşturduklarını söylemek mümkün değildir. Bu durum karşısında, İslam'ın kuşattığı alanlarla mukayese edildiğinde "İslamın şartı beştir" anlayışının, İslam'ı son derece dar bir alana hapsettiği açıkça görülmektedir. Bu ise, ilmihallerin dindarlığı dar bir alana sıkıştırarak 'daraltılmış' bir dindarlık önerdiği şeklinde yorumlanabilecek bir durumdur.

Daraltılmış Dindarlık

_Tekrar hatırlatalım ki, Müslümanın bilmesi, inanması ve yapması-yapmaması gereken hususları, yani İslam'ı bu beş hususa hasretmek, son derece yanlış ve yanlış olduğu kadar, vahim sonuçlar doğurabilecek bir anlayıştır. Zira İslam, kesinlikle bu beş husustan ibaret değildir.(3) Yusuf Ziya Yörükan'ın da dediği gibi, İslam binasının ilkeleri yalnız bunlar değildir.

_Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın birçok buyrukları vardır. ( ... ) Bu hadiste gösterilen dört ibadet [namaz, oruç, zekat, hac] emrinden yalnız namaz emri ilk emirlerdendir. Oruç emri Medine'de gelmiştir. Milleti savunma [cihad] emri dahi zekat ve hac emirlerinden önce gelmiştir. Batıl adetleri terk etmek, hurafelerle mücadele etmek, taassubu kaldırmak emirleri de Mekke'de ilk zamanlarda gelen emirlerdendir. Şüphe yok ki bunların Kur'an'da ötekilerden önce gelmesinin bir sebebi ve manası vardır. Kaldı ki Müslümanlık bir bütündür, yalnız ibadetlere dair olanları alıp, diğerlerini bırakmak olmaz [vurgu bize ait, M.H.K.]. Şu halde, Peygamber'in bu dördünü diğerlerinden ayırması, ibadetlerin imanı kuvvetlendirmekte ve ahlakı yükseltmekteki tesirini göstermek maksadını güder. Nitekim ötekilerini de diğer hadislerde aynı suretle bildirmiş bulunuyor. Peygamber diyor ki: 'İslam, insanların senin dilinden ve elinden emin olmalarıdır.' Diğer bir hadiste de, 'İslam kendiniz için arzu ettiğinizi kardeşiniz için de arzu etmenizdir.' deniliyor.(4)

_Kaldı ki, İslam'ın, kendisine gönül veren müminlerine yönelik taleplerinin, sadece İslam'ın şartının beş olduğu anlayışında ifadesini bulan hususlardan ibaret olduğunu ileri sürmenin, tabir caizse, İslam'ı adeta kuşa çevirmek anlamına gelebileceği de sağduyu sahiplerinin dikkatlerinden kaçmayacaktır.

_İlmihallerin öngördüğü din(darlık) anlayışının dinin alanını nasıl daralttığını daha net görebilmek için, İslami öğretiler manzumesinin bir şema halinde gösterilmesi oldukça aydınlatıcı olacaktır.

1: Metafizik ilkeler alanı (Allah, ahiret, nübüvvet, evrenin, hayatın, insanın anlamı)

2: Ahlâki ilkeler alanı (adalet, eşitlik, kardeşlik, yardımlaşma, iyiliği emretmek, kötülükle mücadele etmek)

3: Ritüeller alanı (namaz, oruç, hac, kurban)

4: Normatif düzenlemeler alanı (cemiyet, hukuk, siyaset ve ekonomi alanı)

_Şemada konuların sıralanışı, aynı zamanda önem sırasını da göstermektedir. Buna göre, ilmihallerin III. sırada yer alan konuları ön plana çıkaran, II. ve IV. sıradaki konuları ikinci planda gören bir yaklaşım içerisinde oldukları rahatlıkla söylenebilir. Bu hususu, ilmihallerin ele aldıkları konulara ne kadar yer ayırdıklarına baktığımızda da kolayca görmek mümkündür. Burada bir örnek olarak Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslam İlmihali'ndeki konuların yoğunluk oranlarına bakmak yeterli olacaktır. Bu ilmihalde belli başlı konulara ayrılan sayfa sayısını şöyle gösterebiliriz (Timaş Yayınları, İstanbul 1995):

Namaz 250
Oruç 50
Zekat 50
Hacc 35
Kurban 15
Kerahet-İstihsan 30
Ahlak 30
Siyer 60
Toplam 520

_Doğrudan İslami öğretiyle ilgili görünmeyen siyer kısmı dışta bırakılacak olursa, toplam 460 sayfanın 400 sayfasının namaz, oruç, zekat, hac ve kurbana ayrıldığı halde, ahlaka ve davranışlarla ilgili kurallara sadece 60 sayfa ayrılmış olması, tespitimizin doğruluğunu gözler önüne sermektedir. Bu tespitin, hemen bütün ilmihaller için geçerli bir tespit olduğunu burada hatırlatmakta yarar vardır. Ortadaki bu durum, söz konusu daraltılmış din anlayışının, aynı zamanda, İslami öğretinin önemli yönlerinin cılız kaldığı, "zayıflatılmış bir din anlayışı" şeklinde de nitelendirilebileceğini göstermektedir.

Daraltılmış Kulluk

_Allah'a teslim olmak anlamına da gelen İslam'ın, Allah'ın isteklerine boyun eğip, O'na itaat etmek şeklinde özetlenmesi mümkündür. Kur'an-ı Kerim, insan ile Allah arasındaki bu ilişkiyi, ilk muhataplarının anlayacağı bir dille 'ubudiyye-'ibade(t) (kulluk) benzetmesiyle ifade etmiş olup, Allah'ın Müslümanlara yönelik talepleri ise, bireysel, toplumsal ve evrensel boyutları olan taleplerdir. Böyle olunca da, ‘ibadet’in, her konuda Allah'a itaat etmek anlamına geleceği de açıktır.(5) Mantıken de, Allah'a kulluk etmek ve O'nun isteklerini yerine getirmek anlamına gelen 'ibadet'in, İslami öğretinin bütün alanlarını kapsaması gerektiğini anlamak zor olmasa gerektir. Ama buna mukabil, bütün ilmihallerin, İslam düşüncesinin hemen her alanında da görüldüğü üzere, ibadet kavramını da bir tür anlam daralmasına maruz bıraktıklarını görmekteyiz. Zira ilmihaller, neredeyse ittifakla, ibadeti; namaz, oruç, zekat, hac, kurban, Kur'an okuma vb. birtakım ritüellerle sınırlandırmış durumdadır. Halbuki bunlar, zekat hariç yukarıdaki şemada III no'lu alanda yer alan hususlardan ibarettir ki, sadece bunların ifasına 'ibadet' adını verip de, diğer üç alanı dışarıda bırakmak, hem kelimenin Arap dilindeki anlamına, hem de Kur'an'ın bu kavramı kullanışındaki kapsayıcılığa aykırı bir tasarruftur. Bu yanlış anlayış yüzündendir ki, aslında fenomenolojik olarak insanın iman ve salih amele yönelmesini sağlamak amacıyla vazedilmiş olan bu ritüeller, ibadet kapsamında değerlendirildiği halde, asıl amaç olan, her türüyle ‘salih amel’i ibadet kapsamı dışında mütalaa etmenin izahı mümkün değildir. İslam geleneğinde egemen olan bu yanlış ve eksik ibadet anlayışının, İslami öğretinin sınırlı bir alanını ibadet olarak telakki edip, geniş ve son derece önemli pek çok alanı ibadet kapsamı dışında bırakmakla sonuçlanacağı açık; bunun Allah'ın istediği ibadet (kulluk) olamayacağı ise ortadadır. Sanırız bugün ülkemizde de İslam dünyasının diğer bölgelerinde de, Müslümanların içinde bulundukları durumun bir bütün olarak İslami öğretiyi içeren ‘ibadet’ kavramının bazı ritüellere indirgenmesiyle ilgili olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Böylesi daraltılmış bir kulluk/ibadet anlayışına dayalı bir dindarlığın, İslam'ın hedeflediği bir dindarlık olamayacağını söylemeye bile gerek yoktur.

Derinliksiz Dindarlık

_Dinin, özünde Allah ile insan arasında gerçekleşen derinlikli bir iç tecrübe olarak nitelendirilmesi de mümkündür. Ne var ki, ilmihallerin böylesi derin bir dindarlık vurgusuna sahip olmadıkları da gözden kaçmamaktadır. Aslında, zaten alanı daraltılmış bir ibadet/kulluk anlayışının, derinlik (deruni) boyutunun da ihmal edilmesiyle, artık bir 'dindarlık'tan bahsedilip bahsedilemeyeceği bile tartışmalı bir hal almaktadır. Hele Kur'an'ın, kulluk bilincinin tezahürleri olan namaz, oruç, zekat, hac vb.den ziyade, bizatihi bu bilince ve onun' derinleştirilmesine yönelik sık ve ısrarlı vurgularıyla mukayese edildiğinde, ilmihallerin 'öz'ün önemini yeterince kavrayamadıkları sonucuna varmak kaçınılmaz olmaktadır.(6) Bu açıdan, ilmihallerin arz ettiği eksiklikleri daha yakından görebilmek için, en azından namaz, abdest, oruç, hac vb. ritüellerin klasik tasavvuf literatüründeki ve bazı çağdaş eserlerdeki ele alınış biçimlerine bakmak ve ilmihallerle bir mukayese yapmak yeterli olacaktır.(7)

Şekilci-Mekanik Dindarlık

_Dinin bu 'derin bilinç' boyutunun ihmalinin, şekilci ve mekanik bir dindarlıkla sonuçlanması kaçınılmazdır. Aslında bu açıdan bakıldığında, önceki dinlerin başına gelenler İslami öğretinin de başına gelmiş ve tasavvuf ehlinin, fukaha/ulemaya yönelik 'zahir ehli' eleştirisini haklı çıkarırcasına, formalite ve şekilcilik, oldukça erken dönemlerde zuhur edip yayılmış ve varlığını bugüne kadar etkili bir biçimde sürdürmeye devam etmiştir. İlmihaller de işte bu olumsuz gelişmenin pek çok ürünlerinden birisi olarak önümüzde durmaktadır. Zira mevcut ilmihallerin hemen hepsi, aslında ortaçağda yazılmış fıkıh kitaplarının ilgili bölümlerinin çevirisine dayalı derlemeler olduğundan, aynı zamanda ortaçağ düşünce ve yaklaşımlarını da temsil ettiklerini söylemek yanlış olmasa gerektir.

_Burada ilmihallerin sergilediği şekilcilik örneklerini tek tek saymak mümkün değildir; zira bu takdirde neredeyse ilmihallerin büyük bir kısmını aktarmak gerekecektir.(8) Bunu yapmak yerine, ilmihallerde namaz, abdest, sular, oruç, hac, zekat, hac vb. konular şekle ilişkin detayların, çok büyük bir kısmına, ne Kuran'da ne de zayıf ve uydurmaları dahil hadis rivayetlerinde rastlandığını dikkatlere sunmak yeterli olacaktır. Bunun anlamı ise, ilmihallerin verdikleri bu muazzam detayların büyük bir kısmının Hz. Peygamber ve ashabınca bilinen şeyler olmadığıdır. Bu noktada sorulması gereken soru ise şudur: Bu kılı kırk yaran detayları bilmeden de, Hz. Peygamber ve ashabı birtakım kulluk görevlerini rahatlıkla yerine getirebildiklerine göre, bugün Müslümanları bunlarla mükellef tutmanın gereği ve yararı nedir? Bizce bu sorunun cevabı da, üzerinde uzun uzun durmayı gerektiren çok önemli bir meseleyle karşı karşıya bulunduğumuzu gözler önüne serecektir.

Anakronik Dindarlık

_İlmihallerin, kullanılan dil, kavramsal çerçeve ve verilen örnekler açısından, keza zihniyet ve bakış açıları bakımından bugüne ait olmadıkları hemen ilk bakışta göze çarpmaktadır. Mesela bugün için hiçbir anlamı olmayan ‘köleler’le ilgili pek çok hükme ilmihallerde yer verilmesi, buna iyi bir örnek teşkil etmektedir.(9) Keza savaşlarla alınmış bir beldede hatibin sol elinde tutacağı bir kılıca dayanarak hutbe okuması gerektiği (Bilmen, s. 158) seferilikten söz ederken, yelkenli gemilerle seyahatten, kafile halinde develerle yolculuktan dem vurulması (s. 166), ancak ana dili Arapça olanlar için anlamlı olan 'zelletu'l-kari' konuları (s. 206, vd. 209, vd.), mescit lambalarında kirli yağ kullanmaktan (s. 233) yeni fethedilen bir yerdeki gayr-i müslim kabirlerini açmaktan (s. 255), kadının evinde oturup dışarı çıkmamakla yükümlü olduğundan (s. 268) rü'yet-i hilal konusunda iki kadının şahitliğinin ancak bir erkeğinkine denk olduğundan (s. 269), fakire kefaret olarak "boylu bir entari, kısa bir gömlek veya yalnız bir don" verilebileceğinden (s. 292), devletin amil, aşir, sai denilen zekat toplama memurlarının bulunduğundan (?) (s. 319), zekat ve sadaka-i fıtır vb. konuları ilgilendiren ölçülerle ilgili olarak, ortaçağa ait uzunluk, ağırlık, hacim ölçülerinden -mesela, arşın, fersah, mil, dirhem, sa', vesk, rıtl, ok atımı mesafesi, yaya yürüyüşü- bahsedilmesi, burada örnek verilebilir. Benzer şekilde, fitre sadakasında, buğday, arpa, hurma ve kuru üzümün değişmez ölçüler olduğu (10) iddiasına da bu çerçevede yer verilebilir. Yine bugünkü Irak topraklarının 'haraç arazisi' olduğundan dem vurulması (s. 334), Hz. Peygamber soyundan gelenlere 'hazinedeki' (?) 'ganimet' (?) paylarından verileceği (s. 341), hacı adayının beraberinde Mekke'ye kurbanlık götürmesi (s. 368, 369), en faziletli kazanç yolunun önce cihad, sonra sırayla, ticaret, ziraat ve sanat şeklinde belirlenmesi (s. 417, 418), ihtikardan [karaborsacılık] söz edilebilmesi için malların asgari kırk gün depolanması gerektiği (s. 420), borçlanma konusuna örnek olarak buğday, arpa, yumurta ve ceviz borçlanılmasından dem vurulması (s. 422), ameliyat amacıyla hastaya, onun aklını giderecek (?) temiz bir ilaç içirilmesinde [narkoz] bir 'sakınca görülmemesi' (?) (s. 426), erkeklerin etekli elbise giymesi ve elbiselerinin eteklerinin, bacaklarının yarısına kadar uzatılabileceği (s. 428), pek yüksek binalar yaptırmanın 'mekruh' olduğu (s. 429), oyun ve eğlence denilen birtakım zararlı ve 'faydasız' eğlencelerin caiz olmadığı, yararlı eğlencelerin ise kişinin ailesiyle eğlenmesi, atını eğitmesi ve ok yarışı olduğu ve at terbiye edip, silah eğitimi görmenin fazileti (s. 433), tavla, satranç gibi oyunların harama yakın mekruh olduğu, zira bunların zaman kaybına sebep ve kumara itici olduğu (s. 433-434), ameliyatların bazı zaruretlere binaen 'caiz' olduğu (?) (s. 435), on üç yaşına giren çocukları namaz kılmazlarsa dövmek, on altı yaşına giren çocukları da evlendirmek gerektiği (s. 444), kadının kocasının dine uygun 'emirlerini' tutması gerektiği (s. 444) gibi hususlar da burada zikredilebilir.

_Bu ve benzeri örnekler, ilmihallerin bize bir gelecek perspektifi sunmak şöyle dursun, bugünün ihtiyaçlarına bile cevap vermekten uzak olduğunu, hatta daha da vahimi, adeta bizi asırlar öncesine sürüklediğini açıkça gözler önüne sermektedir. Okuyucusunun zihnini ve bakışlarını geçmişe, asırlar öncesine çeviren ilmihallerin sunacağı dindarlık anlayışının bugüne ait bir dindarlık olamayacağı aşikardır.

_Çağın gerçeklikleriyle ilgisi olmayan bu gibi hususlara ilmihallerde bol bol yer verilmiş olması, tekrar ifade edelim ki, bu ilmihallerin aslında ortaçağ toplumsal şart ve ihtiyaçlarına göre yazılmış olan Arapça fıkıh kitaplarının, bugünün şartlarına uyarlanmaksızın, aynen Türkçe’ye tercüme edilmesinden kaynaklanmaktadır. Yoksa aklı başında hiçbir kimsenin, yukarıdaki örnekleri, ciddiye alarak ve hiçbir rahatsızlık duymadan 21. yüzyıl insanına sunması mümkün değildir. Bu bakımdan çağdaş insana, çağdaş bir dille ve çağdaş duruma ait örneklerle Müslümanları geçmişten bu çağa getirecek, hatta gelecekteki muhtemel gelişmeler konusunda da onları techiz edecek ilmihallere ihtiyaç olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.

Eksik ve Yanlış Bilgi, Eksik ve Yanlış Bir Dindarlık Doğurur

_Eksik ve yanlış bilgiler üzerine sağlıklı bir dindarlık bina etmek mümkün değildir. Ne yazık ki, mevcut ilmihallerin yapmaya çalıştığı şey, bundan pek de farklı değildir. Bunu da fazla garipsememek gerekir, zira biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, bu ilmihaller çağdaş durumların esas alındığı ve bilimsel araştırmalardan beslenen eserler olmayıp, ortaçağa ait fıkıh kitaplarının aynen tercümesinden, yani bir başka ifadeyle, geçmişte üretilmiş olan yorum ve bilgilerin, hiçbir tenkit süzgecinden geçirilmeksizin bugünün insanına sunulmasından başka bir şey değildir. Nitekim yine Bilmen'in ilmihalinden seçtiğimiz aşağıdaki örnekler, durumu yeterince açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak, detaylara geçmeden önce, bu ilmihalde zikredilen hadis rivayetlerin hiçbirinin, ne kaynağının, ne de isnadının bulunduğuna, birçoğunun araştırıldığında hiçbir hadis kaynağında yerinin tespit edilemediğine dikkat çekmek yerinde olacaktır.(11) Keza müellifin Miraç konusundaki rivayetlerin arzettiği muazzam problemler yumağından(12) habersiz olduğunu gösteren ifadelere de rastlanmaktadır (s. 103). Yine mesela, on yaşına geldiğinde namaz kılmayan veya Ramazanda oruç tutmayan çocuğa, üç tokattan ziyade olmamak üzere, velisi tarafından hafifçe elle vurulması veya dövülmesi gerektiğine dair iddianın (s. 104, 282, 444) dayanağı olan hadis rivayetlerinin sıhhati araştırılmamış ve tabiatıyla problemli bir rivayet olduğu(13) gözden kaçmıştır.

_Gelelim detaylı örneklere: Kadınların imama uymasının sahih olabilmesi için, imamın kadınlara imamlık yapmaya niyet etmesinin zorunlu olduğu ifade edilmiştir ki (s. 118), bunun şer'i bir delili mevcut değildir. Namazların sünnetlerinin -doğrusu nafılelerin- hak görülmemesinin, boş ve hikmetten uzak sayılarak küçümsenmesinin 'küfür' olduğu iddiası da (s. 129) ağır bir hüküm olup, bu konuda yeterli inceleme yapılmadan, eski kitaplara uyularak olduğu gibi aktarılmıştır. Kadınların cemaatle kılınan namazlara katılmalarının "kerahatten sayıldığı" iddiası (s. 147) birtakım rivayetlerle desteklenmeye çalışılırken, asr-ı saadetteki uygulamaların bu iddiayı nakzettiği ise, nasılsa dikkatlerden kaçmıştır. Buna bağlı olarak, sabah namazının iki rekat farzı için kametin sadece erkeklere mahsus olmak üzere getirileceği iddiasının da (s. 148) neye dayandığı meçhuldür. Namazların cemaatle kılınışına dair verilen bilgilerin bir kısmının doğruluğu şüpheli, bir kısmı ise, o konudaki farklı uygulamalar içerisinden sadece belli tercihleri yansıttığı halde -mesela cemaatle kılınan namazda Fatiha suresinin sonunda amin'in gizlice söylenmesi gerektiği (s. 153) gibi- bunların toptan "Peygamber efendimizden şüphe götürmeyen bir rivayetle sabit olmuş ve zamanımıza kadar geçen yıllarda bütün ümmetin ittifakı ile kararlaştırılmıştır." şeklinde mutlaklaştırılması (s. 154) da, rivayetler konusunda yeterli araştırmanın yapılmadığının açık bir göstergesidir. Hele Hz. Peygamber'in teravih namazını yirmi rekat olarak kıldıkları iddiası (s. 164) hiçbir delile dayanmayan, dolayısıyla, tarihi gerçeklere aykırı bir iddiadır. Arafat ve Müzdelife dışında, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarının birleştirilerek kılınmasının caiz olmadığı iddiası da, Hanefi fıkıh kitaplarındaki bir hükmün, doğru olup olmadığı araştırılmaksızın, aynen tekrarlanmasından kaynaklanmaktadır (s. 170). Halbuki araştırıldığında, diğer mezheplerde olduğu gibi, Hanefilerin de gerektiğinde namazları bu şekilde birleştirerek kılmanın mümkün olduğu kolayca görülmektedir.(14) Kişinin uyuyakalmak, unutmak veya dalgınlık dolayısıyla kılamadığı sayılı namazlar dışında, aylar, hatta yıllar boyunca kılmadığı geçmiş namazların kaza edilmesi gerektiği iddiası da (s. 172, vd.) sağlam bir delile dayanmayan, üstelik Hz. Peygamber dönemindeki uygulamaya da ters bir iddiadır. Bilhassa, on dört secde ayetini bir mecliste okuyup, her biri için ayrı ayrı secde yapan, ardından da hepsine birden on dört secde yapan kimsenin, dünya ve ahiret işlerinde, Allah'ın kendisini üzüntü ve kederden koruyacağına dair, kaynağı meçhul bir rivayetten bahsedilmesi ve bu rivayetin güvenilirliğinde hiçbir kuşku yokmuşçasına, herhangi bir araştırma ve incelemeye gerek görülmeksizin okuyucuya sunulması da (s. 193) kanaatimizce son derece yanlıştır. Aynı şekilde, sağlam hiçbir rivayete dayanmayan, "Kandil gecelerinin ve bu gecelerde yapılacak ibadetlerin faziletine" dair görüş ve kanaatler de (s. 196-197) yanlış bir dindarlık anlayışının doğmasına yol açmaktadır. Halbuki klasik dönem ulemasının, bu konudaki rivayetlerin son derece güvenilmez olduğunu ortaya koyan eserlerine(15) vakıf olunsaydı, bu gibi bir yanlışın ortaya çıkmasına fırsat verilmezdi. Benzer şekilde, istihareden sonra rüyada beyaz ve yeşil görülmesinin hayra, siyah ve kırmızı görülmesinin ise şerre işaret olduğu iddiası da (s. 199), 'mushafa bakma'nın bir ibadet olduğu iddiası da (s. 215) dini bir temelden yoksundur. Kaldı ki, Hz. Peygamber'in, kendi döneminde olmayan bir mushafın faziletinden söz etmesi de mümkün olmasa gerektir. Iskat-ı salât denilen uygulamanın da dinde hiçbir temeli olmadığı halde, uzun uzun nasıl yapılacağı anlatılmıştır (s. 227-230). Bir mescidin içi ve arsası mescid olduğu gibi, semaya kadar olan üst tarafının da mescid hükmünde olduğu, onun için mescidlerde yapılması mekruh ve yasak olan şeylerin, bunların üstlerinde de mekruh olduğu iddiası (s. 230), hem temelsiz, hem de mantıksızdır. Aynı şekilde, en faziletli mescid sıralamasında Kabe, Mescid-i Nebevi ve Beytu'I-Makdis'den sonra, sırasıyla en eski mescidlerin, daha sonra da en büyük mescidlerin geldiğine dair ifade de (s. 231) dini temellerden yoksundur. Hele hele recm ve irtidaddan dolayı verilen ölüm cezasının kesin dini temelleri varmışçasına,(16) taşlanarak öldürülenin cenaze namazının kılınıp kılınılmayacağının tartışılması (s. 245) ve mürtedin cenaze namazının kılınmayıp, cesedinin boş bir arazideki çukura gömüleceği iddiası (s. 246) da öncekilerden farksızdır. Bugün de uygulanmakta olan şekliyle "ölülere telkin verme"nin (s. 249) de hiçbir sağlam dini dayanağı yoktur.(17) Ölünün yakınlarının ilk hafta içinde fakirlere sadaka verip, sevabını ölüye bağışlamalarının Sünnet olduğu iddiası da (s. 253) asılsızdır. Ölülere Yasin suresi okunmasının sevap olduğu iddiası da (s. 254) temelsizdir.(18) Suda boğulan, ateşte yanan, enkaz altında kalan, veba, taun, ishal, sıtma ve zatülcenb hastalıklarından birisiyle veya akrep sokması ile ölen, nifas halinde veya gurbet elinde veya ilim yolunda veya Cuma gecesinde ölen kimselerle; sevabını Allah'tan bekleyen müezzinin ve doğru alışveriş yapan Müslüman bir tüccarın, ailesinin geçimini kazanmak için, hak üzere bir çalışma sonunda ölenin 'şehid' sayılacağı iddiası da (s. 257) son derece çürük rivayetlere ve zorlama te'villere dayalı bir iddiadan başka bir şey değildir. Uyku halinde bir şey yiyip içme'nin orucu bozacağı görüşü ise (s. 276) İslam'ın mükellefiyet anlayışıyla uyuşmayan bir görüştür.(19) Benzer bir durum, oruçlunun vücuduna saplanıp kaybolan odun ve demir benzeri bir şeyin, orucu bozacağı iddiası (s. 279) için de söz konusudur. Ramazan orucunu bozanın peşpeşe iki ay (altmış gün) oruç tutması gerektiği görüşü de (s. 282, 290-291) doğruluğu yeterince araştırılmadan verilmiş acele bir hükümdür.(20) "Allah için bir gün oruç tutayım" diyeceği yerde yanılarak "Bir ay oruç tutayım" diyen bir kimsenin, bir ay oruç tutması gerektiği şeklindeki görüşün (s. 306) de, İslam'ın mükellefiyet anlayışıyla bağdaşıp bağdaşmadığı oldukça tartışmalıdır. Kurban sahibinin elinin hayvanı kesenin eli üzerinde olduğu bir durumda, her ikisinin de besmele çekmesi gerektiği, birisinin bile besmeleyi terk etmesi durumunda, hayvanın etinin yenmeyeceği hükmü (s. 392) incelemeden verilmiş acele bir hükümdür; zira yenmesi yasak olan, Allah'tan başkası -mesela putlar- adına kesilen kurbanlardır. Besmele çekilmemesi ise, onun Allah'tan başkası adına kesildiğini göstermez. Kaldı ki, bir başka yerde, besmele çekip çekmediği belli olmayan Ehl-i Kitaptan birinin kestiğini yemenin caiz olduğunu söyleyip de (s. 399), yine besmele çekmeyi terk eden bir Müslümanın kestiğinin yenmeyeceğini söylemenin açık bir çelişki olduğuna da bu vesileyle işaret etmek gerekir. Aynı çelişki, besmelenin kasden terk edilmesi durumunda avın etinin yenmeyeceği, hatta haram olduğu yönündeki hükümde de (s. 401) söz konusudur. Halbuki müellifin de işaret ettiği, besmeleyi şart görmeyen İmam Şafi'i'nin, bugünün şart ve ihtiyaçları bakımından rahatlatıcı olan görüşünün esas alınması daha isabetli olurdu. Yüce Allah'ın kitapları ve peygamberleri yanında, 'velilerinin' de kudsiyet kazandığını söylemenin (s. 410) dini bir temele dayanması şöyle dursun, bu, İslam'a taban tabana zıt inanç ve uygulamalara davetiye çıkarmak anlamına gelecektir. Öte yandan, abdestsiz Kur'an okuyabilmek ve mushafı abdestsiz ele almakla ilgili olarak, bunun caiz olabileceği yönünde de görüşler varken, aksi yöndeki görüşleri esas almak da (s. 411) bugünün şart ve ihtiyaçları yönünden insanların Kur'an ile olan bağlarını zayıflatıcı bir işlev görmektedir. Keza bir suyun temiz olmadığını, fasık veya gayri müslimin haber vermesi halinde, bu bilgiye itibar edilmeyeceğini söyleyip (s. 413), birkaç paragraf sonra, aynı fasık ve gayri müslimin sözlerinin alım-satım ve benzeri muamelelerde geçerli sayılması da (s. 413) açık bir çelişkidir. Kur'an'ın belli bir bağlamda ve belli tarihsel şartları gözeterek, vadeli borçlanmalara ilişkin muamelelerde iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk olduğu yolundaki hükmü, herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin, nikah şahitliğine de teşmil edilmiştir (s. 413) ki, bu hükmün bugünün şartlarında geçerli olup olamayacağı hiç düşünülmemiş,(21) muhtemelen bu konuda klasik fıkıh kitaplarının körü körüne taklidiyle yetinilmiştir. Bir doktorun tedavi edeceği bir hanımın herhangi bir organına zaruret miktarı bakabileceği, fakat onun tedavisini bir kadına öğreterek ona yaptırmasının daha uygun olacağı hükmü de (s. 417) bugünün şartlarında pek pratik görünmemektedir. Yeme-içme konusunda, insanın kuvvetlenmek için doyuncaya kadar yiyip içebileceği, bundan fazla yemenin ise haram olduğu hükmü (s. 427) şer'i dayanaktan yoksun, çok da sert bir hükümdür. Yemeğe tuzla başlayıp, tuzla bitirmenin 'Sünnet' olduğu iddiası da (s. 428) tamamen temelsiz bir iddiadır.(22) Aile planlaması ve gebeliği önleyici tedbirler alma konusunda takınılan olumsuz tavır da, konunun iyice incelenmemiş olmasından ve bu uygulamaların mutlaka Müslümanların nüfusunu azaltma gibi olumsuz bir amaca hizmet edeceği varsayımından kaynaklanmaktadır (s. 434). Ölen bir kadının rahminde canlı bir bebek bulunduğu takdirde, bu bebeği kurtarmak için kadının karnını sol taraftan yarmak gerektiği hususu ise (s. 435) ilmihalden ziyade tıbbın karar vereceği bir konu olsa gerektir.

_Aileyle ilgili görevlerden bahsedilirken, kocanın başlıca görevleri arasında, eşiyle güzel geçinmek, onu korumak ve geçimini sağlamaktan dem vurulduğu halde (s. 443) 'eşini sevmek'ten söz edilmemesi, aynı şekilde kadının kocasını sevmesinden bahsedilmemesi, Hz. Peygamber'in Sünnet'inin yeterince incelenememiş olmasından kaynaklanmış olmalıdır. Keza on altı yaşına giren çocuğun, bir manisi olmadığı takdirde evlendirilmeye çalışılması gerektiği görüşü (s. 444), dinle doğrudan ilgisi olmayan, bugün için ise pek de anlamlı olmayan bir açıklama olarak nitelendirilebilir. İtaat başlığı altında, üst amirin dince yasak olmayan emirlerini dinleyip ona itaatten bahsedildiği halde, onların İslam'a aykırı uygulama ve emirleri karşısında gösterilmesi gereken tepkiden söz edilmemesi (s. 453), bugün İslam dünyasında sivil muhalefetin ve eleştirel düşüncenin niçin gelişmediği konusunda bizlere ipucu vermektedir.

_Öte yandan, peygamberler tarihine tahsis edilen bölümde yer alan birtakım bilgilerin de, araştırma mahsulü olmayıp, geçmiş kaynaklardan aynen derlenmiş bilgiler oldukları görülmektedir (Mesela, s. 476, 477, 478, 479, 480, 485, 486, 492, 496, 497, 498, 506). Bu konuda yeterli araştırma yapılmadan, önceki ulemanın kanaatlerinin aynen sürdürüldüğüne dair tipik bir örnek olması bakımından, Hz. İsa'nın (a.s.) göğe yükseltildiği iddiasını burada zikretmek yerinde olur.(23) Yine sahabe tanımı ve sahabenin tamamının mübarek, mukaddes ve her yönden saygıya değer oldukları yönündeki ifadeler (s. 500) de araştırmaya dayalı olmaktan ziyade, geçmişi toptan tezkiye ve takdis eden bir zihniyetin ürünü olarak görülmelidir. Aynı şekilde ay'ın bölünmesi ve Miraç mucizelerine tahsis edilen bölümde verilen bilgiler, konuyla ilgili rivayetlerin çelişki, problem ve zaafları görmezlikten gelinerek, muhtemelen de böyle bir durumun varlığından habersiz bir şekilde sunulmuştur (s. 504-505) ki, konuyla ilgili araştırmaların sonuçları, burada verilen bilgileri doğrulamak şöyle dursun, sıhhatleri konusunda ortada son derece ciddi kuşkuların bulunduğunu göstermektedir.(24)

Erkek Egemen ve Yetişkin Merkezli Dindarlık

_İlmihallerin bilgi kaynaklarının ortaçağ fıkıh literatürü olduğu(25) tekrar hatırlanacak olursa, geçmişte ve günümüzde hakim anlayış olan erkek egemen bakış açısının, fıkha, oradan da ilmihallere yansımasını garipsememek gerekir. Halbuki Kur'an'dan ve Hz. Peygamber'in kadın konusundaki bakış açısını yansıtan bazı rivayetlerden yola çıkılarak, tam tersine, kadın-erkek eşitliğini esas alan bir yaklaşımı da savunmanın mümkün, hatta daha isabetli olacağına dair yapılmış pek çok çağdaş araştırma karşısında, ilmihallerin bu açıdan da gözden geçirilmesi cihetine gidileceği yerde, maalesef bu yönde ciddi bir adım henüz atılmış değildir. Cuma namazının ve teşrik tekbirlerinin kadınlar için gerekli görülmemesi (s. 163), asr-ı saadetteki uygulamalar görmezlikten gelinerek, kadın ve çocukların bayram namazlarına katılmalarının teşvik edilmesi şöyle dursun, bunun tamamen sükutla geçiştirilmesi (s. 164), kadının kocasının niyetine göre mukim ve misafir olacağı (s. 169), kocasının izni olmadan, kadının nafile oruç bile tutamayacağından dem vurulurken, aksi durumda kadının izninin gerekli görülmemesi (s. 261), ancak erkeğin, hasta, oruçlu veya hac ve umre için ihramlı olma durumunda karısını nafile oruç tutmaktan menedemeyeceği (s. 262), Şevval ve Zilhicce hilalleri konusunda iki kadının şahitliğinin bir erkeğinkine denk olabileceği (s. 269-270), asr-ı saadetteki uygulama tam ters yönde olduğu halde, kadınların kendi evlerinde namaz kılmalarının mescidlerde namaz kılmalarından daha hayırlı olduğu (s. 308) kadının itikafının kocasının iznine bağlı olduğu -ki kocasının da itikaf için karısından izin alması gerektiği akla bile getirilmemektedir- (s. 308), Kur'an'da hacca gitmek için, kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın, sadece maddi imkan ve yol güvenliği şart koşulduğu halde, kadının -güvenlik tehlikesinin bulunmadığı durumları da kapsayacak şekilde- mutlak olarak mahremsiz yolculuğa çıkamayacağı (s. 353), telbiye getirirken seslerini yükseltmemeleri, remel ve hervele gibi bazı uygulamaları yerine getirememeleri sebebiyle kadınların haclarının -akıl ve dinlerinin eksik olduğu iddiasının bir uzantısı olarak- erkeklere kıyasla 'noksan' olduğu (s. 378), hac yolunda kocası veya mahremi ölen kadının 'muhsar' sayılacağı ve hac yapmayarak ihramdan çıkması gerektiği (s. 381), Müslüman ve Ehl-i Kitaptan olanların "kadın dahi olsalar" (?) kestiklerinin yenebileceği (s. 399), -yine asr-ı saadetteki uygulamaların hilafına olarak- İslam kadınlarının abdest, namaz ve oruç gibi dinle ilgili birtakım meseleleri, ya kocaları ve mahremleri aracılığıyla ya da "kocalarının izni ile" ve "arasıra bir ilim meclisine giderek" öğrenmeye çalışabilecekleri, ama kocalarının rızası olmadıkça bir ilim meclisine katılamayacaklarının ileri sürülmesi(26) (s. 407), ancak kocası bir meseleyi çözemediği veya sorup öğrenmekten çekindiği takdirde, gidip ehlinden sorma hakkının olabileceği (s. 407), yine evlilik konusundaki şahitlikte de iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahit- liğine denk sayılacağı (s. 414), kocanın karısına karşı görevleri arasında "zevcesi ile güzel geçinmek" zikredilirken, kadına kocasının dine uygun 'emirlerini' tutma mükellefiyetinin düşmesi (s. 443-444) gibi hususlar, yukarıda sözü edilen erkek egemen bakış açısının birer yansıması niteliğindedir.

_Öte yandan, çocuk ve gençlerden ziyade yetişkinlerin esas alınması, çocuk ve gençlerin, hele kız çocukların ve genç kızların dışlanması, namaz haricinde çocukların camiye sokulmaması yönündeki telkinler (s. 232) çocuğun dayakla namaza ve oruca alıştırılmasının tavsiye edilmesi (s. 282), şu anda İslam dünyasının -ve de ülkemizin- nüfusunun çok önemli bir kısmını oluşturan genç nesillerin yok sayılmasından başka bir anlama gelebilir mi? İslam dünyasının geleceği kendilerine bağlı olan gençliğin, ilmihallerde tamamen ihmal edilmesinin izahı mümkün olmasa gerektir.

Psikopatolojik Dindarlık

_İlmihallerin belki de en zararlı yönlerinden birisi, psikopatolojik bazı davranışlara yol açabilecek birtakım bilgileri okuyucularına çekinmeden sunabilmiş olmalarıdır. Bu konuda verilebilecek en yaygın ve tehlikeli örnek, temizlikle ilgili vesvese ve obsesyonlara yol açan, gusülle ilgili -hemen her ilmihalde karşılaşılabilecek- şu tür açıklamalardır:

_Vücut yıkanırken iğne ucu kadar bir yerin kuru kalmamasına dikkat edilecek, kulaklar ve göbek oyuğu yıkanacak. Su saçların, sakalların, kaşların ve bıyıkların aralarına ve altlarındaki deriye kadar geçecektir. Bunlar sık olsa bile suyun ulaşması sağlanacaktır. Bunların araları ve dipleri kuru kalırsa, gusül tamamlanmış olmaz. (...) Kapanmış olan küpe deliklerinin içini de yıkamalıdır. İçlerine zorla su geçebilecek olan küpe deliklerini de, içlerine su geçecek bir şekilde el ile ıslatıp yıkamalıdır.(27)

_Bu satırları okuyan birinin vesveseci olmaması mümkün değildir. Nitekim hemen hepimiz özellikle abdest ve gusül konusunda, bu gibi ifadelerden kaynaklanan ve bazen son derece ciddi sonuçları da olabilen obsesyon örneklerini çevremizde bol bol görebiliriz. Yukarıda anlatılanlar bir yandan dini dayanaklardan yoksun iken, öte yandan da bazı rivayetlerin lafızcı bir şekilde anlaşılması gibi bir yanlıştan kaynaklanmaktadır. Bu bilgilerin hiçbirisinin Hz. Peygamber'in hayatında yeri ve karşılığı yoktur. Kaldı ki, Hz. Peygamber dönemindeki kısıtlı su ve banyo imkanları düşünüldüğünde, bu açıklamaların hiç de gerçekçi olmadığı kolaylıkla anlaşılır.

_Bu noktada ilmihallerin dindar insanların psikolojilerini bozmakla mı, yoksa onlara sağlıklı bir ruh hali sağlamakla mı yükümlü olduklarını sormanın zamanının gelip geçtiği kanaatindeyiz.

_Elbette ilmihallerin olumsuz yönleri bunlarla sınırlı değildir. İlmihallerde verilen bilgiler arasındaki çelişki ve tutarsızlıklar,(28) gereksiz ve anlaşılmaz açıklamalar,(29) şekilciliğin tabii bir sonucu olan "kılı kırk yarma" mantığı(30) ve araç niteliğindeki hükümlerin ve hususların, amaçlan gölgede bırakması,(31) mezhepçilik ve ırkçılık sayılabilecek bazı ifadelerin mevcudiyeti(32) gibi hususlar, ilmihallerin hepsinde şu veya bu ölçüde görülen olumsuzluklara dair verilebilecek bazı örneklerdir. Hemen hemen Türkçedeki bütün ilmihallere büyük ölçüde teşmil edilebilecek olan bu gibi tespitleri daha da çoğaltmak her zaman mümkündür. Şimdi bu tespitlerin ışığında, şu nihai soruyu sorma zamanı gelmiştir: Durumu bu olan ilmihaller, okuyucularında nasıl bir dindarlığa yol açabilir?

_Bu soruya verilecek cevap kısa ve nettir: Mevcut ilmihallerin, ‘nasıl’ı bir yana, herhangi bir dindarlık 'geliştirmesi' dahi söz konusu değildir. Zira bu ilmihallerin, derinlik ifade eden 'dindarlık' geliştirmesi şöyle dursun, standart bir Müslüman tipi yetiştirmesi bile mümkün görünmemektedir. Çünkü bu ilmihaller her şeyden önce, hayatın bütün alanlarını kuşatan İslam'ı, "İslam'ın şartı beştir" şeklindeki dar ve yanlış bir anlayışa hapsetmekte, buna bağlı olarak da, hayatın her alanında sergilenmesi gereken ibadet=kulluğu; namaz, abdest, oruç, hac, kurban vb. ibadat-ı mersumeye hasretmektedir. Yine bu yaklaşımın bir uzantısı olarak ilmihaller, derinliksiz, şekilci ve mekanik bir 'formalite Müslümanlığı'na, ister istemez yol açmaktadır. Dinin şekil kadar, hatta ondan da önemli olarak, 'ruh ve öz' olduğu unutulmuş, bu formalite Müslümanlığı, şer’iliği tartışmalı pek çok fıkhi detaylara boğulmak suretiyle ilmihaller, adeta bir 'talimatname'ye dönüştürülmüştür. O kadar ki, Allah'a kulluk görevlerinin bir kısmını teşkil eden, namazı kılmak, orucu tutmak, zekatı vermek, hacca gitmek, kurban kesmek vs. için bir Müslümanın bilmesi gerekenler (?) dört cilt (toplam 1800 sayfa) tutacak kadar teferruata boğulabilmiştir.(33) Tam da bu noktada insanın aklına ister istemez şu soru tekrar gelmektedir: Acaba namaz kılan, oruç tutan, zekat veren, hacca giden, kurban kesen Hz. Peygamber ve ashabı, bu 1800 sayfalık bilginin ne kadarını biliyordu? Kuşkusuz çoğu yorum ve ictihad ürünü olan bu detayların çok büyük bir kısmını bilmiyorlardı, buna rağmen kulluk görevlerini en iyi şekilde yerine getirebiliyorlardı. Hem de bunları sadece formalite olarak değil, gerçek bir dindarlığa ve gerçek bir İslamî bilince dönüştürerek bunu başarıyorlardı.

_Bu noktada ilmihallerin topluma sunduğu, dönemi geçmiş, yanlış, eksik, temelsiz ve hatta bazısı zararlı bilgileri de bir tarafa bırakacak olursak, Müslümanda bireysel, toplumsal ve evrensel boyutlarıyla İslamî bir bilinç doğuracak, derinlikli, özü formalitelere feda etmeyen, insanı özellikle ahlakî alanda olgunlaştırıp dönüştürmeyi amaçlayan, sağlam bilgi temeline dayalı, psikolojik ve pedagojik boyutları ihmal etmeyen, çağın ruhuna hitap edebilecek bir ilmihale – özellikle de geleceğimizin teminatı olan genç nesiller açısından- acilen ve şiddetle ihtiyaç olduğunda en ufak bir şüphe olmadığını belirtmek bir zorunluluktur.

Dipnotlar:

1. TDV İslam Ansiklopedisi "İlmihal" maddesi.

2. Literatür taramasına dayalı bu incelemede, toplumdaki yaygınlık ve etki düzeyleri sebebiyle, Mızraklı İlmihal, Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslam İlmihali, Ahmet Hamdi Akseki'nin İslam Dini, DİB'ğının ilmihali ile TDV'nın ilmihali esas alınmış, örnekler ise Bilmen'den verilmiştir. Ancak, bu örneklerin hemen tamamının bütün ilmihallerde şu veya bu ölçüde tekrarlandığını da burada vurgulayalım.

3. "İslam'ın şartı beştir" anlayışınınn geniş eleştirisi için bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, "Bir Hadis ve Yorumu: İslam'ın Şartları", Diyanet Gazetesi (Ocak, 1989),sayı: 359, s. 3 ve 27.

4. Yusuf Ziya Yörükan, Müslümanlık ve Kur’an-ı Kerim’den Ayetlerle İslam Esasları, Ankara 2002, s. 65-66.

5. Nitekim İbn Manzur (Ö. 711/1311) da el-ibadetu: et-ta'atu demek suretiyle bu hususa işaret etmektedir. Bkz. Lisanu'l -'arab, Beyrut t.y., III. 272.

6. Hakkı itiraf etmek gerekirse, bu bakımdan Ahmet Hamdi Akseki'nin Müslümana Büyük İlmihal adlı eserinin (İstanbul 1971) mevcut i1mihaller içerisinde en iyi durumda olduğunu da belirtmeden geçmemek gerekir .

7. Böyle bir mukayese için konuyla ilgili en geniş eserlerden olması itibarıyla İmam Gazali'nin (ö. 505/1111) İhya’u 'ulümi'd-din adlı eserinin tamamına, keza Şah Veliyullah ed-Dehlevi'nin Huccetu’llahi'l-baliğa'sına ve Ali Şeriati'nin Hac adlı eseri ile Garaudy'nin İslam ve İnsanlığın Geleceği, İslam'ın Vaat Ettikleri, Yaşayan İslam gibi eserlerinde yer yer yaptığı konuyla ilgili yorumlara başvurulabilir.

8. Mamafih burada. yine Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslam İlmihali'nde (İstanbul 1995) tespit ettiğimiz bazı örneklerin yerlerine işaret etmeden de geçmeyelim: Bkz. s. 121-122, 123, 129, 130, 131, 132, 136, 145-147, 157, 162, 189, 216, 222, 223,224, 225, 228, 232, 237, 244, 246, 279, 294, 295, 296, 298, 299, 300, 318, 336, 362, 365, 366, 396, 402, 403, 412, 429, 433.

9. Bkz. Ö. N. Bilmen, age., s. 108, 155, 169, 290, 292, 298, 340, 344,424.

10. Bu yaklaşımın eleştirisi için bkz.M. Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet-Eleştirel Bir Yaklaşım-. Ankara Okulu. Ankara 1999. s. 97-98.

11. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Nihat Koçak, Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslam İlmihalindeki Hadislerin Tahrici (basılmamış lisans tezi), AÜİF, Ankara 1989.

12. Miraç rivayetlerinin fevkalade problemli durumunu görmek için bkz. Ahmet Molu, Miraç Hadislerinin Hadis Bilimi Açısından Değerlendirilmesi (yayımlanmamış yüksek lisans tezi, AÜİF, Ankara 2001.

13. Bu konudaki rivayetlerin isnad ve metin açısından arz ettiği problemlerle ilgili olarak bkz. Mustafa Ertürk, "Çocuğun Dini Eğitiminde Kullanılan Bir Hadis ve Tahlili", Marife, II (Konya, 2002), sayı: 2, s. 53-79.

14. Bu konuda geniş bilgi için bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, Namazların Birleştirilmesi, İlahiyat Yayınları, Ankara 2002.

15. Bkz. Ebû Şame el-Makdisi, el-Ba’is 'ala inkari’l-bida’i ve'l-havadls, Kahire, t.y.; ayrıca bkz. Salih Özer, Hadis Literatüründe Mübarek Zaman/Kutsal An Mefhumu ve Kandiller Örneğinin Tetkiki (yayımlanmamış yüksek lisans tezi), AÜİF, Ankara 1995.

16. Kur'an'da yer almayan ve sadece hadis rivayetlerine dayandırılan recm cezasıyla, mürted için öngörülen ölüm cezasına dair rivayetlerin isnad ve metin açısından arz ettikleri problemler konusunda bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, "İslam'a Yamanan Sanal Şiddet: Recm ve İrtidat Meselesi", İslamiyat V (2002), sayı: 1, s. 125-132.

17. Bu konuda bkz. Muhammed Ahmed Abdusselam, Kur'an Niçin İndlrlldi?, Fecr Yayınları, Ankara 1989, s. 55-56.

18. Bkz. age., s. 54-55.

19. Bu konuda bkz. Mehmed S.Hatiboğlu, "İslam Mükellefiyet Anlayışı ve Buna Aykırı Bir Maliki- Hanefi Kıyası", AÜİFD, XXI (1976) s. 185-197.

20. Oruçlu iken cinsi münasebette bulunmak veya yiyip içmek suretiyle olsun, kasden orucunu bozanların iki ay sürekli kefaret orucu tutması gerektiğine dair yaygın hükmün yanlışlığına dair geniş bilgi için bkz. Musa Carullah Bigiyef, Kitabu's-Sunne, Ankara Okulu, Ankara 2000, s. 115-117, dipnot, 87 (Yazara ait, Uzun Günlerde Oruç, çev. Yusuf Ura1giray, Ankara 1975, s. 213-217’den naklen)

21. Kadının şahitliği meselesindeki değerlendirmeler ve yeni yaklaşımlar konusunda geniş bilgi için bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, "Kadın Konusunda Kur'an'a Yöneltilen Başlıca Eleştiriler", İslami Araştırmalar (Kadın Özel Sayısı), V (1991), sayı: 4, s. 276-277; Hayreddin Karaman, "Kadının Şahitliği, Örtünmesi ve Kamu Görevi", agd. s. 287; Ali Bulaç, "Mekasidu'şŞeria Bağlamında Kadının Şahidiği Konusu", agd. s. 297, vd. İlhami Güler, "Kur'an'da Kadın-Erkek Eşitsizliğinin Temelleri", agd. s. 315-316. Süleyman Ateş, "İslam'ın Kadına Getirdiği Haklar", agd., s. 324. Hüseyin Hatemi, "Modern Mahrem ve İslam'ın Kadına Bakışı", agd., s. 331.

22. Bu iddianın dayanaklarını oluşturan hadis rivayetlerinin uydurma olduğu konusunda bkz. M.Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet -Eleştirel Bir Yaklaşım-, s. 46.

23. Kökleri asırlar öncesine giden bu kadim telakkinin dayanakları ve eleştirisi için bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, "Hz. İsa'yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi", İslamiyat III (2000), sayı: 4, s. 147-168; Mehmet Ünal, "Tefsir Kaynaklarına Göre Hz. İsa'nın Ölümü, Ref'i ve Nüzulü", agd. s. 133-146.

24. Miraç rivayetleriyle ilgili olarak bkz. dipnot, 12; ayın yarılmasıyla ilgili olarak da bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, Alternatif Hadis Metodolojisi, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2002, s. 341-343.

25. Mesela, Bilmen'in ilmihalinde zikredilen kaynaklar şunlardır: Kur'an-ı Kerim, Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Cami'u's-Sağir, Kirabu't-Terğib ve't-Terhib, Şema'il-i Tirmizi, Şifa-i Şerif, Mevahib- i Ledünniye, Akaid-i Nesefiye, Şerh-i Mekasıd, Şerh-i Mevakıf, Mebsut-ı Serahsi, eI-Bedayi, elHidaye, el-Bahru'r-Ra'ik, erDürer ve'l-Gurer, Mülteka, Halebi, Merakı'l-Felah, Haşiye-i Tahtavi, . ed-Dürrü'l-Muhtar, Reddü'l-Muhtar, Mecmu'a-i İbn Abidin, Feteva-yı Hindiyye, Feyziyye, Behçe, Netice, Ali Efendi, Abdurrahim Fetvaları ve Mecmu'a-i Cedide, Muhtasar-ı Ebi'z-Ziya, Şerh-i Ebi'l-Berekat, Haşiye-i Düsüki, Kitabu'l-Ümm, Tuhfetü'l-Muhtaç, Neylü'l-Mera'ib, Keşşafü'l-Kına, Kirabu'l-Muhalla, Bidayetü'l-Müctehid, Nihayetu'l-Muktasit [Bu son isim aynı bir eser değil, Bidayetu'l-Muctehid'in isminin devamıdır.], el-Mizanu'l-Kübra, İhya'u'l-Ulüm, Tarikat-ı Muhammediye, Şerh-i Şir'atü'l-İslam, Siyer-i İbn Hişam, Tarih-i İbn Esir, Siyer-i Halebi.

26. Bu satırlar adeta İncil'deki şu ifadelerin bir yansıması gibidir: "Mukaddeslerin bütün kiliselerinde olduğu gibi, kiliselerde kadınlar sükut etsinler; çünkü onlara söylemek için izin yoktur; ancak şeriatın da dediği gibi, tabi olsunlar. Eğer bir şey öğrenmek isterlerse, evde kendi kocalarına sorsunlar, çünkü kadıya kilisede söylemek ayıptır" (Korintoslulara I.Mektup, 14: 34-35). Bu anlayışın eleştirisi ve İslam'da yeri olmadığı konusunda bkz. Rıza Tahiri, "İslam'da Genel Haklar ve Masuniyetler", Yeni Ümit (Ocak-Mart, 2002), sayı: 55, s. 40.

27. Bilmen, age., s. 92-93, no: 186, 187. Hemen hemen aynı ifadeler Diyanet İlmihali’nde (Ankara 1999), s. 108-109'da mevcut olup, ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı bu sağlıksız anlayışı Diyanet Takvimi aracılığıyla (bkz. 08.01.2003 tarihli takvim yaprağı) geniş halk kitlelerine yaymaya çalışmaktadır.

28. Bu konuda bkz. Bilmen, age., s. 118/76; 121/103; 124/122-123; 153-154/5, 6, 7; 167/253; 168/256; 188/363; 196/5, 7, 8; 217/13; 222-223/5; 225/23; 238/534; 273/71 (namaza kıyasla); 341/99 (Burada zekat ve sadakaların insanların yıkantısı [kiri] sayıldığı, dolayısıyla Haşimoğullarının şeref ve kıymetine yakışmayacağı ifade edilirken, bunların sıradan Müslümanların şeref ve kıymetine yakıştığı, dolayısıyla sıradan Müslümanların şeref ve kıymetlerinin pek de önemli olmadığı sonucu çıkmaz mı?); 363/43-1 (Haccı helal mal ile yapmak haccın sadece bir edebi mi, yoksa önemli bir Şartı mıdır?); 372/4; 375/78 413/48-51; 425/109 (Burada verilen bilgilerle, at ve eşek etinin haram olduğu hükmü arasında bir çelişki doğmaktadır.); 430/146; 473 (Dinin kolaylık olduğuna dair burada yer alan açıklamalar, bizatihi bu ilmihaldeki zorlaştırıcı ve kılı kırk yancı hükümlerle bir arada değerlendirildiğinde, ortaya açık bir çelişki çıkmaktadır.)

29. Bkz. age., s. 134 (Türkçe ezanla ilgili açıklamalar); 164/232, 235; 165/241; 176/299; 190/377; 195/403-2; 196/5; 218/30; 227/480; 239/543 (Hunsa-i miişkil'in cenazesinin yıkanmayacağına dair); 315/9-1 (Mürtedin irtidad öncesi zekat borçlarının düşeceği hakkında); 316/3; 319/13 (Bugün söz konusu olmayan zekat memurları hakkında); 375/75; 395/40; 396/47 (Saksağan, kumru, bülbül ve keklik eti yiyenin belaya tutulacağına inanıldığı için yenmelerinin iyi olmadığı hakkında); 398/56 ("Deniz insanı"nın (?) yenmesinin helal olmadığı hakkında); 401/75; 423/102; 427/122-123; 430/142-144; 431/148 vd. 434/165; 465/63 (Taassubu olumlar görünen açıklamalar hakkında).

30. Mesela bkz. Bilmen, age., s. 190/375-379; 205/406 ve pek çok yerde.

31. Mesela bkz. Bilmen, age., s. 114/58 (Namaz vakitlerinden bir-ikisi bulunmayınca, o vakit namazlarının ora halkına farz olmayacağı); 271-272/67 (Ramazan hilalinin hesapla tespitinin caiz olmadığı hakkında); 336/77-2, 3 (Kireç, alçı taşı, yakut, elmas, firuze, su, tuz, zift, neft (petrol) gibi maddelerden humus alınmayacağı hakkında).

32. Mesela bkz. Bilmen, age., s. 217/10 ve pek çok yerde; 496/78-79 (Hz. Peygamber'in 'nesebinin', 'mübarek' ve 'yüksek'liği); 527/179 (Kureyş'in asalet ve şerefi).

33. Burada kastettiğimiz eser, Vecdi Akyüze ait Mukayeseli İbadetler İlmihali (İslam Fıkhında İbadetler) adlı, İz yayıncılık tarafından yayımlanan (İstanbul 1995) ve Yeni Şafak gazetesi tarafından promosyon olarak dağıtılan eserdir.

34. Aslında böyle bir ilmihâl yazmanın son derece yararlı olacağını düşünmekle birlikte, bunu, hadis/Sünnet alanındaki problemlerin çözümüne yönelik projemizin tamamlanmasından sonraki bir tarihe tehir ediyorduk. Ancak toplumdan gelen yoğun talepler karşısında, böyle bir ilmihâl yazma işinin daha fazla tehir edilmemesi gerektiği anlaşılmaktadır. Cenab-ı Hak’tan bizi bu konuda başarılı kılmasını niyaz ederiz.
Gönderen Osman Tuna GÖKGÖZ zaman:

__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

Dindarlık Bağlamında Amel-i Salih Kavramına Sosyolojik Bir Yaklaşım

 

Tanımı, kapsamı ve kategorileri ile ilgili tartışmaların hâlâ devam ettiği dindarlık kavramı, bilhassa son yıllarda üzerinde daha da yoğunlaşılan bir olgu olmuştur. Bu tartışma ve muğlaklık, bir yandan dinin tanımı ve ona yüklenen anlam ve çerçeve ile birebir ilintiliyken, diğer yandan kültürel dönüşüm, cemaatleşme gibi sosyolojik gerçekliklerle alâkalıdır. Dolayısıyla bu karmaşıklık ve muğlaklık, çok farklı dindarlık anlayışlarını beraberinde getirmektedir. Bunu özellikle günümüzde dindarlık ölçekleri ile ilgili tartışmalarda gözlemlemek mümkündür. Kanaatimizce dindarlıkla ilgili tartışmalarda ortaya çıkan gerilim, bireysellik toplumsallık tayfında görünür olmaktadır. Bu da öncelikle dinin, ardından dindarlığın kapsamı sorununu işaretlemektedir. Bilindiği gibi dindarlığı besleyen ve geliştiren öge ibadettir. İbadetin kapsamı ile ilgili algılamalarda ise amel-i sâlih kavramının çerçevesi çok önem taşımaktadır. Bu bağlamda temel sorun, özelde İslâm’ın metinlerinden değil, algılayıştan kaynaklandığı için sosyolojiktir. Biz bu makalede “amel-i sâlih” kavramı üzerinden dindarlık kavramının tanım ve kapsamını sosyolojik olarak sınamaya ve bu kavrama yeni bir çerçeve getirmeye çalışacağız. Bu açıdan öncelikle bir tarih okuması yaparak sorunun global boyutlarını görmeye, kavramsal ilişki ve analizlerin ardından İslâm’ın otantik metinlerine referansla konuyu kısaca betimlemeye, daha sonra Türkiye’deki dindarlık algısını amel-i sâlih çerçevesinde değerlendirmeye ve son olarak da yeni bir dindarlık kavramını mümkün olabildiğince efrâdını câmi ağyârını mâni bir şekilde inşa etmeye çalışacağız.

Bir Tarih Okuması:

Geleneksel ve modern (toplum) dönem kategorileri, bilhassa “şimdi”nin karakteristiklerinin daha iyi vurgulanması açısından en yaygın olarak kullanılan bir ayrıştırmadır. Rasyonellik, teknoloji, ilerleme gibi temel birtakım nitelikleriyle geleneksel toplumdan farklılaştırılan modern toplum olgusunun, konumuzla ilgili en önemli özelliği,  Descartes ile daha da tescillenen çifte gerçeklik alanıdır. Daha da somut bir ifadeyle söyleyecek olursak kutsal/profan, din/din dışı, maddî/manevî, ruh/beden gibi düalistik yapılardır. Bunun bir sonucu olarak kutsal ile profan, mekânsal ve zamansal olarak birbirinden bağımsızlaşarak kendi başına ontik kategoriler olarak algılanmaya başlanmıştır. Şüphesiz bunun Batı tarihi içerisinde, Hıristiyanlıkla da bağlantılı olarak uzun bir tarihî ve sosyal bağlamı bulunmaktadır. Bu ayrışmanın son tahlilde, dünyevîliğin öne çıktığı bir kriz ile sonuçlandığını bugün ilgili literatürlerden okumaktayız.

İlgili literatüre bakıldığında, geleneksel toplumlarda genel olarak böyle bir bağımsız alan ayrıştırmasının işletilmediği, bireysel ve toplumsal hayatla dinin içiçe olduğu vurgulanır. Meselâ Kolakowski’ye göre, öyle çok eskiden de değil, yakın bir zamana kadar din kategorileri şâmil-i mutlak idi, bütün diğer teorik ve kavramlaştırmalara hâkim olup onları örtmekteydi. Kültürün, beşerî ilişki ve emellerin dinî isimleri vardı. Bu şümul bugün varit değildir.[1] Bilhassa klâsik sosyoloji çalışmalarında bu vurgu daha da belirgindir.[2] Meselâ Eliade’ye göre, kültürün en arkaik seviyelerinde bile, insan olarak yaşamak, bizatihi dinî bir faaliyettir. Orada, beslenmenin, seks hayatının ve çalışmanın kutsal bir değeri vardır. Başka bir tabirle, insan olmak, dinî bir varlık demektir.[3] Bu vurgular kutsal/profan ayrımlarının modern zamanlara ait bir olgu olma durumunu keskinleştirmektedir. Bu konuda kimi rezervlerimiz olmakla birlikte konuyu dağıtmamak için detaya girmeyeceğiz.

Kutsal/profan ayrımının konumuzla ilgili olarak ortaya çıkardığı sonuç dinin son derece sınırlı bir şekilde tanımlanması ve dünyevîleşmedir. Böylece birbirlerine karşıtlık ilişkisi içerisinde ele alınan bu kavramlar, yeni bir zihniyet, bölümleme ve din algılayışını ortaya çıkarmıştır. Buna göre kutsal; dinlerin aşkın nitelik atfederek yücelttiği inanç, kurum veya varlıklar olarak rasyonel olanla tezat konsepti içerisinde tanımlanırken, profan da, bu ayrışmada kutsal olmayana ait olan; gündelik rasyonelleştirilmiş pratiğin dışında sembolik bir anlamı olmayan, kutsal olana saygısızlık eden şeklinde bir tanım kazanmıştır.[4] Bu açıklamaya göre din, kutsal şeylerle, yani dünyevî veya varoluşun (din dışı/profan) zorunluluklarından ayrı olarak kurulan şeylerle ilgilenmek zorundadır ve buradaki iddia, dünyanın sosyolojik ve dinsel yorumlarının çoğunlukla rakip yorumlar olduğudur.[5] Dolayısıyla dünyevî işler sâlih bir amel olsa da kutsalın kapsamı dışında kalması hasebiyle ibadet değildirler ve dindarlığı besleyen bir öge olamazlar.

Açıkça Kilise hegemonyasına son vermek niyetiyle ve Batı’nın hâkim dili ve kodlarında içerilen Tanrı-insan gerilimi, Tanrı’nın gerileyişinde temsil edildi. Buna Aydınlanma’nın ortaya çıkardığı sonuçlar da eşlik edince, din ilkel zamanlara mahsus bir fenomen olarak tanımlanmaya başlandı. Nitekim Lucretius’dan Russell’a kadar eleştirel rasyonalist geleneği belirleyen dinin tabiatı ve kaynağına dair herhangi bir görüş varsa, bu, tüm dinlerin aklın askıya alınması, bilim ve hakikî bilginin yokluğu, kısaca bâtıl inançtan meydana gelmesi  şeklindeki bir tanımlamadan dolayıdır.[6]

İnsanı aşan hiçbir otoritenin olmayacağı fikri sonucu kainat, artık matematik ve geometrinin kavramlarıyla ve deneysel olarak kanıtlanmış nedensel ilişkilere dayalı olarak kavranmaya ve açıklanmaya çalışılıyordu... Sonuçta XVIII. yüzyıla gelindiğinde Tanrı, insanın bakışından (dünya tasavvurundan) uzaklaştırıldı. Böylece Tanrı mekanikleşen bir evrende yok olmuştu.[7]

Bu ayrım sonucunda kutsal ve profan birbirinden bağımsız çifte gerçeklik alanı olarak algılanınca, ancak birtakım sınırlı inanç ve ritüellerle sınırlı olarak tanım buldu. Profan ise aşkınlığa her türlü başvuruyu reddederek kendini, dünyayı inşa etmeye girişmiş, kendini kendi, dünyayı tüm kutsallıktan arındırdığı ölçüde yapabileceğine inanmıştır.[8] Bunun bir sonucu olarak din, kutsalla ilintili bir fenomen olarak görülmüş ve kutsal/profan ayrımı da modernliğin yayıldığı ölçüde evrensel bir nitelik kazanmıştır. Nitekim Durkheim bunu şu totalleştirici ifadelerle anlatmaktadır: Kutsal varlıklar tarifleri gereğince diğerlerinden ayrılmış şeylerdir. Onları ayıran cihet, kendileriyle kutsal olmayan şeyler arasında bir ayrılığın bulunmasıdır. Tabiî olarak bunlar birbirlerinden ayrı şeylerdir.[9]

Bunun bir sonucu olarak dünyevîleşme baş göstermektedir. Dünyevîlik, insanın dinî vesayetten kurtulması,[10] dinden yoksunlaşma[11] ya da dinin giderek toplumsal önemini yitirdiği[12] süreci ifade etmektedir. Böylece din, bir dereceye kadar özel bir sorun olmuştur.[13]

Kısaca tarihi ve içeriğini anlatmaya çalıştığımız bu düşünce, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren Türkiye’de de nüfuz kazanarak din anlayışını belirlemeye başlamıştır. Modernliğin giderek temellük edilmesine paralel olarak din, kutsal/profan ayrımında kutsalla ilintilendirilerek algılanan ve tanım kazanan bir fenomen olmuş, entelektüellerden başlayarak daha geniş halk katmanlarına doğru bir yaygınlık kazanmıştır. Bu ayrışma kimi kırılmalarla birlikte Türkiye’de de benzer bir bağlama oturarak anlaşılmıştır. Nitekim Baltacıoğlu, “dinî olguların hususî karakterlerinden biri; dinî inançların mevzuu kutsal şeylerdir. Her dinî itikat kâinatı kutsal olan ve olmayan diye ikiye ayırır ve bunlar arasına birbirine ircaı mümkün olmayan bir tabiat farkı koyar”[14] derken kutsal ve profan’ı Durkheimcı bir tarzda algılamaktadır. Mehmet Taplamacıoğlu’nun konuyu açımlarken ortaya koyduğu ifadeler bir yandan Batılı bir düşünsel çerçevenin İslâmî karşılıklarını aramak şeklinde ortaya çıkarken, diğer yandan “din” ve “kutsal” özdeşliğini vurgulamaktadır; din, manevî bir birlik meydana getiren topluluğun kutsal şeylerle ilgili inanma ve tapınmalarından doğan dayanışmalı bir sistemdir. Bir dinin varolması için mutlaka kutsal ve kutsal dışı ayrımına dayanan iman ve amelin yer alması ve bunları benimseyen ve uygulayan tinsel bir cemaatin meydana gelmesi şarttır. Kutsal ve kutsal dışı âlem yalnız birbirine karşıt değil, aynı zamanda kıskanç şekilde rakiptirler. Bir kimse kutsal dışı hayatta tamamen ayrılmadıkça dinî bir hayata kavuşamaz. Manastır hayatı ancak dış âlem ve asrî hayatla ilgi ve bağlılığı kesmekle mümkündür. Tasavvuf insanı kutsal dışı hayattan ayırarak kutsala ulaştırmak amacını güder. İslâm’daki haram-helâl kavramları bilim alanında kayıntılara elverişlidir. Helâl, kutsal dışının karşılığı olabilir ki, Frenkler buna profan derler. Profan, tapınak anlamındaki “fanun” kökünden gelir. Tapınak dışında kalan kısma “profanun” denilmektedir.[15]

Dini bu algılama tarzı ile ilgili olarak birkaç hususun özellikle altını çizmek gerekmektedir. Öncelikle din, sadece “kutsal” ile özdeşleştirilerek maddî/manevî, ruh/beden gibi ayrıştırmalarda manevî, ruh gibi kavramlara refere edilerek tanımlanmaktadır ki, bu, dinin son derece sınırlı bir çerçevesidir. Kanaatimizce dindarlığın sınırlı tanımı ile ilgili sorunun temeli de buradadır. Zira dindarlığın birkaç ritüele indirgenerek tanımlanması, dinin indirgeyici tanımları sebebiyledir. Taplamacıoğlu’nun mantığını kullandığımızda, ibadet yerlerinde (manastır, cami vb.) yapılan birkaç ritüel, birkaç kıyafet ve dinî semboller dışında dindarlığı besleyecek bir ibadet yapmak söz konusu değildir. Ya da kutsalla birleşmek üzere tasavvuf hayatı yaşamak gereklidir. Görüldüğü üzeri dini kutsalla özdeşleştiren bu mantık, ibadetin anlamını daraltmaktadır ki, bunun sonucu dindarlık da birkaç ritüele indirgenmiş olmaktadır.

Dindarlık: Tanım ve Kategoriler

Dinin kapsamı ile ilgili bu kısa tarih okumasının ardından, kısaca “dindarlık” kavramı ve onun içeriğinden bahsetmek istiyoruz. Doğrusu dindarlıkla ilgili çalışmalara göz atıldığında, genel olarak dindarlığın “bireysel”likle çerçevelendiği gözden kaçmamaktadır. Buna bağlı olarak dindarlıkla ilgili ölçme ve değerlendirmeler de, çoğunlukla bu dar alanda yapılmaktadır. Söz gelimi; Batı’da kurumsal anlamda kiliseye bağlılık,[16] İslâm’da ise bireysel dindarlık ölçülegelmektedir. Bu, dinin modern tanımı ile yakından ilintili gibi görünmektedir.

Ancak “dînî” kavramının “hayata yönelimli”[17] bir projeksiyon geliştirmesi durumunda dindarlığın çerçevesi genişleyebilecektir. Bu ise, insan hayatını bir bütün olarak görmek ve varoluşu birbirinden bağımsız ontik kategoriler olarak almamakla mümkündür. Bu bağlamda biz dindarlığı, “dinin insan hayatına nüfuz derecesi” şeklinde kısaca tanımlayabiliriz. Bu tanım, dinin teorik boyutunu (inanç), ibadet ve yaşama gibi bütün safhalarını içine alır. Tanımda yer alan “insan” ifadesinin bir tekillik ifade etmediğini, “derece” kelimesinin ise, dinin yaşanma şiddeti ve yoğunluğuna vurgu yaptığını belirtmeliyiz.

Dindarlıkla ilgili çalışmalarıyla tanınan Glock, din/dindarlık için beş boyutu; dinî tecrübe, âyinsel (ibadet), ideolojik (inanç), bilgi ve dinî kanaatlerin etkileme boyutu şeklinde formülleştirmekte, ve bizim dindarlığı genişleten tanımımızı “etkileme boyutu” şeklinde ifade etmektedir. Her ne kadar Glock’un tartışmasının satır aralarında kutsal/profan ayrımının izlekleri bulunsa da, Glock’da dindarlığın genişleyen çerçevesini önemsemekteyiz. Ona göre etkileme boyutu, anılan diğer dört boyuttan farklıdır. Bu kategori ile birey olarak insanın dini inanç, pratik, tecrübe ve bilginin bütün seküler sonuçları özetlenebilir. İnsanların ne yapmaları gerektiğini ve dinlerin etkilemesi sonucu hangi zihniyete sahip olmaları gerektiğini belirleyen dinî kuralların tümü burada ortaya çıkar. Amellerin teolojik anlamının burada bir yeri vardır.[18]

Esasen bugün gelinen noktada, dinin eski dar tanımının ortaya çıkardığı gerilim, sosyal hayatta krizler biçiminde görünür olmuştur ki, bu durum farklı biçimlerde ifade edilmektedir. Nitekim W.H. Whyte, günümüz insanının dinin tapınmayla ve doktrinle ilgili yanlarından çok, toplumsal sorunları çözümlemek ve kişiyi yalnızlıktan kurtarmaktaki yararlılığıyla ilgilenmekte olduğunu saptamaktadır.[19] Yine postmodern durumda dinin konumu ile ilgili tartışmalarda sosyal teorisyenlerin çok sık olarak alanı daralmış, iflas etmiş veya ölmüş bir fenomen farzettikleri dinin yeri, bir yüzyıl değilse onlarca yıl sonra bugün yeniden gözden geçirilme ihtiyacı hissettirmektedir.[20]

Dindarlıkla ilgili farklı tipolojiler geliştirilmiştir.[21] Meselâ, Taplamacıoğlu beş dindar kategori ayırt eder. Bunlar:

1- Gayr-ı âmil: namaz kılıp oruç tutmadığı gibi cenaze namazları dışında hiçbir şeye katılmazlar.

2- İdare-i maslahatçı: İçinde yaşadığı ortamın fertlerine bağlıdır. Onlar yaparsa yapar, yapmazsa yapmazlar. 

3- Dini bütün veya âmil zümre: Bunlar namaz ve oruçlarını tutar, dinî ödevlerini yerine getirirler. Fakat ibadet dışında iş güçleriyle uğraşırlar. Orta tertip dinî ve toplumsal yardımda bulunur, oldukça dürüst bir hayat sürerler.

4- Sofu zümresi: Dünyevî görevlerini kaplayacak kadar din gereklerine saygı gösterir. Bunların çoğu yaşlı kimselerdir; farz ve sünnetten başka oruç ve namazlarını savsaklamazlar. Günlerinin büyük kısmını ibadetle geçirirler.

5- Sofia zümresi: Dinî ve çok aklî devrimci unsurlar taşıyan İslamlığı ters tarafından anlamışlardır. Onların kanununa uyulacak olursa toplum fertlerini baştan sona kadar cezalandırmak gerekir: Sağa bakmak haram, müzik dinlemek günah, futbol fena ve bütün yenilikler gâvur icadıdır.[22] Fakat bu kategorizasyon da da kutsal/profan ayrımının işletildiği satır aralarından okunmaktadır. Taplamacıoğlu’nun anlatımında ibadet, birkaç ritüele indirgenmiş görünmektedir.

Hayri Kırbaşoğlu ise makalesinde, “İlmihal dindarlığı”nın versiyonlarını detaylandırarak açımlar. Bunlar; 1- Daraltılmış dindarlık 2- Daraltılmış kulluk 3- Şekilci-mekanik dindarlık 4- Anakronik dindarlık 5- Erkek egemen ve yetişkin merkezli dindarlık 6- Psikopatolojik dindarlık.[23] Kırbaşoğlu, makalesinin içeriğinde dindarlığın kapsamı ve şekilci dindarlık üzerinde yoğunlaşmaktadır. Şüphesiz çok farklı kategoriler de bulunmaktadır. Ancak burada bu kadarını zikretmekle yetineceğiz.

Biz ise konumuz bağlamında modern ve geleneksel nitelikler gösteren dindarlıklar gözlemlemekteyiz. Modern dindarlık, yukarıda betimlediğimiz üzere dini, kutsal/profan ayrımında kutsalla özdeşleştirip modern tarzda tanımlayarak çerçeveleyen bir dindarlıktır. Dinin sadece sübjektif boyutuna vurgu yapan bu dindarlık biçimi, kendi içerisinde de gevşek ve sıkı dokunuşa sahiptir. Tarihsel bir din anlayışına sahip bu dindarlık biçiminde dinsel sembollerin görünürlüğü zayıftır. Dini daha çok rasyonel bir tarzda algılama eğilimindedirler. Bu durum, onların dinin inanç boyutunu rasyonel bir akıl süzgecinden geçirerek kabul etmeleri sonucunu doğurur. Ritüeller konusunda da daha gevşek söylemlere sahip oldukları gözlemlenmektedir.

Geleneksel dindarlık biçimi ise, orta ve alt sosyal sosyal tabakalardaki çok geniş kesim için geçerlidir. Ancak hemen belirtmeliyiz ki, buradaki geleneksel ifadesi pre-modern bir döneme değil, dinî bilgi ve pratiklerin bir önceki nesilden geleneksel olarak tevarüs edildiği duruma işaret etmektedir. Sentezci, eklektik, fonksiyonel bir din anlayışına sahip olan geleneksel dindarlık da bilinçaltında kutsal ve profan ayrımını işletir. Oldukça şekilci bir dindarlık anlayışının hâkim olduğu bu dindarlık, bu bağlamda birtakım eşya ve kişi, mekân ve zamanlara kutsallıklar yüklemekte ve hatta zamanla bu kutsalların sayısı artmaktadır. Dolayısıyla geleneksel dindarlıkta dinsel sembollerin yeri çok büyüktür ve bunlar dindarlığın en önemli göstergeleridir. Evliya mezar ve türbelerini ziyaret, adak adamak, bazı önemli tarihî şahsiyetleri kutsamak, tespih çekmek vb. bu ritüellerden bazılarıdır.

Ancak belirtilen her iki dindarlık biçimini aynı çizgide buluşturan ortak nokta; açık veya bilinçaltında kutsala dair aynı görüşlere sahip olmalarıdır. Dolayısıyla kutsal/profan şeklinde açımlanan bu ayrım, “dinî hayat” için yapılacak olan ritüelleri direkt kutsalla özdeştirilenlerle sınırlama eğilimindedir. Bu bakımdan dindarlıkla bağlantılı olarak ortaya çıkan ibadet ve ritüelleri kısaca şöyle sıralayabiliriz: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, tespihle zikir yapmak, evliya ve önemli bazı şahsiyetlerin türbe ve mezarlarını ziyaret etmek, cenaze, sünnet, evlilik gibi merasimlerde mevlüt okutmak, cübbe giymek, Kur’ân-ı Kerîm’i yüzünden okumak ve hatmetmek, adak adamak, kurban kesmek vs. Dikkat edilirse bu ritüeller kutsal/profan ayrımında direkt kutsalla özdeşleştirebilecek fiillerdir. Biz sınırları daraltılmış bir dindarlıkla ilgili krizin tam da bu noktada oluştuğunu düşünmekteyiz.

Dindarlık, İbadet ve Amel-i Sâlih

Bilindiği gibi dindarlık, ibadetle ve amel-i sâlihle yakından ilintili bir kavramdır. Çünkü dindarlık, ibadetle içi doldurulan ve tanımlanan bir kavramdır. Bu bağlamda ibadetler, her ne kadar bizzat amaç olmayıp öz itibarıyla yüksek amaçlara basamak niteliğinde ise de, dine bağlılığın ve bir anlamda dindarlığın dışa yansıyan bir göstergesi mesabesindedir.[24] Ancak buradaki temel sorun, “ibadet”lerin kapsamının son derece sınırlı tanımlanması ve amel-i sâlih kavramının yeterince açılımının ortaya konamamasıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’de “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım”[25] ifadesindeki ibadet kavramı, insan hayatının bütününü ibadet kapsamı içine alan bir imaya sahiptir. Dolayısıyla ibadet namaz, oruç, hac, zekât gibi ritüellerin dışında çok daha kapsayıcı ve geniş olması gerekmektedir. Bu bağlamda Allah’ın (c.c) sevdiği ve razı olduğu her türlü söz ve davranışı ibadet olarak görmek gerekmektedir.[26] Şu hâlde İslâmî açıdan ibadet, hayattan ayrı bir şey değildir. Hayatın her safhası ibadet hâline getirilebilir. Aslında Kur’ân’da imanın hemen ardından onun bir gereği olarak çokça zikredilen “sâlih amel” (yararlı iş)lerin ibadet kapsamına dâhil olmasıyla, ibadetin, hayatın her anını ve her yönünü kucaklaması mümkündür.[27]

Böylece ibadet ve amel-i sâlih birbirleriyle çok yakından ilintili iki kavram olarak ortaya çıkmaktadır. Aralarında umum-husus ilişkisi vardır. Yani her ibadet aynı zamanda bir amel-i sâlih iken, her amel-i sâlih ibadet olmayabilir. Zira amel-i sâlihin ibadete dönüşmesi iman ve niyetle ilgili bir durumdur. Bir başka deyişle, amel-i sâlih, iman ve halis niyetle yapıldığında ibadete dönüşmektedir.

Arapça kökenli bir kelime olan “amel”, sözlükte iş, vazife[28] anlamlarına gelmektedir. Fiil sözcüğünden daha hususî bir anlam taşıyan amel, hayvan ve bitkilere nispet edilmez; aynı zamanda hem iyi (sâlih) hem de kötü ameller için kullanılır.[29] Genel olarak iş, fiil, hareket için kullanılan “amel” kavramı, “sâlih” sıfatıyla çerçevelenerek Allah’a ibadet kulluğa dönüşmektedir ki bunun meşruiyyeti İslâm’ın bizzat kendisidir. Bu durumda amel-i sâlih’in en azından İslâm’ın açıkça karşı çıkmadığı ve faydalı amelleri kapsadığı söylenebilir. Böylece insan hayatının hiçbir kısmını dışarıda bırakmaksızın İslâm’ın yasaklamadığı, insan ve toplumların faydasına olan fiillerin tümünü amel-i sâlih kapsamında ele almak uygun olacaktır. Buna göre aile hayatı, çalışma hayatı, selâmlaşma, dürüstlük, insanî ilişkiler, komşuluk vs. birçok gündelik faaliyeti namaz, oruç, hac, zekâtla birlikte amel-i sâlih olarak görmek durumundayız. 

Kur’ân-ı Kerîm, amel-i sâlih kim tarafından yapılırsa yapılsın (mü’min, kâfir) kötü görmemekle birlikte, onun uzun vadeli (ahirete yönelik) ve anlamlı olmasını imana bağlamakta ve öylece semereli kılmaktadır.[30] Bir mü’minin görevi hayatını Allah’a adayarak yaşamasıdır ki, böylece tüm hayatı ibadete dönüşebilecektir. Bu bağlamda bugün en ibadetle alâkasız iş bile amel-i sâlih dolayımıyla ibadet olarak dindarlık portremizi tamamlayan bir unsur olabilecektir. Tam da bu noktada Kur’ân-ı Kerîm’de geçen amel-i sâlih kavramını dindarlık ekseninde ele alarak konuyu açımlamak istiyoruz.

Kur’ân-ı Kerîm’de Amel-i Sâlih:

Kur’ân-ı Kerîm’de amel-i sâlih, çok farklı âyetlerde geniş kapsamlı ve hayatın farklı boyutlarını içine alan bir anlatımın konusudur. Şüphesiz burada amel-i sâlih kavramının zikredildiği tüm âyetleri ele almamız mümkün olmadığından, bu başlık altında bazı âyetlere referansla amel-i sâlih kavramının kapsamını netleştirmeye çalışacağız.

Faizle ilgili bir âyetin ardından “İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler”[31] âyetinde namaz ve zekât gibi iki önemli ibadete dikkat çekilmektedir. Bilindiği gibi namaz bedenî, zekât ise malî ibadetlerin başı olduğundan sâlih amellerin de başında gelmektedir.[32] Adalet, doğru şahitlik ve isyandan kaçınma başka bir âyette sâlih amele eklenir: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış)tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir. Allah, iman eden ve iyi şeyler yapanlara söz vermiştir; onlara bağışlama ve büyük mükâfat vardır.”[33] Hakka tecavüz etmemek de bir sâlih ameldir: “Dâvûd: And olsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. Yalnız iman edip de iyi işler yapanlar müstesna...”[34] Bir başka âyette ise yeryüzünde bozgunculuk ile sâlih amel tezat konsepti içerisinde ele alınmaktadır: “Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah’tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?”[35]

Bir âyette deyiş hâline gelen “karıncayı bile incitmemek” amel-i sâlihe konu olur: “Nihayet karınca vadisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin dedi. (Süleyman) Onun sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: Ey Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat.”[36] İş hayatında dürüstlük ve kalite de Hz. Dâvûd (a.s) üzerinden amel-i sâlihe dâhil edilmektedir: “Geniş zırhlar imal et, dokumasını ölçülü yap. (Ey Dâvûd Hanedanı) iyi işler yapın. Kuşkusuz ben, yaptıklarınızı görmekteyim diye vahyettik.”[37] Temiz ve helâlinden rızık elde etmek de bir amel-i sâlihtir: “Sizi huzurumuza yaklaştıracak olan ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız. İman edip iyi amelde bulunanlar müstesna; onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfat vardır. Onlar (cennet) odalarında güven içindedirler.”[38]

Bir başka âyette iman edip sâlih amel işleyenlerin, halkın en hayırlıları olduğu ifade edilmektedir ki,[39] ifade toplum içinde toplumun hayrına olan tüm amellere doğru genişlemektedir. Nitekim Elmalılı M. Hamdi Yazır bu âyetle ilgili şu yorumu yapar: “Güzel amel işleyenler, sadece namaz ve zekât gibi dinin aslî temellerinden olan amellere mahsus değil, gerek esaslardan ve gerek ayrıntılardan, gerek farzlardan, gerek nafilelerden, gerek ibadetlerden, gerek muamelelerden Allah rızasına uygun olan, kurtuluşa hizmet eden, hayra yarar bütün iyi ve faydalı amelleri işlemek ve yasaklardan sakınmak da güzel amel (amel-i sâlih) mânasına dâhildir.”[40] Bir başka âyette geçen “Bâkiyâtü’s-sâlihât” (ölümsüz olan iyi işler) ifadesi de,[41] tefsirlerde son tahlilde marifetullah, muhabbetullah ve hizmetullah ile meşgul olmaya sevk eden ve çağıran her fiil, söz, baki olan sâlih ameller olarak açıklanmaktadır.[42]

Amel-i sâlihin takva ile olan yakın ilişkisi dile getirilmelidir. Nitekim bir âyette sâlih amelin takvayı, takvanın da sâlih ameli beslediği anlaşılmaktadır: “Allah’a itaat edin, Resûle de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının. Eğer yüzçevirirseniz bilin ki Resûlümüzün vazifesi apaçık duyurmak ve bildirmektir. İman eden ve iyi işler yapanlara, hakkıyla sakınıp iman ettikleri ve iyi işler yaptıkları, sonra hakkıyla sakınıp iman ettikleri, sonra da hakkıyla sakınıp yaptıklarını, ellerinden geldiğince güzel yaptıkları taktirde (haram kılınmadan önce) tattıklarından dolayı günah yoktur.”[43] Böylece amel-i sâlih “daha çok sakınma”nın ve “Allah’a yakınlaşma”nın imkanı olarak ortaya çıkmaktadır ki takva budur.”[44] Salt dünyadan faydalanma adına yapılan faaliyetler ya da “sâlih” olmayan ameller değerli değildir: “Muhakkak ki Allah, inanıp iyi işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar; inkâr edenler ise (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.”[45]

Amel-i Sâlih Bağlamında Türkiye’deki Dindarlığın Ana Karakteristikleri:

Şüphesiz Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren kendisini yoğun bir şekilde hissettiren Batılılaşma süreci, belki en fazla dine ilişkin bir transformasyon sürecini beraberinde getirmiştir. Böylece gerek din gerekse dindarlıkla ilintili teorik ve pratik ciddi bir kargaşa ve muğlaklık oluşmuştur. Batılılaşmanın ilk ima ettiği şey ise, Aydınlanma’nın enstrümanları ile din arasında oluşan gerilimin farklı toplumsal tabakalardaki yansımasıdır. Dolayısıyla kültürel kodların bir müddet sonra “anlamlandırma” konusunda yaşadığı sıkıntı, direkt olarak dine gönderme yapan bir krizi işaretlemiştir.

Tarihî ve toplumsal koşulları içerisinde tanımının içeriği farklılaşan dindarlık, böylece din anlayışının yaşadığı serüvene paralel bir tartışmanın konusu olmuştur. Bugün gelinen noktada belirtilmelidir ki, tarikatlardan cemaatlara, bireyselleşmeden liberalleşmeye kadar bir çok faktörün, dindarlığın amel-i sâlih bağlamında kapsamını belirlemede önemli rollerinin olduğu muhakkaktır. Ancak bir üst belirleyici olarak batılılaşma/modernleşme sürecini her defasında hatırlamak ve altını çizmek gerekmektedir. Biz bu başlık altında, Türkiye’de farklı karelerde yer alan dindarlık enstantanelerinden örnek resimler çizerek, buradaki temel problemlere dikkat çekmeye çalışacağız.

Kutsal/profan ayrımına dayanan dindarlık, dini kutsalla özdeşleştiren bir içerikle tanımlandığından buradaki esas problem hayatın kutsallarını tespit etmekte düğümlenmektedir. Ancak her halükârda bu kutsalların oldukça sınırlı olduğu bir gerçektir. Bu açıdan dindarlığın içini besleyen ögeler, daha çok dinin sembolik açıdan kendisini görünür kıldığı birkaç maddeden ibarettir. Zaman zaman bu kutsallar, kimi meslek ve mekânlara doğru genişleme istidadı gösterse de, son tahlilde dindarlık bu maddelere indirgenmektedir (söz gelimi öğretmenlik kutsaldır, Mevlâna müzesi kutsal bir mekândır gibi). Dolayısıyla din ile ilintilendirilen kimi tarihî ve toplumsal nesneler de bir şekilde kutsallık kazanmakta ve bunlar belirli zamanlarda ziyaret edilip el sürülerek dindarlık pekiştirilmektedir. Nitekim Topkapı Sarayı’nda kutsal emanetler, Hırka-ı Şerîf Camii’nde Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hırkasını ziyaret ve ona el sürme, Sakal-ı şerîf ziyaretleri, Fatih Sultan Mehmet’in türbesinin bu amaçla ziyareti ya da Telli Baba vb. şahsiyetleri ziyaret bu türdendir. Tüm bunların gevşek ya da sıkı olma durumuna rezerv koyarak (yani bunları yapma sıklığı) modern ve geleneksel dindarlığın bilinçaltını oluşturduğunu söylemek mümkündür. Şimdi bu çerçevede bazı örnek ve söylemlerden yola çıkarak dindarlık anlayışlarını tahlil etmek istiyorum.

“Namaz kılmıyorum ancak kalbim çok temizdir” söylemi bunlardan birisidir. Daha çok modern dindarlık anlayışınca dillendirilen bu söylem, dindarlığı soyut bir kalp temizliğine bağladığından amel-i sâlihin kapsamıyla ilgili muğlak bir düşünceye sahiptir. Hatta zaman zaman İslâm’ın temel rükûnlarından olan namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerin yerine başka iyiliklerin yapılmasının daha önemli olduğu düşünülmektedir.

Bunun karşılığında ise amel-i sâlihi salt namaz, oruç, hac, zekât ve zikir gibi birtakım ibadetlere indirgeyenler bulunmaktadır. Dolayısıyla bu kategorinin dindarlık anlayışında da amel-i sâlihin kapsamının dar olduğu görülecektir. İbadet ile insan hayatının çok farklı boyutları birbirinden bağımsızlaştırılarak ele alındığından, dindarlığın yegâne sınırı bazı ibadetler olarak görülmekte; söz gelimi, iş hayatında kalite ve ehliyet sahibi olma, dürüstlük, ahlâk, aile babalığı dindarlığı besleyen birer öge olarak tanımlanmamaktadır. Böylece zaman zaman namaz kılan ama dürüst olmayan, hacca giden ancak ahlâkı zaafa uğramış, bol bol zikir yapan ancak işleri kalitesiz insanlar ortaya çıkabilmektedir.

Yaşam biçiminin tamamen dışarıda bırakılarak, dindarlığın kılık kıyafete indirgendiği bir şekli de yaşadığımız sosyal hayatta gözlemleyebiliyoruz. Bir kısım insanlar hiçbir şekilde insanların yaşam tarzı ve kılık kıyafetinde ilkeler olamayacağı düşüncesindeyken, diğer kısmı da ahlâkî yaşam tarzını dışarıda bırakan salt giyim kuşam üzerinden işletilen bir dindar portresi çizebilmektedirler.

Bugün gelinen noktada indirgemeci yaklaşım o kadar yaygınlaşmıştır ki, dindarlık da çok farklı toplumsal tabakalarda bulunulan konum gereğince belirlenmektedir. Buna bağlı olarak her tabaka birkaç ritüel üzerinde yoğunlaşmakta ve dindarlığın yegâne portresinin kendisi olduğunu iddia edebilmektedir. Hâlbuki soygunlar, vurgunlar, fuhuş, hırsızlık, ahlâksızlık vb.nin bu kadar arttığı bir toplumda hiç kimsenin kâmil bir dindar hayat yaşadığını iddia etmesi mümkün değildir. Nitekim 17 Ağustos depremi her şeyden önce ahlâkın çöktüğünü net bir biçimde göstermektedir. Bu durum, dindarlığın yanlış anlaşıldığına dair bir done olarak ele alınmalıdır.

Bugün yaşanan dindarlığın amel-i sâlih açısından oldukça dar, eksik ve ortaya çıkan sonuçları itibarıyla çarpık olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Bu dindarlık anlayışında temel ibadetler bile tam değildir. Onun dışında zikir sadece tespihle belirlenen sayıda bazı kelimelerin tekrarlanmasına dönüşebilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’le ilişki salt okumakla sınırlı kalmıştır. Adak adama, evliya ve tarihî şahsiyetlerin türbelerini ziyaret  ederek onlardan medet umma, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hırkasına dokunma ve Sakal-ı şerîfi görme, kandil gecelerinde mevlüt dinleme, cenaze, sünnet ve evlilik merasimlerinde mevlüt okutma, kandil simidi dağıtma gibi birtakım ögelerle sınırlı bir dindarlık görülmektedir. Bu ritüeller bugün kişinin dindarlığı için yeterli görülmekte, sosyal hayatı nasıl olursa olsun bunları yerine getiren insanlara dindar gözüyle bakılmaktadır. Nitekim toplumumuzda hacca gitmek bu konuda tipik bir örnektir.[46] Bazen kişinin hayatını nasıl yaşadığı iş hayatının kalitesi, insanî ilişkileri hiç kontrol edilmeden hacca gitmiş olması, o kişinin statüsü, dindarlığı ve dürüstlüğü için yegâne kriter yapılabilmektedir. Diğer yandan “hacca gidip geldikten sonra teraziye dokunmamak gerekir” söylemini irdelediğimizde, insan hayatının bir başka yönden bölümlenmeye uğradığını görürüz. Öyle ki burada, dindarlığı kâmil anlamda insan hayatının hac sonrası bölümüne erteleme iması vardır.

Dindarlıkla ilgili bu yanlışın sosyal hayata yansıyan bazı sonuçlarını da görmekteyiz. Bu bağlamda Batı’daki kilise dindarlığına benzer biçimde dindarlığın salt cami ile ilişkiler çerçevesinde belirlendiği bir cami dindarlığı oluşabilmektedir. Nitekim nakdî yardım yapacak bir kimsenin yardıma muhtaç insandan ziyade, camiye yardımı dindârane bulması böyledir. Şüphesiz bu verdiğimiz örneklerle camiye yardım etmeyi ya da hacca gitmeyi dindarlık bağlamında eleştiriyor değiliz. Camiye yardım etmek, cemaatle namaz için camiye devam etmek dindarlığın tabi ki önemli bir parçasıdır. Biz burada tek yönlü bir perspektifi ve amel-i sâlihi indirgeyici görüşleri eleştiriyoruz.

Kısacası Türkiye’de yaşanan dindarlığı gözönüne aldığımızda amel-i sâlihin sınırlı tanımı dolayısıyla eksik, yanlış ve zaman zaman çarpık bir dindarlık anlayışı olduğunu görebilmekteyiz. Bunun temel sebeplerinin başında kanaatimizce hayata bütüncül olarak bakamamak ve sanki hayatın dışında başka bir din ve dindarlık varmış varsayımından hareket etmek gelmektedir.

Sonuç ya da Dengeli (Vasat) Dindarlık

Buraya kadar anlattıklarımızdan net bir biçimde anlaşılacağı gibi, din-kutsal özdeşliğiyle şekillenen dindarlık, amel-i sâlih dolayımıyla dindarlığın alanını daraltmakta; dolayısıyla dindarlık oldukça şekilci bir mahiyet almaktadır. Bu mantığı kullandığımızda imamlar ve din dersi öğretmenleri yaptıkları iş gereğince hayatlarının bütününde amel-i sâlih işleme şansına sahip olurlarken, bir İngilizce öğretmeni ile inşaat mühendisinin yaptığı işin dindarlıkla hiçbir bağlantısını kurmak mümkün olmayacaktır. Dinsel sembollerin üzerinde görünür olduğu insanlar salt bu görüntüden dolayı kendinden menkul dindar olarak vasıflandırılabilecektir. Mevlüt okutmak bir dindarlık faaliyeti olarak görülürken, Almanca öğrenmek din dışı bir iş olarak algılanacaktır. Şüphesiz bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Ancak belirtilmelidir ki, bu anlayış devam ettiği müddetçe salt şekilcilik ön plâna çıkacak, kamu ve özel binalar çürük yapıldığından yıkılacak, eğitim iflas edecek; kısacası insanlığın kalitesi düşecek, bozuk bir toplum giderek bozuk bir dünya ile başbaşa kalınacaktır. Bu açıdan dengeli (vasat) bir dindarlığın tanımlanması gerekmektedir. Buradaki “vasat” kavramını Kur’ân-ı Kerîm’e referansla[47] “denge”ye içkin bir bağlamda kullandığımı belirtmeliyim.

Dengeli bir dindarlık için öncelikle hayatı bir bütün olarak görmek gerekmektedir. Buna göre namaz, oruç, hac, zekât gibi farzların yanı sıra yasakların da önemle dikkate alınması gerekir. Mümkün olduğunca bazı nafile ibadetlerin yerine getirilmesi de buna eklenmelidir. Bunların dışında iyi bir anne ve baba olmak, sorumluluklarının bilincine varmak, çevresini temiz tutmak, hayatı boyunca dürüst olmak, kaliteli iş ve hizmet üretmek vs. tüm bunlar da dindarlığın ögeleridir. Bu açıdan projesini iyi çizen mimar, malzemeden çalmayan müteahhit, dersini nasıl en iyi öğreteceğinin gayreti içinde olan öğretmen, hastasına en iyi hizmeti veren doktor, denizleri kirletmeyen vatandaş, çöpleri çöp kutusuna atan ve yerlere tükürmeyen insanlar, bunları Allah rızası için yaptıklarında dindârâne bir davranış göstermektedirler. Tüm bunlar amel-i sâlihtirler ve insan bunları yapmakla dindarlığın şiddet ve kesafeti daha da artar.

Buna göre namaz kılmayan ancak kaliteli ve dürüst iş yapan insanların dindarlığı nasıl yetersiz ve eksikse, namaz kılan fakat hileli iş yapan insanın dindarlığı da yetersizdir. Dinin şeâirinden olan kimi semboller dindarlık için önemlidir. Ancak salt dinsel sembolleri, birkaç ritüel ve kıyafete indirgenmiş bir dindarlığı kâmil bir portre olarak tanımlayamayız. Aslında kâmil bir dindar portresini Hz. Peygamber’e (s.a.s.) refere ederek çizmek daha anlamlı ve somut olacaktır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber nafilelere kadar birçok ibadeti yaptığı gibi zikir de yapmış, yalan söylememiş, dürüst, fedakâr, aile ve toplumsal ilişkilerinde dengeli davranmış; kısacası hile ve yalan üzerine bir hayat kurmamıştır. Kimi zaman yapıldığı gibi nafilelere varıncaya kadar hiçbir ibadet ve iyiliği küçümsemediği gibi, insanların salt namaz ve oruçlarına bakarak onları değerlendirmemiştir.

Bugün gelinen noktada dindarlığın oldukça daraltılmış bir nitelik kazanması, giderek toplumsal sorunların ağırlaşmasını sonuçlamaktadır. Hastasından bıçak parası isteyen doktor, malzemeden çalan müteahhit, bugün git, yarın gel diyen memur, fahiş fiyatla mal satan ve fırsatçılık yapan tüccar, hileli mal üreten fabrikatör, dersini vermeyen öğretmen, araştırma yapmayan akademisyen, haksız hüküm veren hâkim bazı dinî ritülleri yerine getirse de kâmil bir dindar olmayı haketmediği gibi, namaz kılmayan, temel ibadetleri ve nafileleri küçümseyen, dinin helâl ve haramlarını dikkate almayan bir kimseye de iş hayatında dürüst olsa bile dindar diyemeyiz. Buradaki temel sorun dini çok soyut biçimde algılamaktır. Söz gelimi kimi oturma ve ev ziyaretlerinde sadece tefsir, hadis gibi “sohbet”ler dinî olarak algılanmakta, meselâ sosyal bilimlerle ilgili bir tartışma amel-i sâlih olarak görülmemekte ve yararsız addedilmektedir. Bu durumda akşam “dînî sohbet” yapan, ancak bilgi ile amelleri arasında hiçbir bağlantı olmadan salt “dînî” vasfıyla bu bilgileri dinlemekle dindar olunacağı fikrine sahip portreler ortaya çıkmaktadır. 

 Konuyu Halil Cibran’ın “Nebi” isimli kitabında anlattığı bir hikâyeyle sonlandırmak istiyorum. Zamanın bilgesi el-Mustafa ile Orphalese halkı arasında geçen diyalogta insanlar teker teker soru sorarlar;

el-Mitra: “Bize sevgiden söz et” der ve el-Mustafa cevap verir.

Yine el-Mitra sorar: “Evlilik için ne dersin?” der ve El-Mustafa cevap verir.

Sonra yavrusunu göğsüne bastırmış bir kadın söze karışır: “Bize çocuklardan söz et.” el-Mustafa çocuklardan söz eder.

Sonra bir zengin söz alır: “Bize vermekten söz et.” el-Mustafa vermekle ilgili düşüncelerini anlatır.

Sonra han sahibi yaşlı bir adam söz alır ve “bize yemek ve içmekten söz et” der. el-Mustafa insanın niçin yemek ve içmek zorunda olduğunu anlatır.

Sonra bir çiftçi söz alır: “Bize çalışmaktan söz et” der. el-Mustafa çalışmaktan söz eder. Birçok kimse sevinç, keder, konut, giyim, alım-satım, özgürlük, düşünce ve hırs, acı, kendini bilmek, öğretim, dostluk, söz söylemek, zaman, iyi ve kötü, tapınmak, zevk, güzel sözden sorar. el-Mustafa bunların hepsine cevaplar verir.

En sonunda yaşlı bir din adamı söz alır ve: “Bize dinden söz et” der. el-Mustafa Cevap verir; “Bugün ben size dinden başka bir şeyden söz ettim mi ki?” ve şöyle devam eder; “Kim saatlerini önüne koyup da bu Tanrı için; bu benim için, bu canım için diyebilir ki?..”[48]

Sonuç olarak bir mü’minin, Allah’a (c.c) iman ettikten sonra hayatın bütününü ibadet hâline getirmesi mümkündür. Ancak hayatını “ibadet”leştiren bir mü’min, kâmil anlamda dindar olabilecektir. Hayatı ibadet hâline getirmek ise, sâlih amellerin kapladığı yerle doğru orantılıdır. Kişi tüm işlerini imanla ve Allah’ın rızasını kazanmak maksadına binaen yaparsa,  amel-i sâlih, o insanın hayatının bütününü kaplayacaktır. Böylece dindarlık, birkaç ritüel ve bazı kıyafetlere indirgenmiş olmayacaktır.

 

[1]     Leszek Kolakowski, Modernliğin Sonsuz Duruşması (trc. Selahattin Ayaz), Pınar Yay., İstanbul 1999, s. 100.

[2]     bk. James G. Frazer, Altın Dal-Dinin ve Folklorun Kökleri (trc. Mehmet H. Doğan), Payel Yay., 1991, İstanbul I/8-33.

[3]     Mircae Eliade, Dinin Anlamı ve Sosyal Fonksiyonu (trc. Mehmet Aydın), Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1990, s. vııı-ıx.

[4]     Ömer Demir-Mustafa Acar, Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ağaç Yay., İstanbul 1992, s. 223 ve 295.

[5]     Roland Robertson, “Din Sosyolojisinin Gelişimi”, Din Sosyolojisi (trc. Abdullah Topçuoğlu, der: Yasin Aktay-M.Emin Köktaş), 2. baskı, Vadi Yay., Ankara 1998, s. 220-232.

[6]   Robert A.Nisbet, The Sociological Tradition, 4. Edition, Heinemann Educational Books Ltd., London 1976, s. 222-223.

[7]   Geoge Frankl, Batı Uygarlığı- Ütopya ve Trajedi (trc. Yusuf Kaplan), Açılımkitap Yay., İstanbul 2003, s.175-176.

[8]   Mircea Eliade, Kutsal ve Din Dışı (trc. M. Ali Kılıçbay), Gece Yay., Ankara 1991, s. 179-180.

[9]   Emile Durkheim, Din Hayatının İptidâî Şekilleri (trc. Hüseyin Cahit), Tanin Matbaası, İstanbul 1924, II/108.

[10]    Peter L. Berger, Kutsal Şemsiye-Dinin Sosyolojik Teorisinin Ana Unsurları (trc. Ali Coşkun, 2. baskı, Rağbet yay., İstanbul 2000, s. 166.

[11]    Abdurrahman Arslan, “Sekülerizm; Akleden Kalbin Parçalanışı”, Bilgi ve Hikmet, sayı 2, İstanbul 1993, s. 11.

[12]    Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü (trc. Osman Akınhay-Derya Kömürcü), Bilim ve Sanat Yay., Ankara 1999, s. 645-646.

[13]    T.B. Bottomore, Toplumbilim-Sorunlarına ve Yazınlarına İlişkin Bir Kılavuz (trc. Ünsal Oskay), 2. baskı, Beta Yay., İstanbul 1984, s. 262.

[14]    İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Sosyoloji, Sebat Basımevi, İstanbul 1939, s. 106-107.

[15]    Mehmet Taplamacıoğlu, Din Sosyolojisi-Giriş, Ankara A.Ü.İ.F. Yay., 1961, s. 49-52.

[16]    Kiliseye bağlı kişisel dindarlıkla ilgili olarak bk. Thomas Luckmann, “Modern Toplumda Din ve İnsan”, Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. 5, İzmir 1989, s. 431-447.

[17]    Marshall G.S. Hodgson, “Müslüman Bireyin Dindarlığı: Tarihle ve Nefisle Yüzleşmeler-750-945 Civarı”, İslâm’ın Serüveni-Bir Dünya Medeniyetinde Bilinç ve Tarih (trc. Metin Karabaşoğlu), İz Yay., İstanbul 1995, I, 323.

[18]    Charles Y.Glock, “Dindarlığın Boyutları Üzerine”, Din Sosyolojisi (trc. M.Emin Köktaş), s. 254-255.

[19]    T.B. Bottomore, a.g.e., s. 262

[20]    David Lyon, “Religion and the Postmodern: Old Problems, New Prospects”, Postmodernity, Sociology and Religion (ed. Kieron Flanagan-Peter C. Jupp), St. Martin Press, New York 1996, s. 16.

[21]    Dindarlıkla ilgili tipoloji ve değerlendirmeler için bk. M.Emin Köktaş, Türkiye’de Dinî Hayat-İzmir Örneği, İşaret Yay., İstanbul 1993, s. 47-67.

[22]    Mehmet Taplamacıoğlu, “Yaşlara Göre Dinî Yaşayışın Şiddet ve Kesafeti Üzerinde Bir Anket Denemesi”, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, s. 145.

[23]    M.Hayri Kırbaşoğlu, “İlmihal Dindarlığının İmkânı Üzerine”, İslâmiyat, V/4, Ankara 2002, s. 109-124.

[24]    Kurul, İlmihal-İman ve İbadetler, TDV Yay., İstanbul, ts., I, 219.

[25]    ez-Zâriyât, 56.

[26]    Habil Şentürk, Psikoloji Açısından Hazreti Peygamberin İbadet Hayatı, Bahar Yay., İstanbul ts. s. 36.

[27]    Hüseyin Certel, “Dinî Hayatta İbadetin Yeri ve Önemi”, Dinî Araştırmalar, II/4, Ankara 1999, s. 212.

[28]    Mevlüt Sarı, el-Mevârîd, Bahar Yay., İstanbul 1982, s. 1050.

[29]    Râgıp el-Isfehânî, el-Müfredât fî garîbi’l-Kur’ân, Kahraman Yay., İstanbul 1986, s. 519.

[30]    bk. el-Bakara 2/25, 277; el-Mâide 5/8-9, 91-93; et-Tâhâ 20/81-82; Sebe’ 34/37; Sâd 38/24, 28; Muhammed 47/12; el-Beyyine 98/7; el-Asr 103/1-3.

[31]    El-Bakara, 2/277.

[32]    İmam Kurtubî, el-Câmi‘u li ahkâmi’l-Kur’ân (trc. ve notlar ekleyen: M. Beşir Eryarsoy), Buruc Yay., İstanbul 1997, III/602-603.

[33]    el-Maide 5/8-9.

[34]    es-Sâd 38/24.

[35]    es-Sâd 38/28.

[36]    en-Neml 28/18-19.

[37]    Sebe’ 34/11.

[38]    Sebe’ 34/37.

[39]    el-Beyyine 98/7.

[40]    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili (sadeleş. İsmail Karaçam vd.), Azim Yay., İstanbul ts., s. 239.

[41]    el-Kehf 18/45-46.

[42]    Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i kebîr-Mefâtihu’l-gayb (trc. S. Yıldırım vd.), Akçağ Yay., Ankara 1990, XVI/191-192; İbn Kesîr, Hadislerle Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri (trc. B. Karlığa-B. Çetiner), Çağrı Yay., İstanbul 1984, IX/4992-4997.

[43]    el-Mâide 5/92-93.

[44]    Sebe’ 34/37.

[45]    Muhammed 47/12.

[46]    Daha geniş bilgi için bk. Mehmet Bayyiğit, Sosyo-Kültürel Yönleriyle Türkiye’de Hac Olayı,  TDV Yay., Ankara 1998.

[47]    el-Bakara 2/143.

[48]    Halil Cibran, Nebi (trc. Ömer Rıza Doğrul), Pınar Yay., İstanbul 2001, s. 21-95.

 

_________________________

Kaynak: Yard.Doç.Dr. Mustafa Tekin, Dindarlık Olgusu Sempozyum Tebliğ ve Müzakereleri, KURAV Yayınları, s. 49-63

 



__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 

Eğer Bu Konuya Cevap Yazmak İstiyorsanız İlk Önce giriş
Eğer Kayıtlı Bir Kullanıcı Değilseniz İlk Önce Kayıt Olmalısınız

  Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazıcı Sürümü Yazıcı Sürümü

Forum Atla
Sizin yetkiniz yok foruma yeni mesaj ekleme
Sizin yetkiniz yok forumdaki mesajlara cevap verme
Sizin yetkiniz yok forumda konu silme
Sizin yetkiniz yok forumda konu düzenleme
Sizin yetkiniz yok forumda anket açma
Sizin yetkiniz yok forumda ankete cevap yazma

Powered by Web Wiz Forums version 7.92
Copyright ©2001-2004 Web Wiz Guide
hanif islam

Real-Time Stats and Visitor Reports Sitemizin Gunluk, Haftalik, aylik Ziyaretci  Detaylari Real-Time Stats and Visitor Reports

     Sayfam.de  

blog stats