HANiFDOSTLAR.NET

 

Kuran Müslümanı
 

(Şahıs odaklı din anlayışından Allah odaklı din anlayışına...)

Ana Sayfa Hanif Mumin  Iste Kuran Kurandaki Din  Kur'an Yolu  Meal Dinle Sohbet Odasi Hanifler E- Kitaplik Kütüb-i Sitte ?  ingilizce Site Kuran islami Aliaksoy Org  Hasanakcay Net Tebyin-ül Kur'an Önerdiğimiz Siteler Bize Ulasin

 

- Konulara Göre Fihrist

- Saçma Hadisler

- Hadislerin-Sünnetin İncelemesi

- Haniflikle İlgili Sorular Cevaplar

- Misakın Elçisi Kim?

- Kuranda Namaz/Salat

- Onaylayan Nebi

- Kuranda Namaz/Salat

- Enbiya 104

- Kuranda Yeminler

- Adem Hakkında Sorular

- Ganimetleri Resulün Eline Nasıl Vereceğiz?

- Allahın ındinde YIL ve DOLUNAYLAR

- Abese ve Tevella

- Hadisçilerce Tahrif Edilen Ayetler

- Mübarek Yer, Mübarek Vakit

- Arkadaş Peygamber

- Kuranın İndirilişinden Günümüze Gelişi

- Bir Türban Sorusu

- Kuran ve Bize Öğretilenlerin Farkı

- Namazın Kılınışı

- Hadislere Göre Namaz

- Kuranda Salat Namaz mıdır?

- Kuran Yetmez Diyen Uydurukçular

- Bizler Hanif Dostlarız

- Sahih Hadis mi İstersiniz?

- Hakkı Yılmaz'ın Tebyin Çalışması

- Kur'anı Anlamada Metodoloji

- Tarikatçıların Çarpıttığı Birkaç Ayet

- Nasıl Kur'an Okuyalım?

- Kur'anı Kerim Nedir?

- Kur'anda Oruç

- Allah'sız Bir Din ve Allah'sız Bir Kur'an İnancı

- Kuransız Bir İslam Anlayışı ve Müşrikleşme

- Meal Çalışmasına Davet

- Allah Şahit Olarak Kafi Değil mi?

- Doğru Hadisleri Ne Yapacağız?

- Kur'andaki Muhammed ve Peygamberlerin Misyonu

- Mahrem, Avret, Ziynet

- Nur Suresi Çeviri-Yorum

- Cilbab

- Resule İtaat Ne Demektir?

- Hadis Kalburcuları ve Kalburları

- Kur'anı Kerim'in İndiriliş Gayesi

- Kur'anda Amellere Karşı Cahili Yaklaşım

- İslamdışı İnanışlara Kur'andan Örnekler

- Biri Şu Haram Üretim Tesislerini Kapatsın

- Tasavvufta İslam Var mı?

- İslamda Delil Sorunu

- Kurban Kesmek

- İlahi Hitabın Serüveni

- Ecel Nedir?

- Şirk, İşrak, Müşrik, Müşareke, Müşterik

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Peygamberlere Karşı Rabbani Yaklaşımlar

- Salat-ı Tefriciye yada Zikri Çarpıtmaya Bir Örnek

- Mucize Nedir?

- Ayrılıkların Nedenleri

- Sıfır Hata veya Kur'an

- Haniflik Nedir?

- Rabıta İle Şeyhlere Tapanlar

- Hadis Zindanının Mezhepçi Mahkumları

- İslam Dininin Öğrenilmesinde Kaynak Sorunu

- Fasık ve Münafıkların Genel Tanımlaması

- Hadisler, Hıristiyanlık ve Selman Rüştü

- Kur'anı kerim'in İndiriliş Gayesi

- Müstekbirlere Karşı Cahili Yaklaşım

- Halis-Hanif İslam

- Kur'anda Şefaat

- Fuhuş Tellalı Tefsirciler

- Hayızlıyken Neden Namaz Kılınmasın?

- Cebrail, Vahiy, Melek

- Dindarlıkta Müşrikleşme Temayülü

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Yaratılış, Adem, Havva

- Kur'an Yerel mi, Evrensel mi?

- Reform Dinde mi, Dindarlıkta mı?

- Ne Mutlu Tağutu Olmayanlara

- Peygambere Saygı(?)

- Hadislere Kanıt Diye Gösterilen Ayetler

- Allah Nazara Karışmadı mı?

- Kur'anı Kerimle Amel Etmek Mümkün mü?

- Kur'anda İnkar Edenlerin Vasıfları

- Müminlerin Vasıfları

- Allah'ın Vasıfları

- Kur'anın Vasıfları

- Dine Karşı Cahili Yaklaşımlar

- Kur'an Merkezli Din

- İrin Küpü Patladı; Mevlana

- Hurafe ve Bidatlar

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Hz. İsa'nın Ölümü

- Allah'ın Mesajının Adı: Kelamullah

- Allah'ın Resule Uyarıları

- Kur'ana Göre Tenkit ve Eleştiri Nasıl Olmalı?

- Kur'anda Sevgi

- Sofuların Devlet Desteğiyle Desteklenmesi

- Hans Von Aiberg Aldatmacası

- Kabir Azabı Safsatası

- Kur'an Kıssalarının Önemi; Masal Değiller

- Kur'anda Toplumsal Sünnetler

- Tefsirde İsrailiyyat

- Kardeş Evliliği Olmadan Çoğalma

- Hans Von Aiberg Tutuklandı

- Kur'anda Tevbe Kavramı

- Yaşar Nuri Öztürk'ün Yorumuyla Namaz

- Karadelikler; Bir Büyük Yemin

- Mezhepçilerin Ümmi Açmazı

- Kabe Nedir? Mekkede midir, Kudüste mi?

- Kur'anda Ruh Kavramı

- Kur'anda Nefs Kavramı

- Amin Kavramı ve Putperestlik

- Diyanet İşleri Başkanlığının Sitemize Cevabına Cevaplar

- Resul ve Nebi -1

- Resul ve Nebi -2

- Sapık Bir Fırka: Hansçılar

- Cihad mı, Çapulculuk mu?

- Kur'an Deyip Namazı Yok Sayanlar

- Cennete Sadece Müslümanlar mı Girecek?

- Kur'anda El Kesme Cezası var mı?

- Nazar veya Göz Değmesi Var mı?

- Şehadet Getir, Münafık(?) Ol

- Kur'anda Eleştiri Metodu

- Hacc Mekkede mi, Bekkede mi?

- İslami Tebliğde Kur'an Metodu

- Saptırılan Kavram: Mekruh

- Kur'anda Cuma Namazı var mı?

- Of Be Kader, Allah mı Suçlu Yoksa Biz mi?

- Kader Açısından Cebir ve İhtiyar

- Baban Peygamber Olsa Ne Yazar

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Vahdet-i Vücud, Şirkin Alası

- Tasavvufi Bilginin Kaynağı Vahiy mi?

- İslam'da Resullük Son Bulmuştur

- Teveffi Kelimesi ve Arap Dili

- Tasavvuf Üzerine Düşünceler

- Nefis Mertebelerinin İç Yüzü

- Allah Rızası Anonim Şirketi; Tarikatlar

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -1

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -2

- Nakşi Şeyhi Allah'ın Avukatı mı?

- Kur'anda "ve+la" Öbeği

- Putlar ve Tapanlar

- Son Peygamberimizin Okuma Yazması

- Mesih ve çarpıtılan Bir Ayet

- Hac İzlenimleri

- "Üzerinde 19 var" da Son Nokta

- Secde Emri

- Kur'andaki Hac

- Aracıların Gaybı Bildiği İnancı

- Tarikatçı - Müşrik Karşılaştırması

- Gazali'nin Kadına Bakışı

- Kur'anda Kadına Verilen Önem

- Başörtüsü Allah'ın Emri Değil

- Başörtüsü Takmak Kur'anda Var mı?

- Kur'anda Kadın Dövmek Var mı?

- Cariye, Köle; Utanmaz Mealciler

- Kadına Yönelik Şiddet

- Sünnet Edilen Kızın Öyküsü

- Erkekçe ve Kadınca Meal Konusu, Nebe 33. Ayet

- Harem - Selamlık Kimin Emri?

- Zina, Evlilik ve Örtünme Adabı

- Cariyeleri Aç, Hür Kadınları Kapat (!)

- Çok Eşliliği Yasaklayan Ayetler

- Kur'ana Göre Evlilik Hukuku

- 2 Kadın = 1 Erkek, Uydurma mı?

- Danimarkalı mı Sapık, Buhari mi?

- Ebu Hanife, Cariyenin Avreti

- Nisa 25, Hür Kadın ve Fahişe İfadesi

- Maymunların Hadisi ve Recm Vahşeti

- Hz. Muhammed'in Tebliği

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Angarya Haline Getirilen İbadet

- Buhari'nin Hadislerini Buhari Yazmamıştır

- Hadis ve Sünnet Gerçeği

- Uydurma Hadisler, İslamın Kara Boyası

- Hadisler Dinin kaynağı Olamaz

- Uydurmaların Sınırı Yok; Şeytan Geyiği

- Beşeri Hükümler Neden Kutsal Oluyor?

- Hadis - Kur'an Çelişkisi

- Kur'anda/Dinde Olanlar ve Olmayanlar

- Cehennem'den Çıkış Yok

- Kur'anda Tağut

- Ebu Hureyre Gerçekte Kimdir?

- Hadis - Mantık Çelişkileri

- Kurban ve Kurban Bayramı Nereden Geliyor?

- Hadislere Göre Kur'an Eksiktir

- Bildiri: İslam Anlayışında Reform

- Arapça mı, Arap Saçı mı?

- Koca mı Üstün, Allah mı?

- Esbab-ı Nüzül Komedi Hadisleri

- İşte Geleneğin Dini

- Ulul Emir İle Kim Kastediliyor?

- Kul Hakkı

- Yezidi Bir Gelenek: Aşure Tatlısı

- Hz. İbrahim'den Asrımıza Dersler

- Taklitçiliğin Boyutları

- Seb-ul Mesani Nedir?

- Kelle Sayılarak Gerçek Bulmak

- Kıyamet - Mahşer Günü ve Sonrası

- Kur'anda Namaz Vakitleri

- Kur'anda Cuma Konusu

- Salih Olmak Yetmez

- Hudeybiye Anlaşması Uydurma mı?

- Kitap Yüklü Eşekler

- Kur'andaki Hac

- Hz. Nuh'un Oğlu Kimdi? İftira mı?

- Ruhun Ağırlığına Başka Bakış

- Hz. İbrahim Yalancı Değildi

- İncil'de Kadına Bakış

- Şirkin Büyüğü Küçüğü Olur mu?

- Kur'andaki Abdest ve Hijyen

- Din de Bir Araçtır

- Kur'an Okumanın Zararları

- Kur'anda Dua Ayetleri

- Kur'anda Tarih Kavramı ve Bilinci

- Şekilsel Secde Kur'anda Yok mu?

- Salat ve salatı İkame

- Kur'andaki Emr Kavramı Üzerine

- Dindar İnsanlar Şirk Koşar

- Alak Suresinin İlk Beş Ayeti

- Men Arefe'nin Çözümü

- Kur'andaki Av Yasağı

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Din Büyüklerini Tanrılaştırma

- Allah'a ve Muhammed'e Değil

- Kur'andaki Örnek Tevekkül

- Şekilsel Rüku Kur'anda Yok mu?

- Hz. İbrahim Kuşları Kesti mi?

- Ehli Sünnet Dininin Anayasası

- İnsan Allah'ın Halifesi mi?

- Kur'an Üzerinde Düşünmek

- Şirkin Kuyusuna Düşenlere Uyarılar

- Kur'an Ölülere Okunmak İçin mi İndirildi?

- Ayda Okunan Kur'an Masalı

- Hz. İbrahim, Safa ve Merve Masal mı?

- "Haç"er-ul Esved (!)

- Mevlana Sahte Bir Peygamber Değil mi?

- Tasavvufun Tanrısı İki Zıttır

- Kur'andaki Tasavvuf: Teveccüh

- Önce Batıl ve Hurafe İle Savaşalım

- Resuller Haram Kılamaz mı?

- Elçi Muhammed ile İnsan Muhammed'in Farkı

- Tarikatlarda Aracılar Rezaleti

- Nur Suresi 31. Ayet Nasıl Çarpıtılıyor?

- Sırat Kıldan İnce, Kılıçtan Keskin mi?

- Kur'anda Zalimler

- Bütün Mehdileri Çöpe Atıyoruz

- Kur'ana Göre Ramazan Ayı ve Haram Aylar

- Tasavvufçuların İlahı; Varlık ve Yokluk

- Tasavvufçuların Küçük Putları

- Sünnet Etmek yaratılışı Değiştirmedir

- Son Peygamberimizin Mektupları

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Mescid-i Aksa Nerede?

- Büyük Kandırmaca: Hadis

- Kur'an Neden Arapça Olarak İndirilmiştir?

- Kimin dini? Kimin Kitabı? Kimin Meali?

- Evliya Kelimesinin geçtiği Ayetler

- Şimdiye Kadar Yaşanan İslam

- Ayın Yarılması Diye Bir Mucize Yoktur

- Kabe Dikili Taş Değil mi?


Up | Down | Top | Bottom
 
Şu da emredildi: Yüzünü dine bir Hanif olarak çevir. Sakın müşriklerden olma.

Yunus Suresi 105

Ben bir Hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.

Enam Suresi 79

İbrahim ne bir Yahudi idi, ne de bir Hıristiyan. O sadece hanif bir müslümandı. O müşriklerden değildi.

Ali İmran Suresi 67

Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlıbaşına bir ümmetti; bir Hanif olarak Allah'ın önünde eğiliyordu. Müşriklerden değildi.

Nahl Suresi 123

De ki Allah doğrusunu söylemiştir / vaadinde sadıktır.Haydi artık Hanif olarak İbrahim'in Milleti'ne uyun! Müşriklerden değildi o.

Ali İmran Suresi 95

Allah'a ortak koşmadan, Hanifler olarak... Allah'a ortak koşan kişi, gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgar onu uzak bir yere fırlatıp atıyor gibidir.

Hacc Suresi 31


Up | Down | Top | Bottom

HABERLER

 

 








 

 

  Hanif Islam

 

Genel Tartışma
 Hanif Dostlar Ana Sayfa -> Genel Tartışma
Konu Konu: Tanrıyı vahye zorlamak Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazanlarda
Gönderi << Önceki Konu | Sonraki Konu >>
malik bin nebi
Uzman Uye
Uzman Uye
Simge

Katılma Tarihi: 24 kasim 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 439
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı malik bin nebi

PERDE ARKASI ( VAHİY IV)

Şûrâ Sûresinin 51. Ayetinin delaletinden hareketle Allah’ın insanlarla konuşmasının üç yolla gerçekleştiğini ve bunlardan birincisinin doğrudan vahiy olduğunu ifade etmiştik. Bu ayetin beyanına göre Allah’ın insanla konuşmasının ikinci türü ise “perde arkasından” olur.

Eğer “Perde arkası” deyiminden anlaşılan şey “Perde arkasından konuşma” ise, bunun bir mecaz olduğunu yeniden izaha hacet yoktur. Zaten lafız ve sesleri bulunan bir konuşmayı gerçek anlamıyla Allah’a isnat etmek de imkânsızdır. Ama eğer anlaşılan şey “perde arkasından vahiy” ise, sözü uzatmadan, bu konudaki uzun tartışmalara girmeden kanaatimizi açıklamak istiyoruz.

İnsan, perde arkasındaki ilahi konuşmayı, kâinattaki ayetleri okuyarak duyar. Allah, perde arkasından, yani varlıklarla (Mâturîdî’ye göre varlıklarda yarattığı harf ve seslerle) insanlara vahyeder. İşaret dilinden anlayanlar, gerçeklik üzerinden Gerçek olana geçebilirler.Hicaz'dan eski yolla Suriye ve Mısır'a gidenler, Ölü Deniz (Lut Gölü) ün güneyinde, bir şafak vaktinde, büyük bir çığlıkla taşlaşmış çamurlarla altı üstüne getirilen kadim Sodom kentinin harabelerinin oluşturduğu derin bir ıssızlıkla karşılaşırlar. Kur’ân, bu kıssayı anlattığı bölümün sonunda şöyle der:

 

“Bunda, mütevessimûn için elbette ayetler vardır!” Hicr 15/73-75

 

Mütevessimûn, bir şeyin neye delalet ettiğini anlayıncaya kadar dikkatlerini ondan ayırmayanlardır. (Zemahşerî) Eşyaya ibretle bakan, teemmül ve tefekkür eden firasetli kimselerdir. (Taberî)

Yani her gerçeklik, Gerçek’ten bir şey saklamaktadır. Varlığın kendisi, Var’ı örten bir perde olmaktadır. Bu nedenle her bir varlık, bir ayet sayılmıştır. Her ayet ise bir vahiy ihtiva etmektedir.

Ancak bu tür vahiy, mahiyeti itibariyle sübjektiftir. Evrensel değil yöresel olur. Umumi değil hususi olur. Çünkü makdür ve kültüreldir. Eşyaya ibretle bakmak, teemmül etmek ve tefekkür etmek fiilleri her ne kadar kendi öznesi için imana sebep olsa da, başkalarının ancak doğrulama ve yalanlamasına konu olabilir.

A. Suruş’un mahiyetini tartıştığı eğer bu tür vahiy ise ona bir sözümüz yoktur. Çünkü bu tür vahyin inkâr edilmesi, peygamberlik harmanını ateşe vermez. Zira kendisi de kaynak itibariyle beden ağacından çıkan ateştendir. Ateşin de iki tabiatı vardır; aydınlatabilir de yakabilir de. Yani akıl ateşi hidayete de dalalete de sevk edebilir.

Bu ateşi, ancak dışarıdan gelen bir alev objektif kılabilir. Aklın evrensel ve umumi olması, ancak rehberinin Doğulu ve Batılı olmamasıyla mümkündür.

İşte o zaman vahiy iman ve inkâra konu olabilir ki bu da üçüncü türdür.

 


AHMET BAYDAR

 

ELÇİYLE VAHİY ( VAHİY V ) 

 

Şûrâ Sûresindeki vahiy ayetinin delaletinden hareketle, Allah’ın insanlara konuşmasının üç yolla gerçekleştiğini; bunlardan birincisinin doğrudan vahiy, ikincisinin perde arkasından vahiy olduğunu ifade etmiştik. Üçüncüsü ise “elçiyle vahiy”dir.

Hemen söylememiz gerekir ki üçüncüsünde  vahyeden bir elçiden söz edilecektir. Bu elçi, vahyi beşerden seçilen kimselere getiren melektir. Kitab-ı Mukaddes’in de tanıdığı bu melek Cebrail’dir. Kur’ân’da ona düşman olanın aslında Allah’a düşman olduğu söylenmektedir. (Bakara 2/97)

İşte, muhataplarına meydan okuyan, eskiden de şimdi de mahiyeti tartışılan, başka öznelerin iman ve inkârına konu olan, bu vahiydir. Kur’ân üslubunda; Allah’a imanı, meleklere iman, bunu da kitaplara ve elçilere imanın izlemesi de bundandır.

Meseleyi baştan hatırlayarak toparlayacak olursak: Birinci tür vahiy yaratıcıdır. Vahiy, eşyayı yaratır. Bunların insana birer gerçeklik olarak gösterilmesi de bu tür vahiydir. Ancak bütün varlıklardan daha mükerrem olan insan, onların sırlar sakladıklarını, Gerçeği örten birer perde olduklarını kendiliğinden bilir. Bu durumda vahyin ikinci türü devreye girer. Bu vahiy, eşyanın gerçekliğini düşündürerek arkalarını tefekkür ettirir. Ancak bu da sübjektif sonuçlar verebileceği için, Gerçek konusunda gecikmeler ve ihtilaflar doğar. Bu durumda da üçüncü tür vahiy yardımcı olur.

Son vahiy türü, Necm Suresinin başında şöyle dile getirilir:

Tanıktır yıldız, indiğinde”

Kur’ân, daima vahyi ve onunla ilgili şeyleri tanık gösterir. Yıldızlar, yol bulmaya rehberlik ederler. Bu nedenle Peygamberler, ruhani semadan birer yıldızdır ve bu ilişki dolayısıyla, ilâhi mesajdan onlara indirilen vahiy bölümlerine yıldız denir. Nitekim söz hemen vahye getirilir:

“Hevasından nutk etmiyor; o, vahyedilenden başkası değildir”

"Nutk" etmek mantıklı söz söylemektir. “Heva” nın mukabili de “heda”dır. İnsanın söyledikleri ya hevasından ya da hedasından olur. Ama burada peygamber “hedasından" söylüyor denmiyor, kendisinden söylemiyor der gibi, bizzat düşünerek söz söyleme olgusu olumsuzlanıyor. Bunun üstüne bir de, “O vahyedilen vahiyden başkası değildir” diye ekleniyor.

Bu üsluptan müstefad olunan şey, Peygamberin sözü kendisinin inşa etme iradesinin dışarıda bırakıldığıdır. Bu akış içerisinde işaret edilen öğretinin, -anlama vasıta olan sözcükler dışında- beşeri ve kültürel öğeler taşımadığında kuşku yoktur. Sözün devamı da bunu teyit etmektedir:

“onu son derece güçlü olan öğretti.”

Öğreten Cebrail’dir. O güçlü kuldur. Ötenin ve belirlenmemişliğin temsilcisidir. Tanrı-beşer yakınlaşmasındaki imkânsızlığı giderir. Kavranamaz olanın maksadını, beşerin kalbine bırakır. Taşıdığı şey gelirken gayri muayyen ve gayri mahlûk bir anlam enerjisidir. Kendisini söz olarak inşa edecek güçtedir.

İşte bu özellik onu, beşerin kendi hevasından konuştuklarından ayırmaktadır.

Kısaca, Kur’ân’ın nebevî vahiy tanımında esas olan onu Cebrail’in getirmiş olduğudur. Usul ulemasının, Hz. Musa’ya gelen peygamberlik vahyini “elçiyle vahyin” dışında mütalaa etmesi ise anlaşılabilir değildir. Evet, Hz. Musa peygamberdir. Ancak o da bir beşerdir. Her beşer gibi birinci tür vahiyle ona da doğrudan vahyedilmiştir. Yine ona perde arkasından, teemmül, tefekkür ve ferasetiyle birçok çözümler de vahyedilmiştir. Ona ikram edilen nebevi vahiy ise diğer peygamberler gibi Melekle gelmiştir. Nitekim Hadis literatüründe, ona gelen Namus-u Ekber’den söz edilmiştir ki o Cebrail’dir.

İmdi; irfan mektebinin vahiy tanımlarının merkezinde Cebrail’in rolünün hafifletildiği, hatta kimi zaman yok edildiği, ehli tarafından bilinen bir husustur. Bu durumda; peygamberlerin nübüvvet sıfatıyla söyledikleriyle; bir arkadaş, bir koca ve bir baba olarak söyledikleri arasında fark da kalmamaktadır. Velayetleriyle konuştukları sürece ilahi olanı konuşmuş sayılmaktadırlar. Bunun mukabili olarak da, peygamber olmadığı hâlde velayetiyle konuşanlar nebevi konuşmuş sayılmışlardır.

Kendisini “hatemi evliya” olarak niteleyen İbn Arabi’nin, ömrünün sonlarında kaleme aldığı Füsus’u, altı asır önce yaşamış olan Hz. Peygamber’e tasdik ettirmiş olduğunu iddia etmesi bundandır. Yine Celaleddin Rumi’nin kendi yazmış olduğu Mesnevî’nin de önsözünde; “Rabbul aleminin indirmesi” şeklinde nitelendirilmiş olması bundandır.Konya’daki müzede görevli olduğu sırada ziyaret ettiğimiz rahmetli A. Gölpınarlı, Mesnevî’nin başındaki bu yüceltmenin sonradan eklendiğini, Mesnevînin ilk yazmasındaki hattın ve kullanılan kâğıdın önsözden farkını göstererek izah etmişti.

Bizce, Suruş’un Cebrail’i beşerden geride bırakan Mesnevî okumaları, sadece bu Kur’ân-Mesnevî karşılaştırma ve karıştırmasının sebebini göstermesi açısından önem taşımaktadır.

 

AHMET BAYDAR



__________________
bildiklerimizle değil yaptıklarımızla, ellerimizin neleri ile değil hayatlarımızın nasılları ve nedenleri ile,,,

Beni bir yere oturtmaya çalışmayın,çünkü ben bir yerde oturmuyorum, sadece yürüyorum
Yukarı dön Göster malik bin nebi's Profil Diğer Mesajlarını Ara: malik bin nebi
 
malik bin nebi
Uzman Uye
Uzman Uye
Simge

Katılma Tarihi: 24 kasim 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 439
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı malik bin nebi

Bize düşen birbirimize bu içsel sesi (potansiyeli) hatırlatmaktan (zikr) ibarettir. Yoksa kendi içsel sesimiz üzerine tekel kurup, “Başka kimsede yok, bu sadece bana özel” demek değil…

Kur’an’da “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” (Elestü birabbikum) diye sorulup “Dediler ki evet” (Galu bela) diye cevap verilen diyalog, Allah’ın insanoğlunun iç dünyası (ruhu, fıtratı, vicdanı) ile temsilî konuşmasıdır. Her insanda varolan bu fıtrî potansiyeli (doğal vahyi/ilhamı) hatırlatır. (Bkz. ‘Galu beladan beri Müslümanım’ ne demek” başlıklı makale).

Demek ki ayet, Allah’ın insanla nasıl konuştuğuna dair ilk önce genelleme yaparak, bütün herkeste varolan doğal potansiyele atıfta bulunarak başlıyor. Bu bir insana örneğin “Sen doktor, mühendis veya genetik uzmanı olabilirsin. fıtratında/doğanda bu var.” demeye benzer… Arkasından “Fakat bunu geliştirmelisin, bu yönde derinleşmelisin (perde gerisine inmelisin). Böylece alanının uzmanı, yıldızı (elçisi) haline gelebilirsin.” demek gelecektir.

Buradaki durumu Peygamberimizin “Kim içinde hakka(gerçeğe/adalete), hayıra (erdeme) ve iyiliğe çağıran bir ses duyarsa” ifadesi ne güzel açıklıyor. Anlatmaya çalıştığım tam da bu.

PERDE GERİSİNDEN: Verâi’l-hicap gizli, gömülü, saklı olanın içine girmek, derinine dalmak demektir. Dikkat edilirse evrende her şey sanki bir perde ile örtülmüştür. İnsan bedende, tohum toprakta, meyve ağaçta, civciv yumurtada, mineraller suda gizlidir. Ortalama insanlar bunları yüzeysel görür. Fakat bu perdeyi aşıp, gerisine inebilenler orada işleyen düzeni görürler, onun bilgisine ulaşırlar. Yeni mekanik düzenin bir mucidi, evrenin şimdiye kadar gizli kalmış yönlerini ortaya çıkaran bir kâşif, güzel bir senfoni yazan müzisyen vb. bunların tümü kendi alanlarında perde gerisine inmiş kişilerdir. Allah onlarla da keşfettikleri şeyler yoluyla konuştu/konuşuyor. Zaten “keşf” perdeyi kaldırmak demektir.

Simsarın dili ilk burada ortaya çıkar. Bazı insanlar birinci şıktaki doğal vahiy/ilhamdan öte, perde gerisine indiklerini, aradan perdeyi kaldırarak bazı şeyleri keşfettiklerini, kendilerine özel vahiy/ilham geldiğini söylerler ve bundan dolayı kendilerine özel bir misyon biçerek simsarlaşabilirler.

Bunu anlamak için perde gerisine inmenin yani keşfin test edilebilir olması gerekir. Yani perde gerisine indiğini iddia eden kişinin, aynı tecrübenin başkaları tarafından da tekrarlanabilir olduğunu ispat etmesi gerekir. Örneğin suyun 99 derecede kaynadığını, yer çekimi kuvveti olduğunu perde gerisine inerek (görünenin ötesine geçerek) keşfettiğini iddia eden birisi, aynı keşfi herkesin görebileceği şekilde ispat etmesi gerekir. İspat edemezse iddiası sadece kendini bağlar.

Aynı şekilde Allah ile perde gerisine inerek (keşf yoluyla) konuştuğunu ve kendisine bilgi verildiğini iddia eden birisi de, bunu, herkesin tecrübe edebileceği şekilde ispat etmesi gerekir. Aksi halde söylediği sadece kendini bağlar. Bunu peygamberlikten ayırmak için kelam kitaplarında “İlham, keşf ve rüya ‘dinde’ delil olmaz” denmiştir ki az sonra gelecek…

ELÇİ SEÇEREK: Vahiy birinci şıkta kelime anlamıyla ve ilham manasında kullanılırken burada ıstılahi (terim) anlamında kullanılmaktadır. Vahyin/ilhamın en üst derecesidir. En üst derecede fıtrî/doğal melekelerin tümü birden kendisinde uyananlar, insanların liderleri ve rehberleri olurlar. Bu liderler insan hayatının dini ve dünyevi her alanında görülürler. İstisnasız tümü aydınlanmaya ulaşırlar. Her biri kendi alanının yıldızı (elçisi) haline gelirler. Peygamberin bunlardan farkı çalıştıkları alanın farklı olmasıdır. Manevi tabipler olan peygamberlerin ilk ve asıl fonksiyonu insanların manevi ve ahlaki hayatlarını yeniden kurmak ve düzenlemektir.

 

R.İhsan Eliaçık

 

Ahmet Baydar makaleleri www.sonsoz.org

İhsan Eli Açık makaleleri http://ihsaneliacik.wordpress.com

Adreslerindendir.

Esenlikler diliyorum,



__________________
bildiklerimizle değil yaptıklarımızla, ellerimizin neleri ile değil hayatlarımızın nasılları ve nedenleri ile,,,

Beni bir yere oturtmaya çalışmayın,çünkü ben bir yerde oturmuyorum, sadece yürüyorum
Yukarı dön Göster malik bin nebi's Profil Diğer Mesajlarını Ara: malik bin nebi
 
baybora
Ayrıldı
Ayrıldı
Simge

Katılma Tarihi: 06 eylul 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 547
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı baybora

selam,

Ünal kardeşim katkılarınız için teşekkür ederim,

Ahmed Baydar benim çok değer verdiğim, zaman zaman kendisiyle buluşup ilminden istifade ettiğim bir büyüğüm, yukarıdaki yazdıklarım ve hocamın(baydar) yazdıkları aynı döneme denk gelmişti.

İhsan bey'le Ahmed Baydar'ında olduğu iki görüşme yaptık, biri İstanbul da diğeri yazın iki gün bir gece kaldığımız Yenişehir'de gece "yukarıdaki başlıkla ilgili" benim ve Baydar'ın yorgunlumuz nedeniyle kısa bir konuşma geçti. Yukarıda yine "potansiyel vahiy" kavramlaştırmasını 1999 öncesi görüştüğümüz bir grub dile getirmişti.

Bir ressamla bir peyamber veya bir filozofla bir peyamber arasında ben açık bir fark olduğunu düşünüyorum.

Daha öncede yazdım, ben olaylara "bir molla gibi" bak(a)mıyorum,

Hakikati aramanın insanın en şerefli işi olduğunu düşünüyorum, Allah(a.c) zihninizi açık etsin.  

Tekrar katkıların için teşekkür ediyorum, 

selam ve dua ile,

rıdvan



__________________
Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, ve fakat Tanrı'nın inanacağı adam olmak zor!
Yukarı dön Göster baybora's Profil Diğer Mesajlarını Ara: baybora
 
malik bin nebi
Uzman Uye
Uzman Uye
Simge

Katılma Tarihi: 24 kasim 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 439
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı malik bin nebi

Selam Rıdvan Abi,

Benim de Ahmet Baydar abi ile yenişehirde yüzyüze bir görüşmem olmuştu, İhsan Elçiaçık abi ile de yüyüze bir görüşmemiz olmuştu, her ikisi de gereçekten değerli abilerimiz, hatta bir birleri ile yüz yüze gelmeleri için yenişehir tarafındaki abilerle çaba göstermiştik, beraber olmalarında hayır görüyorum yakışıyorlar :),  ne yalan söyleyim şuanda yazılarını pek takip etmiyorum ama bende bıraktıkları izlenim ve şahit olduğum, güzel şeyler yapıyor oldukları ve ihtiyaç halinde kendilerinden istifade edebileceğim insanlar oldukları.(Ki uzun aradan sonra Ahmet Baydar hocanın bir makalesini okumama vesile olduğunuz için ayrıca teşekkürler)

Konu üzerinde sunulan genel görüşleri belirtmeniz güzeldi şahsen bilmediğim konulardı, lakin rica etsem şahsi görüşünüzü biraz daha açarmısınız,.(Eğer bu başlığı genel görüşlerin sunumu ve okuyucunun kendisinin çıkarım yapması için açtıysanız sorumu görmeyebilirsiniz.)

"Bir ressamla bir peyamber veya bir filozofla bir peyamber arasında ben açık bir fark olduğunu düşünüyorum." demişsiniz

Ressam gördüklerinin ve hayal ettiklerinin resmini,

Filozof gördüklerinin ardındakilerin resmini,

Elçiler görünen, görünenin ardında olan, ve kurallarla dolu olan sistemin ve yöneticisinin resmini,

Bu açık fark seviye farkı mıdır, kaynak farkı mıdır ?

Ben de size teşekkür ederim,

Esen Kalasınız,

Sevgilerimle



__________________
bildiklerimizle değil yaptıklarımızla, ellerimizin neleri ile değil hayatlarımızın nasılları ve nedenleri ile,,,

Beni bir yere oturtmaya çalışmayın,çünkü ben bir yerde oturmuyorum, sadece yürüyorum
Yukarı dön Göster malik bin nebi's Profil Diğer Mesajlarını Ara: malik bin nebi
 
baybora
Ayrıldı
Ayrıldı
Simge

Katılma Tarihi: 06 eylul 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 547
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı baybora

Selam ünal kardeşim,

Daha önce yazdığım 6 küçük makaleyi daha asıp, imkanım olursa karşılıklı devam ederiz İnşAllah, düzenli yazma sözü veremesem de imkan oldukça yazmayı düşünüyorum, Allah(a.c) bizi mahçup etmesin,

Sorduğunuz ve dile getirdiğiniz konuları "önemsediğimi" belirt meliyim ve bana görede "hayati" sorular.

Müslümanlar geçmişte kendilerine olan güvenle hertürlü fikirle hesablaşmışlardır, bugünde hesablaşabilirler, kendilerini ikna edemeyenlerin bir başkasını ikna etmeleride mümkün değildir. Ve anlayışlarımız birileri tarafından mutlaka hesabada çekilecektir. Bu nedenle hesabı verilemeyecek/verilmemiş fikirlerin ve anlayışların  "entel" "lak lakları" olmaktan öte gidemediğini, kendine ve çevresine faydalı olm(a)yacağını düşünüyorum. Hesablaşmamız gereken o kadar çok şey var ki, batı tarzı biyo-seküler yaşam ve onun altındaki felsefe, doğunun miskinliğinden tekrar uyanması, tekrar bir dil inşası, inançlarımızı yenileme vs.

devam etmek umuduyla,

selam ve dua ile,

rıdvan 

 



__________________
Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, ve fakat Tanrı'nın inanacağı adam olmak zor!
Yukarı dön Göster baybora's Profil Diğer Mesajlarını Ara: baybora
 
baybora
Ayrıldı
Ayrıldı
Simge

Katılma Tarihi: 06 eylul 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 547
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı baybora

“Sözü anlamak” ve “Söz anlamak” (1)

 

“Bunlara ne oluyor ki, neredeyse hiç bir sözü anlamıyorlar?” (4:78)

 

“Söz ve Dil” ve Sualler:

 

Bu yazımızda “Lisan” ve “Kelam”  veya “Dil” ve “Söz” üzerine birkaç şey söylemeyi amaç ediniyor ve “Arapça Kur’an’ı kerim” ve “Kelamullah” arasındaki ilintiyi ve ayrılık noktalarını vurgulamak istiyoruz. Kur’an’ı Kerim kendini hem “Kur’an’en Arabiyyen” hemde “Kelamullah” olarak nitelendirmektedir. Kur’an’ı Kerim’i “Arabiyyen” olarak tamlayan kelime “Arab’çaya” yani  Kur’an’ı kerim’in “Lisanına” vurgu yapmaktadır. Bu bir ayette daha açık bir ibareyle belirtilir “Lisânen Arabiyyen” .

 “Kur’an’ı Kerim Allah’ın sözü” dür ve bu söz bir “dil” aracılığıyla bizlere ulaşmıştır. Metin “söz” iken “yazı” ile sabitlenmiştir. Burada “söz” ile “yazı” arasındaki ayrımlara değinmeden “sabitlenmiş  sözün” bin dört yüz küsür yaşında olduğu “sözün dili”nin ise bugün bile yaşamaya devam ettiğini ve “bu dilin” “sözcüklerinin” bu zaman aralığında  “genişleyip”, “daraldığını” belirtmeliyiz. Yine “Sözü” söyleyen “Hatib”in ve onu ilk anlayan “muhatabların” ve dahi “zaman ve mekan”ın değiştiğini ve bundan sonrada değişmeye devam edeceğini belirtmek isteriz.  

 

O halde;

“Lisanı” bilmek arkasından “Kelamı” anlamayı getirir mi? Veya soruyu şöylede sorarsak “Dili” bilmek  “Sözü de anlamayı” gerektirir mi? Veya “Dili bilmekle”, “Sözü anlamak” arasında neler vardır?

Bu sualleri daha aktüel hale getirirsek;

“Arapça” bilmek “Kur’an’ı Kerim’i anlamaya” yeter midir?

“Dili Arab’ça olanlara neden tefsir yazılır?”

“Kur’an’ı Kerim’i anlamada Arabça yeterli olsaydı Arablar daha iyi anlarlardı” benzeri suallerine ve yargılarına karşılık biz; “Lisan’ı bilmek Kelam’ı da anlamaya yeterli midir?” sualiyle ve bu suale cevab arayarak yazımıza devam etmek istiyoruz.

 

Dil ve söz hakkında:

“Dil konuşmaz insanlar konuşur”

Yukarıdaki hüküm cümlesi “Dil” ve “Söz” arasında bir ayrım olduğunu “Dilin” “Sözü” üretmek için temel olduğunu belirtir. 

“Söz” “iç konuşmada” hem bir mütekellimi gerektirdiği gibi hemde “dış konuşmada” muhatabları gerektirir. Söz bir “zamana” ve bir “mekana” aittir,  “dilin” ise sözlüklerde “dile gelmedikçe” mütekellime, muhataba, zamana ve mekana ihtiyacı yoktur.

“Dil” kullanıldığında “anlam” kazanır. Bir dil sözlüğünde “anlam” problemi yoktur yalnızca  Sözcükler diğer sözcüklere atıfta bulunur. Ancak dil “söz” ile dünyaya bağlanır.   

Ve yine “Dile” güncelliğini “Sözler” verir. “Söz” “Dilin” bizatihi temelidir çünkü “Söz” olmasaydı “dilde olmazdı” ve “Eşsiz Sözler” “Dili” güncel hale getirir.

 

Dil ve Söz veya et ve tırnak:

Kur’an’ı Kerim kendisini hem bir “Lisan” niteler hemde bir “Kelam”la yani o “Arapça dile gelmiş Kelâmullahtır.” Bu ikili niteleme “Sözün Diline ve “Sözün sahibine” referanstır.  “Anlam Sözün dilinde”, cümlelerinde, kelimelerindedir. “Sözün dilini” bilmek cümleleri ve kelimeleride bilmeyi gerektirir. Burada önemli soruya tekrar dönersek “sözün dilini” bildiğimizde “sözüde” anlıyor oluyor muyuz? O zaman “Sözün dilini” bilenlere tefsir neden?  

“İlahi söz”de gözden kaçanlar nedir ki “anlama ve yorumlama sorunlarımız” devam etmektedir?

 

Devam edecek ..



__________________
Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, ve fakat Tanrı'nın inanacağı adam olmak zor!
Yukarı dön Göster baybora's Profil Diğer Mesajlarını Ara: baybora
 
baybora
Ayrıldı
Ayrıldı
Simge

Katılma Tarihi: 06 eylul 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 547
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı baybora

“Sözü anlamak” ve “Söz anlamak” (2)

 

“O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir” (3:47)

“Allah’ın bir beşerle karşılıklı kelam etmesi olacak şey değildir” (42:51)

 

“Söz” olmasaydı “Dilde olmazdı” demiştik. Sözün gerçek sahibi “Yeri,  Gökleri ve ikisinin arasındakileri” yaratan “Söze” ilahi rengini verendir. O’nun “Kelâm fiili”nin tecellisi “Söze” dönüştüğünde “Kelamullah” adını alır. “Kelamullah” ise; “İbranca”, “Aramca” ve “Arabça” dile gelir. “İlahi Söz” Rasulleri ve Nebilerinin “Dilleriyle” beyan edilir, eyleme dökülür ve “Söz” “Eylem olur”.  “Sözün sahibi” insana ait olan bir dille insana seslenir. Bu yağmuru, demiri, kuş tüyünden elbiseleri “nuzül” ettiği gibi “Söz sahibinin” insana “Nuzülüdür”. O’nun “ol” sözü olmasaydı hiçbir şey olmazdı elbetteki “dilde” olmazdı.

 

O’nun “Sözü” insana tecelli ettiğinde insana ait olan “dille” tecelli eder; Rasuller ve Nebiler  değişir “Sözcükler, cümleler ve ‘Dil’” değişir. “Dil” ise sadece kelimeler ve cümleler değildir “o dile ait koca bir dünya” dır. Ve “Dil değişince” “dünyada değişir” veya “dünya değişince” “Dil’de değişir”.

 

O halde;

Şu sual kaçınılmaz olmuştur; “Dil çevrildiğinde” “dünyada çevrilebilir mi?”

Veya “Dil’i” bilince “Dil’e” ait “dünyada” anlaşılır mı?  

 

“Söz” bizden zamanlar önce “başka bir dünya”da “Dil’e” gelmiştir. “Söz”ün kelimeleri, cümleleri “yazıyla” sabitlenmiş ve “Dilimize çevrilmiş” fakat “o dil’e” ait dünya “yazının” tamamında sabitlenmemiş, “o dil’i” “Söz”le “şimdi eyleyenler”  “Mazi”de kalmış buharlaşmıştır.

 

Biz ise, “Sözü” başka bir dünyada, başka bir “dil’le” “şimdi okur” ve “bizim dünyamızı” “Söz”le yeniden inşa edip eyleyenler olma konumumuzu ıskalayarak; “Söz”ü “şimdi”  ve “bizim dünyamızla” anlamaya ve yorumlamaya çalışarak

“İlahi Sözden” yazıyla sabitlenmeyle birlikte “koca bir dünyayı” gözden kaçırdığımızı bilmeden;

 

Ve sual ediyoruz “İlahi Sözden” gözden kaçanalar nedir?

Ve yine sual ediyoruz “dil’i bilene tefsir neden?”

 

“Dil’i” gramer ve sözlük düzeyinde düşünenler, “dil’i çevirince” “dünyayıda çevirebileceklerine” inanıyor olamazlar.  

 

“İlahi Sözü” söyleyeni, “ilahi sözü” ilk anlayanlar ve yorumlayanları öldürerek.  Ve “İlahi sözün” son ahidinin Rasulünü yine “sabitlenmiş sözle” veya yazıyla birlikte metinde buharlaştırarak tasfiye etmeye çalışanlar.

 

“Söz”den şu alıntıları yapıyorlar:

“Andolsun Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ama) düşünen mi var?” (54:17,22,32,40)

  Şunları unutarak;

 

“fe innema yessernâhu bi lisânike li tubeşşira bihi’l-muttekîne ve tunzira bihi kavme’l ludda” (19:97)

 “fe innema yessernahu bi lisânike leallehum yetezekkerûn (44:58)

 

 

Devam edecek    



__________________
Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, ve fakat Tanrı'nın inanacağı adam olmak zor!
Yukarı dön Göster baybora's Profil Diğer Mesajlarını Ara: baybora
 
baybora
Ayrıldı
Ayrıldı
Simge

Katılma Tarihi: 06 eylul 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 547
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı baybora

Sِzü anlamak” ve “Sِz anlamak” (3)

 

“Hâtib”in “Dil’i” “Sِz”ün  “Dil’i”:

“Biz onu senin dilinle kolayla‏t‎rd‎k ki, dü‏ünüp ًِüt als‎nlar.” (44:58)

“Sِz” ve “Hâtib”:

“ ‘Sِz’ Allah’‎n Kelam‎ ve Rasulünde hayat‎d‎r.”

“Biz senin sadr‎n‎ geni‏letmedik mi?” (94:1)

“Gerçekten biz sana ‘Kevser’i verdik (o halde) Rabbin için “Salâ” et ve "kendini ada".  Gerçekten ‘hay‎rdan mahrum’ sana kin besleyendir.” (Kevser suresi)

“Sِz” “Hira”dan “Mekke sokaklar‎na” indiًinde;

Sadece “Sِz” deًil “Sِzü” beyan eden “Hâtib”de sert muhalefetle kar‏‎la‏t‎. “Sِz” “Hâtib”in kavminin “Mü‏rik” inançlar‎n‎ “K‎sa cümlelerle” sert bir dille ele‏tiriyor ve “Mekke” “Mele” ve “Mütref”lerinin “ahlak”lar‎n‎ yeriyor ve “ِlümden sonra kalk‎‏a” dikkat çekiyordu. Y‎llarca içlerinden biri olarak ya‏am‎‏, hiçbir sorun ç‎kmam‎‏t‎. “ ‘Sِz’ den sonra” “Hâtib”in kavmiyle aras‎ aç‎ld‎.  

“Rabbin seni terk etmez, sana dar‎lmazda” (93:3)

O halde;

“Postac‎n‎n(!)” getirdiًi mektub yüzünden a‏aً‎land‎ً‎, hakarete uًrad‎ً‎, ِlümle tehdit edildiًi ve “hicret”e zorland‎ً‎ nerede gِrülmü‏tü. Oysa biliyoruz ki “Postac‎(!)” mektubu “b‎rak‎r” giderdi, mektubu içindede “ne yazar” bilmezdi.

“Postac‎(!)” kendine inzal edilen “Sِz” nedeniyle “Cin musallat olmu‏”, “Sâhir”, “Dinlemeyin”, “Ba‏kas‎ ًِretiyor” sِzlerine neden muhatab oldu? Ve getirdiًi “Sِz”e inanm‎yorlar diye kendini neden üzüyordu?    

 

Yine getirdiًi “Sِz” ilkِnce “postac‎y‎(!)” neden baًl‎yordu.  “Postac‎(!)”n‎n getirdiًi “Sِzde”; “Sِyle”, “Kalk”, “Ey! ضrtüsüne bürünen”, “Uyar”, “Deki”, “Ey Nebi!”, “Allah seni affetsin”, “Sana soruyorlar” vs. gibi ifadelerin “Sِzle” ili‏iًi neydi?

“Sِz” “Hatib” ve “Hicret”:

“Postac‎(!)” Mekke’nin sert muhalefeti nedeniyle “Sِz”e itibar eden ba‏ka bir yere “Medine”ye “Hicret” etmeye zorland‎. Ve Medine’de “Sِzün Muhatablar‎” ve “Sِzün uslubu”da deًi‏ti.

“Medine”de “فlahi Sِz”ün eski mensublar‎ ve yeni mensublar‎ bulunmaktayd‎ ve “Son ahide” onlarda muhalefette bulundular. ضzellikle “Eski ahid”in mensublar‎ “Sِz”den fazlaca “ele‏tiri” nasibini ald‎lar.  “Sِz” ün Medine’de ba‏ka muhatablar‎ da vard‎ “iki yüzlüler”.  

Devam edecek …



__________________
Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, ve fakat Tanrı'nın inanacağı adam olmak zor!
Yukarı dön Göster baybora's Profil Diğer Mesajlarını Ara: baybora
 
baybora
Ayrıldı
Ayrıldı
Simge

Katılma Tarihi: 06 eylul 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 547
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı baybora

“Sözü anlamak” ve “Söz anlamak” (4)

 

“Söz” ve “Muhatab”:

 

“Söz”ü “fiili durumda” anlamak:

 

“Sana ne emrolunuyorsa  açığa vur ve müşriklerden yüz çevir!” (15:94)

 

“Söylem” daima zamansal olarak şimdide gerçekleşir. Buna “Söylem anı” denir. “Söylem anı” şahıs zamirleri gibi gibi karmaşık bir sözcükler gurubu aracılığıyla geriye, “konuşucusuna” atıfta bulunur. İşte “Söylem  anı” kendi kendine atıfta bulunan bir şeydir. Ve “Söylem” daima bir şey hakkındadır. “Söylem” tasvir etmek, beyan etmek ve temsil etmek iddiasında bulunduğu dünyaya atıfta bulunur. Ve “Söylem” karşılıklı mesajların mübadele edildiği yerdir. Bu anlamda tek başına “Söylem”in bir dünyası değil, aynı zamanda bir ötekisi, öteki kişisi, yönelebileceği bir muhatabı vardır. (Hermeneutik ve Hümaniter disiplinler, paradigma,2002, s.101-102)

 

“İlahi Söz”ün “Hicretten önce” muhatablarının büyük çoğunluğu “Söz”de şöyle nitelendiriliyordu “mâ eşrakâ billahi” ve “ellezîne eşrakû”.

 

Dediler: “Babalarımızı onlara ibadet eder bulduk.” (21:53)

“(İbrahim) ‘Yemin ederim ki siz ve babalarınız açık bir sapkınlık içindesiniz’” (21:54)

 

“İlâhları tek bir ilâh mı yapmış? Bu: çok acayip bir şey” (38:5)

 

Yine “İlahi Söz” “Hicretten Sonra” muhatablarını “Ehl’el-Kitab”, “Utû’l-Kitab” olarak nitelemektedir. Bunlar “Hâdû, en-Nesârâ ve es-Sâbiîne” olarak (2:62) isimlendirilmiştir. Yine bunlardan “Mü’minlerde var çoğu fasıklardır”(3:110)

 

“Söz”ün “Söz anın”daki muhatabları bir ayette şöyle sayılmışlardır;

 

İnn’ellezîne Êmenû

ve’llezîne Hâdû

ve’s-Sâbiîne

ve’n-Nesârâ

ve’l-Mecûse

ve’llezîne Eşrakû

(22:17)

 

bu guruba

“Hicretten sonra” ortaya çıkan “Munâfikûn, Munâfikîn” olarak isimlendirilen bir özel bir gurubuda ekleyelim.   

 

O halde;

 

“İlahi Söz”ün; 

Tevrat ve İncil’in sıhhati hakkında söyledikleri?

Ehl-i Kitab’ın “necat”ı?

“Arap politeizm”i hakkında söyledikleri?

Tevrat ve İncile referans etmeleri?

Toplumdaki sınıf farklılıkları, sosyo-ekonomik durum ve bununla ilgili “Söz”ün söyledikleri?

 

“Söylem anı”na gitmeden veya  “tarihe dönmeden” “Sabitlenmiş sözle” anlaşılabilir mi?

 

“Fiili durum” veya “Söylem anı” buharlaştığına göre bunlar nasıl anlaşılmalıdır?

 

Devam edecek….

 

 

 

 



__________________
Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, ve fakat Tanrı'nın inanacağı adam olmak zor!
Yukarı dön Göster baybora's Profil Diğer Mesajlarını Ara: baybora
 
baybora
Ayrıldı
Ayrıldı
Simge

Katılma Tarihi: 06 eylul 2007
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 547
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı baybora

“Sözü anlamak” ve “Söz anlamak” (5)

 

“Söz” ve “Zaman-Mekan”:

 

“Söz” elbetteki “Hatib”i ve “Muhatabı” gibi  “hep” bir “Zaman”da bir “Mekan” “Dil’e gelir”.

 

“İlahi Söz” bazen “bir zamanda” ve “bir mekanda” tecelli eder, bazen “İlahi Söz” “ayrı mekan”da “aynı zaman”da tecelli eder (İbrahim(a.s) ve Lut(a.s)) bazen “aynı mekan ve aynı zaman”da tecelli eder Musa(a.s) ve Harun(a.s). 

 

“Hatiblerin” “vefatıyla”, “Söz ‘Sabitlenir’ değişmez” Dil değişir, Zaman değişir, Mekan değişir.

 

O halde;

 

“Değişmeyen Söz”de  başka neler değişir?

 

“Değişenler ve Sabitler”:

 

“Mantuk”u ve “Mefhum”u “bir zamanla ve bir Mekanla” kayıtlı sözler:

 

“Yer yüzünde dört ay daha serbestçe dolaşın…” (9:2)

 

“ ‘besi’ geleneğine göre yılın sekiz ayında her tarafa rahatsız edilmeden gi­debilirdi. Besi aylarının haram aylar (dört ay) dışındaki aylar olduğu kabul edilirse onların bütün yıl Arabistan'da yolculuk edebildikleri anlaşılır.” (T.D.V.İ.A. İlaf maddesi)

 

“Çevrenizdeki Arap’lardan ve Medine ehlinden münafıklar vardır…” (9:101)

 

“Medine’lilere ve çevrenizde bulunan Araplara…..” (9:120)

 

 

“Mantuk”u “bir zaman’a ve bir mekan” ait “Mefhum”u “bir zamanı bir mekanı aşan sözler”:

 

“Hicretten Önce” inen “bir Söz”:

 

“Kureyş’in ilafı, Onların yaz ve kış seferlerinde ilafları için, bu Beyt’in Rabbine ibadet etsinler. O, onları açken doyurdu ve korkudan emin kıldı”. (Kureyş suresi)

 

“İlaf: İslâm öncesi dönemde Kureyş kabilesinin bazı kabile ve ülkelerle yaptığı ticaret antlaşmalarını, bu maksatla verilen serbest dolaşım iznini ifade eden bir terim.” (T.D.V.İ.A. İlaf maddesi)

 

Hem “mantuk” hem de “Mefhum”u “zamanı ve mekanı aşan sözler”:

 

“Eski ahid”den:

 

Tanrı şöyle seslendi:

 

“Seni Mısır'dan, köle olduğun ülkeden çıkaran Tanrın Rab benim.

Benden başka tanrın olmayacak.

Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yeraltındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın.

Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben, Tanrın Rab, kıskanç bir Tanrı'yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım.

Ama beni seven, buyruklarıma uyan binlerce kuşağa sevgigösteririm.

Tanrın Rab'bin adını boş yere ağzına almayacaksın. Çünkü Rab, adını boş yere ağzına alanları cezasız bırakmayacaktır.

Şabat Günü'nü kutsal sayarak anımsa.

Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın.

Ama yedinci gün bana, Tanrın Rab'be Şabat Günü olarak adanmıştır. O gün sen, oğlun, kızın, erkek ve kadın kölen, hayvanların, aranızdaki yabancılar dahil, hiçbir iş yapmayacaksınız.

Çünkü ben, RAB yeri göğü, denizi ve bütün canlıları altı günde yarattım, yedinci gün “dinlendim”. Bu yüzden Şabat Günü'nü kutsadım ve kutsal bir gün olarak belirledim.

Annene babana saygı göster. Öyle ki, Tanrın Rab'bin sana vereceği ülkede ömrün uzun olsun.

Adam öldürmeyeceksin.

Zina etmeyeceksin.

Çalmayacaksın.

Komşuna karşı yalan yere tanıklık etmeyeceksin.

Komşunun evine, karısına, erkek ve kadın kölesine, öküzüne, eşeğine, hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin.” (Tevrat: Çıkış, 20:1-17, Yasanın Tekrarı, 5:5-21)

 

“Yeni Ahid”den:

 

“Dua ettiğiniz zaman ikiyüzlüler gibi olmayın. Onlar, herkes kendilerini görsün diye havralarda ve caddelerin köşe başlarında dikilip dua etmekten zevk alırlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır.

Ama siz dua edeceğiniz zaman iç odanıza çekilip kapıyı örtün ve gizlide olan Babanız'a dua edin. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir.

Dua ettiğinizde, putperestler gibi boş sözler tekrarlayıp durmayın. Onlar söz kalabalığıyla seslerini duyurabileceklerini sanırlar.

Siz onlara benzemeyin! Çünkü Babanız nelere gereksinmeniz olduğunu siz daha O'ndan dilemeden önce bilir.

Bunun için siz şöyle dua edin: 'Göklerdeki Babamız, Adın kutsal kılınsın.  Egemenliğin gelsin. Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de Senin istediğin olsun.

Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver.

Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, Sen de bizim suçlarımızı bağışla.

Ayartılmamıza izin verme. Bizi kötü olandan kurtar. Çünkü egemenlik, güç ve yücelik sonsuzlara dek senindir!

Başkalarının suçlarını bağışlarsanız, göksel Babanız da sizin suçlarınızı bağışlar.

Ama siz başkalarının suçlarını bağışlamazsanız, Babanız da sizin suçlarınızı bağışlamaz.

Oruç tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi surat asmayın. Onlar oruç tuttuklarını insanlara belli etmek için kendilerine perişan bir görünüm verirler. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır.

Siz oruç tuttuğunuz zaman, başınıza yağ sürüp yüzünüzü yıkayın.

Öyle ki, insanlara değil, gizlide olan Babanız'a oruçlu görünesiniz. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir.

Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar.

Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar.

Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacaktır.

Bedenin ışığı gözdür. Gözünüz sağlamsa, bütün bedeniniz aydınlık olur.

Gözünüz bozuksa, bütün bedeniniz karanlık olur. Buna göre, içinizdeki 'ışık' karanlıksa, ne korkunçtur o karanlık!

Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı'ya, hem de paraya kulluk edemezsiniz.” (İncil, Matta: 6:5-24, Luka: 11:2-4, 12:33-36, 16:13)

 

 “Son Ahid”den:

 

“Allah ile birlikte başka bir ilah edinme ki, kınanmış, yalnız başına bırakılmış kalmayasın! Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.

İkisine de acıyarak tevazu kanatlarını indir. Ve şöyle de: «Ey Rabbim! Onların beni küçükten terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.»

Rabbiniz, içinizde olanı en iyi bilendir. Eğer siz iyi kişiler olursanız, şunu bilin ki Allah tövbeye yönelenleri çok bağışlayandır.

Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.

Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.

Eğer Rabbinden umduğun (beklemek durumunda olduğun) bir rahmet için onların yüzlerine bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle.

Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.

Gerçekten senin Rabbin, kullarından dilediğinin rızkını genişletir ve dilediğini kısar. Şüphesiz ki Allah, kullarının durumlarından haberdardır, her şeyi görendir.

Bir de geçim korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, onlara da, size de rızkı biz veririz. Şüphesiz ki onları öldürmek, çok büyük bir suçtur.

Zinaya da yaklaşmayın; çünkü o pek çirkindir ve kötü bir yoldur.

Allah'ın haram kıldığı canı, haklı bir sebep olmadıkça, öldürmeyin; kim haksız yere öldürülürse, velisine hakkını arama hususunda tam bir yetki vermişizdir. O da öldürmede aşırı gitmesin; çünkü o, yardıma eriştirilmiştir.

Yetimin malına da yaklaşmayın. Ancak rüşdüne erişinceye kadar en güzel şekilde yaklaşma başka; verdiğiniz sözü yerine getirin; çünkü verilen sözde muhakkak bir sorumluluk vardır.

Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu hem daha hayırlıdır ve sonuç itibariyle de daha güzeldir.

Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz, gönül, bunların her biri yaptıklarından sorumludurlar.

Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin.

Kötü olan bütün bu yasaklar, Rabbinizin sevmediği şeylerdir.” (Kur’an, 17:23-38)

 

“Söz ve Yazı” ile devam edecek….



__________________
Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, ve fakat Tanrı'nın inanacağı adam olmak zor!
Yukarı dön Göster baybora's Profil Diğer Mesajlarını Ara: baybora
 

<< Önceki Sayfa Sonraki >>
  Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazıcı Sürümü Yazıcı Sürümü

Forum Atla
Sizin yetkiniz yok foruma yeni mesaj ekleme
Sizin yetkiniz yok forumdaki mesajlara cevap verme
Sizin yetkiniz yok forumda konu silme
Sizin yetkiniz yok forumda konu düzenleme
Sizin yetkiniz yok forumda anket açma
Sizin yetkiniz yok forumda ankete cevap yazma

Powered by Web Wiz Forums version 7.92
Copyright ©2001-2004 Web Wiz Guide
hanif islam

Real-Time Stats and Visitor Reports Sitemizin Gunluk, Haftalik, aylik Ziyaretci  Detaylari Real-Time Stats and Visitor Reports

     Sayfam.de  

blog stats